Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Aralık 2023

Öykü

Bir Ses Bir Nefes

Fatin Bulut

Paylaş

2

0


Elden ayaktan düşmeden göçebilsem dünyadan, tek dileğim budur. Artık vaktim geldi. On bir sene oldu Zeynep gideli. On bir senedir yalnızım. Civarda yukarı köyde oturan abimden başka akrabam kalmadı. Üç kızım var, Allah çarşılarını pazar etsin. Hepsi işinde, gücünde. Torunların çoğu da işe girdi. Bir de oğlum vardı, erken kaybettik. Ondan sonra çocukları da gelin de bir kez olsun çalmadı kapımı. Evimin önünden geçip gelinin köyüne gidiyorlarmış ama, Buyur baba, çorba yaptım getirdim sana, akşama ısıtır yersin, demediler bir kez olsun. Demek bir kusurum oldu onlara, nedir bilmiyorum.  Bütün çocuklarımı bir ormancı maaşımla okuttum, işe koydum. Bir de apartman yaptırdım emekli ikramiyemle. Soyadını verdim apartmana. “İmsal apartmanı.” Her birine birer daire bıraktım. Daha ne yapayım?

Ortanca kızım her yaz gelir yanıma. Çocukları da sever beni. Hele ki oğlu. Zazaca öğrenecekmiş, o yüzden yanımdan ayrılmak istemiyormuş.  Halbuki Ankara’da kaymakamlık okuyor, neyine lazım Zazaca? “Boş ver dede, sen konuş benimle yeter,” diyor. Sorgulamıyorum pek. Ondan iyi bilecek değilim ya, günde yedi tane gazete okuyor çocuk, saydım. “Dede yedi gazete okumuyorum, bunlar ekleri,” diyor. Ek de neymiş? Yazılı, basılı gazete işte. Benim de işime geliyor. Gelsin, hangisi gelirse gelsin, evde bir ses, bir nefes olsun da…

Ortanca kız çocuklarını alıp geldi mi diğer torunlarım da geliyor. Sabaha kadar elektrik yanıyor evde. Biz böyle bir hâl görmedik çocukluğumuzda. Yatsıdan sonra uyur, sabah ezanından evvel uyanırdık. Zaman çok değişti. Bazen balkonda oturup caddeden geçen arabaları sayıyorum. Sonra sayıyı unutuyor, tekrar sayıyorum. Biz ilk kez araba gördüğümüzde amcam, “Dünyanın sonudur,” demişti. Şimdi dakikası dolmadan yeni bir araba geçiyor. Dünyanın sonu gelmedi ama dünyanın sonu diyen amcam öleli elli sene olmuştur.

Diğer kızlar pek gelmezler. Bayramdan bayrama ancak. Olsun, şehirden de olsa her işimi görürler. Haftada iki gün ilçe otogarına gider, bana yemek gönderirler. Akşamdan akşama telefon açar, halimi hatırımı sorarlar. Büyük kızım koskoca nüfus müdürü. Bütün şehir tanır, sever. İzzetpaşa’da bir çay ocağına oturup onun babası olduğumu söylediğimde benden para almazlar, öylesi itibarlıdır. Küçük kızın da işi çok yoğun. Emekli oldu, emlakçı açtı şehrin yeni serpilen yerinde. Öyle bir dükkân ki, benim apartmanı satın alır. Yepyeni. Çocukları da okuyor. Şimdiki çocuklar yaz tatilinde de okul gibi bir yere gidiyor, karne almakla bitmiyor okul, bir de okula benzer dershane var. Pek aklım ermiyor ne olduğuna ama çocuklar yazın da okula gider gibi gittiklerine göre bir hikmeti var. Köye de bin bir isyanla geliyor zaten çocuklar. Geldikleri gibi başlıyor gitmek muhabbeti. Hâlbuki neyiniz eksik? İnternet yokmuş köyde. İnternet nedir, küçücük çocuğa ne lazımdır, bilmiyorum.

Sabah kışlık domates-biber konservelerinden birini açtım ve tavada ısıttım. Sadece adı kışlık onların benim için. Ortanca kız bir hafta evvel gitti. Daha Eylül’ün başındayız. Yine de bu konserveleri keşfettiğim iyi oldu. Kızım yanımdayken kahvaltıyı bunlarla hazırladığını fark ettim. “Baba, sevdiysen sana da bırakayım,” dedi. Öyle bahtiyar oldum ki, “Sevgilim,” dedim, “dünyaları verdin bana.” Üç tane zeytin, iki dilim peynir, yanına, bu kadar. Bir de çay kaynatıyorum tek demlik. İki bardak çıkıyor içinden. Akşama kadar tutuyor beni bunlar. Akşam olunca otobüsle yollanan yemeklerden birisini ısıtırım. Isıttığım yemeklerin de hiç tadı olmuyor ama el mahkûm. Küçük kızın kocası tansiyon hastası diye tuz atmıyor yemeklere. Vallahi o yemekleri yerken sanki etimi yiyorum.

