“Gel ormanda kaybolalım” diyor Zoe. Sessizlik. Telefonun ucunda sadece susuyorum. Sessizlik. Zoe telaşlanıp soruyor, “Orada mısın?” Tejo’nun bir yanında o, öte yanında ben. Okyanusa yakın olan o, kente yakın olan ben. Kızı uzakta olan o, annesi uzakta olan ben. Bana yakın olan o, ona yakın olan ben. Tekrar sesi geliyor. Soruyor telaşla. Sessizce buradayım diyorum. Bir canavar kanımı emmiş, üstüme basıp geçmiş de güçlükle konuşuyorum. Yaralı yatıyorum yerde. Zoe’nin eli kaldırıyor halının ortasından. Hadi diyor gel ormanda kaybolalım.
Günlerdir bu kenarı işli, bir Gürcü kasabasında seneler evvel işlenmiş halının üzerinde, ortasında, nar göbeğinde yatıyorum. Bir ağaç kovuğuna saklanır, rahme geri kaçar gibi. Gerçek bir canavarla karşılaşıyorum. Kaç ay öncesinde saymıyorum. Ama öyle uzun ki, canavarın açtığı deliklerde kayboluyorum.
Günlerce yemeyip içmediğimden, Zoe aradığında dudaklarımı birbirinden ayıracak kadar suyu bulamıyorum ağzımda. Günlerdir ilk kez telefonum çalıyor bu çoğunluk dostsuz, çokluk göçmen kentte.
Zoe, o gece alıp beni evine götürüyor. Günlerdir yememişim yemek. Bir çorba girmemiş mideme günlerdir. Kolumdan tutarak, kapıdan içeri sokuyor. Başlıyorum omzunda ağlamaya. Saçlarımı okşayıp, sarı ışık yanan salondaki kanepesine yatırıyor. Hiçbir şey sormuyor. Hiçbir şey söylemiyor. Üzerime battaniye örtüp mutfağa gidiyor. Çok geçmiyor ama ben günlerin uykusuzu, ne kadar uyuyorum bilmiyorum. Zoe’nin eliyle uyanıyorum. Elleri saçlarımda. Yavaşça doğruluyorum kanepede. Sıcacık havuç çorbası getiriyor tepside. Bir parça ekmek. Başımı okşuyor Zoe. Elleri biberiye, lavanta kokuyor. Gözlerimin feri gitmiş. Gözlerimin altına dokunuyor. Yeniden başlıyorum canavarın vurduğu yerden, dökmeye yaşlarımı. Elime tutuşturduğu tepsiyi alıp gözlerimi göğsüne bastırıyor bu kez. Telefonum pantolonumun arka cebinde kalmış. Spotify’dan “Fear of the Dark” çalıyor. En son onun sevdiği şarkıda kalmış Spotify. Hıçkırarak ağlıyorum. Estroril stadyumundaki sesler kesiliyor birden. Sadece benim canavarın bıraktığı yaraya ağlayışım duyuluyor. Kaç saat kalıyorum göğsünde Zoe’nin bilmiyorum. Salyalarım onun göğsüne akmış, gözlerim ağlamaktan sanki sonsuza dek kapanmış halde uyanıyorum. Birlikte koltukta uyuyakalmışız. Ter içinde uyanıp kendimi çeşmeye atıyorum. Gözlerim hâlâ açılmıyor. Yüzümün ortasında iki koca patates taşıyorum. Ellerim nereme değse, yeniden başlıyorum ağlamaya. Canavarın değmediği yer kalmamış. Bir enkazı kaldırır gibi ellerimden tutup kaldırıyor Zoe yine. Nicos ve Trinity’nin annesi. Nicos, Yunan kocasından. Trinity de ikinci kocası Max’ten. Zoe, şimdi de bir aşkın içinde, kanatları çıkmış halde. Ne garip. Ben annemi hiç âşık görmedim. Zoe’nin çocukları bambaşka ülkelerde. Benim annem başka bir yerde. Zoe annem oluyor. Ben onun uzaktaki kızı. Ellerimden tutup beni ormana götürüyor sabahın seherinde. Önce arabasının ön tarafında yan koltuğuna beni bir paket gibi yerleştirip emniyet kemerini takıyor. Cama dayanan başımı yastıkla destekliyor. Üzerime bir şal atıp sürücü koltuğuna geçiyor. Ne kadar gidiyoruz bilmiyorum. Aklım bir şeyler söylemeye çalışıyor. Takatsiz. Aklım, dur diyor. Bu dilini bile bilmediğin yerde böyle bırakamazsın kendini diyor. Aklımı duyamıyorum. Sürekli kesilen cümleler arasında ancak bu kadarını birleştiriyorum. Dikilen değil sürekli sökülen cümleler. Canavarın marifeti mi hepsi?