Kahveye gittim sonra. Kahvede yaşıtım arkadaş kalmadı. Şakir abi her gün benim evin önünden geçer, kahveye yürürdü. İki sene oldu, geçmiyor. Reşit vardı, çocukluk arkadaşım. Benim evi de ona yaptırmıştım, çok maharetli ustaydı rahmetli. Şakir abiyle aynı yıl göçtü o da. Onunla hoşkin oynardık, oyunu vurunca ayağa kalkar türkü söylerdim. Bütün kahve dıştan bana, içten yüzünün rengi kırmızıya dönen Reşit’e gülerdi. Kızardı Reşit, sinirlenir, çıkar giderdi kahveden. Derdi ödeyeceği üç çay değildi elbet, gururlu, sert adamdı. Oğlu aynı kahvede, kardeşi aynı kahvede. Kızıyordu adam haliyle. Hacı İbrahim de gitti, çok oluyor. En iyi arkadaşımdı. Yediğine içtiğine nasıl dikkat ederdi. Hayal oldu o da şimdi. On bin kişi saymışımdır bu köyde, fazlası var, azı yok, gittiler öte tarafa. Çocukluğunu bildiğim insanların masasına yancı oldum artık. “Ee  Ormancı amca, ne zaman evlilik,” dedi Cemil bugün. Güldüm. “Ben dünden razıyım,” dedim. İki evim var, biri kışlık, şehirde, öteki yazlık, köyde, ikisi de tıklım tıklım, eşyadan adım atamazsın içinde. İhtiyacım olan evde bir ses, bir nefes… O yok…

Korkuyorum. Ben evde ölsem kimsenin haberi olmaz, üç gün sonra cenazemi kaldırırlar. Kokarım, şişerim. Köydeyken elbet birisinin aklına gelirim, Ormancı bugün kahveye gelmedi derler, şehirde, apartman dairesinde yalnız ölmekten daha çok korkuyorum. Geçenlerde haberlerde izledim. Birisi evinde ölmüş de bir hafta sonra kokusundan fark etmişler öldüğünü. Çoluğu çocuğu da değil, komşuları fark etmiş. Allah’ım, bana yaşatma…

Telefonum günde bir, bilemedin iki kez çalıyor. Artık ev telefonlarından arayan yok diye hattı kapattım, boşa fatura geliyordu. Ne kolaydı numaram halbuki, 4244039, sorana hemen söylüyordum. Cep telefonu numaramı bilmiyorum. “Ormancı amca, biz seni ararız, sen yeter ki ver şu telefon numaranı bize,” diyorlar kahvede. Alın da kendinizi arayın, öyle çıkıyormuş diyorum. Torunlar öğretti isteyenlere telefonumu böyle verebileceğimi. Telefonumda türkü çalsın istiyorum, açar dinlerim, biraz zaman geçer, fena mı olur? Torunların telefonda sabahtan akşama çalıyor ama bana “Seninki  eski model dede, yüklenmiyor,” diyorlar. El mecbur, razı oluyorum.  Bazen kendi kendine kapanıyor telefon. İpe takmam gerekiyor kapanmaması için, öğrendim bunu da ama alışamadım hala. Çoğu kez unutuyorum ipe takmayı. Kapanınca da çocuklar merak ediyor. Sonra bir sürü azar. “Baba açık tut telefonunu.” Açık tut diyeceğinize gelseniz ya?

Bazen bazı hanımlara rastlıyorum, “Ah, şöyle bir tane benim yanımda da olsa,” diyorum. Sanai Hoca evlendi, gül gibi bakıyor hanımı. Ama öyle hanım bu saatten sonra  binde bir bulunur diyorlar. Gerçekten öyle, yaşlılıkta ikinci hanım şans işi. Şevki Çavuş’un yeni hanımı geliyor aklıma. Lebize ölünce durmadı, ben gencim dedi, yeniden evlendi, iyi de halt etti. İkinci hanım hiç ilk hanıma benzer mi? Bin pişmandır şimdi Şevki Çavuş, Parkinson hastasıydı zaten, o da ilerledi, konuşamıyor, sürekli yatıyor artık. Hanımı, çocuklarını kovdu önce, şimdi kapıdan içeri sokmuyor. Şakir abi de evlenmişti ama ihtiyaten önce resmî nikah kıymadı. Sonra yeni hanım bütün akrabalarını evine doldurunca kovdu hanımı. Zamanın kudretli Milli Eğitim müfettişi Şakir abi, çekemez öyle kalabalığı. Hoş, yaşlılık ameleyi de paşayı da bir ediyor, aynı bebeklik gibi.

Üç sene oluyor, Şevki Çavuş’un hanımı bir gün evden kaçtı. Haberim oldu, komşuluktur, gittim hemen yanına. O zamanlar aklı başındaydı Çavuş’un, konuşabiliyordu. Madem gitti, bir daha gelmesin dedi. Ama Çavuş’un bakımı zor. Kızı geldi, hepi topu üç saat dayanamadı, söylenmeye başladı. Bütün kardeşlerini aradı, “sıra yaparız, ben tek bakamam, gelin babanıza bakın,” dedi. Ertesi gün ziyaretine gittiğimde Çavuş perişandı, “Ormancı, ne yap ne et, git getir benim hanımı, istediği kadar altın alsın maaşıma, et de almasın eve, razıyım,” dedi. Reşit’le gittik, yalvar yakar getirdik kadını. Bir de kardeşi vardı yanında, hiç Çavuş’un hanıma benzemiyordu. Acaba dedim, acaba olmaz mı?

Olur olmasına ama, kızları ikna edemiyorum. Üç parça tarladan gelecek mirasa başkası ortak olur diye korkuyorlar.  Ben de korkuyorum ama başka sebepten. Hacı İbrahim evlendikten sonra “Bak Ormancı, birinci hanım Ziraat Bankası gibiydi, sürekli biriktiriyordu; ikinci hanım vergi dairesi gibi, sürekli para istiyor,” demişti. Bir de bu yeni hükümet bütün bekârı, dulu maaşa bağladı kardeşim. Kimse ölür de emekli maaşı bana kalır diye gelip yaşlı koca almıyor artık. Bu yüzden artık oy vermiyorum bunlara zaten. Yoksa memnunum, o kadar yol yaptılar. Bir de yeni hanım ya çocukları, torunları eve kabul etmezse diye endişe ediyorum. Zor iş, cesaret edemiyorum.

Zeynep’i kaybettiğim ilk senelerde olsa cesaret ederdim belki. Şimdi o güçte de değilim. Protaz diye bir bela var, işeğim tam gitmiyor artık, abdest tutamıyorum. Ellerimde yaralar çıktı. Kızlar “azıcık temiz ol baba,” diyorlar da, ben o yaralar neden çıktı biliyorum. Ah Zeynep ah, ne olurdu dilin bu kadar beddualı olmasaydı? Ne zaman bana kızsa “parça parça olasın,” derdi. Şimdi vücudumdan parça parça yaralar dökülüyor.

Kahveden eve döndüm. Yan komşu Şevket ve kızı Tülgen’in sesi geliyordu. Gittim biraz yanlarına. Şevket’i pek sevmezdim gençlikte, bir kere kavga etmiştik, o bana, ben ona, o, bana, ben ona, değme yansın… Mesele de mesele olsa, ektiğimiz ekinler onların tarlasının sınırını aşmış, bizim dilde “sinor davası.” Şimdi ne tarlalarda sınır kaldı, ne Şevket’in Pakize’si, ne benim Zeynep’im. Eee Şevket usta, bak, “her kesî ramit yê ma mendî...”1 “Vallahi Şevket” dedim, “ben seni kıskanıyorum. Kızın sürekli yanında. Benim kızların yanımda kalması saman alevi gibi, parlaması sönmesi bir. Taş çatlasa bir ay.” Bu akşam yemeği onlarla yedim. Mis gibi domates biber yapmıştı Tülgen. Tuzluydu, benimkiler gibi üç günlük yemekleri ısıtmıyorlardı, tazeydi. Bir de çay içtik peşine, bir ses de vardı Şevket’in evinde, bir nefes de...

Çaylar bitince eve geldim. Zeynep’in resmi karşıladı beni. On bir senedir keşke ben önce ölseydim diyorum. Baba ölünce anne çocukları yine bir şekilde topluyor yanına, anne ölünce öyle mi? Yuva dediğin anne ölünce dağılıyor. Canın çıkması zordur derler, yalan. Canın çıkması kurtuluştur, çıksa da kurtulsam. İstiyorum ki köydeyken, uykumda öleyim. Ne bana ne ele zahmet. Şehre kalmasın bu iş.

1 “Herkes sürdü, bizimki kaldı.” Mikail Aslan’ ın Hêgay Hergi eserinden alınmıştır.

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024