Varıyoruz yürüyeceğimiz yere. Yürüyeceğimiz yere araba getiriyor bizi. Ama ben adım atacak halde bile değilim. Biliyor elbet Zoe. Birkaç adımdan sonra beni yine paket gibi yere bırakıyor. Bir kavak ağacının gövdesine emanet ediyor bu kez. ‘Burada uyuyacaksın. Sana geçecek şifası kavak ağacının. Şarkısında ilaç bulacak, yaprakları, gövdesi ve toprağına zehrini bırakacaksın. Zehrini bırakmazsan, nasıl bulursun derman. Geçecek’ diyor. Canavarın açtığı bütün yaralar bir bir kapanacak.
Zoe üzerime yine şallarını örtüp beni kavak ağacına bırakıyor. Yavaş adımlarını, yaprak hışırtılarını duyuyorum. Beni galiba ormanda yalnız bırakıyor, emin değilim. Bir anne, yavrusunu ormanda yalnız bırakır mı gibi bir soru geçiyor belki o an zihnimden. Bir annenin yaptığı her şeye güvenirsen ormanda yalnız bırakılmanın da onun bilgeliğinden geçen, seni ise başka bir bilgeliğe götüren bir şey olduğunu anlarsın. Her şeye mi? Zihnim sorular sorup cevaplar buluyor. Cevap bulmayı hiç beklemezken birden önüme seriliyor cevaplar.
Eylül sonu. Gemileri yaktığım, evler yaptığım, sonra yeniden yıktığım, kökler saldığım, sonra baltayla kendi köklerimi kırptığım, bir canavarla kökleri baltalarken tanıştığım, birlikte önce benim sonra onun köklerini baltaladığımız, oturup üstüne otlar içtiğimiz, kalan kökleri yakıp ateşinin üstünde yalın ayak yürüdüğümüz yerdeyim. Rüyamda. Ateş sönüyor. Canavar gözlerime bakıyor. Bu toprak bizim toprağımız olsun diyor. Toprağa ellerimi sürüyorum. Pusulalı yüzüğüm toz içinde. Çıkarıp toprağa gömüyorum. Yeni bir pusula lazım diyorum canavarın gözlerine bakıp. Toprağı eşip üzerimizde ne var ne yoksa gömüyoruz. İncir yaprakları yok kapatacak önümüzü. Elma ağaçları yok. Güz başı. Belki bir ceviz ağacı. Bir kayanın üstüne çıkıp sırt üstü uzanıyorum. Canavar üzerime çıkıyor. Ellerini kayanın iki yanından tutup var gücüyle kayayla aramda hiçbir hava zerresi bırakmayana kadar hareket ediyor. Saçlarım kayanın bir ucundan sarkıyor. Canavarla o günden sonra kayalarda, nehir kenarlarında, yıldız altında, çatılarda, ağaçlarda hep iç içeyiz. Suyu ormandan, yemişi daldan. Havalar iyiden iyiye soğumaya başlayınca yalnız, anlıyoruz artık yok hiçbir esvabımız. Canavar nasıl ediyor bilmiyorum. Elinde birkaç gömlek pantolon çıkıp geliyor bir gün. Aynı gün kayalardan, ağaç kovuklarından inip yetişkin, yerleşik hayata geçiyoruz. Canavarın bilmediğim bir evi varmış. Yuvana hoş geldin diyor bana canavar. Yuvam? Başlıyoruz bu kez yetişkin hayata, canavarla ikinci evre. Yemekler yapıyor canavar. Bir yerlerden yemekler bulup getiriyor. Ben ağzım açıp sade ona bakıyorum hep. Bir ömür bakmakla geçer mi? Elimi kolumu bağlayan bu şey ne bilmiyorum. Karnımı da o doyuruyor, uykumu da o getiriyor. Ben yine yitiriyorum zamanı. Yine yitiriyorum bastığım yeri. Kaygan bir zemin dünya, üstünde durmayı hiç beceremediğim. Öyle olsa, becersem durmayı, yürüsem herkes gibi, baltalar sürer miyim köklerime? Canavarın neden bilmem bir gün sıkılıyor canı belki. Benim köksüzlüğüm bile dolanıyor boynuna, kim bilir.
Uzun bir evcilikten sonra, yine bir soğuk güz vakti “yuva” da yalnız uyanıyorum. Canavarın canı kimbilir kaçıncı kez baltalamak çekmiş kökleri. Birbirine, iki kulpsuzun birbirine sardığı cılız, zayıf sarmaşıklar. Bağ demeye kimin dili varır? Uyandığım yerde bütün kökler kesik. Yeni çiçeğe durmuş dallar, yapraklar beyaz çarşafa dağılmış. Yaprak enkazındayım. Yaprakların da beni itip halıya düştüğüm yerde Zoe geliyor. O gün.
Bir enkaz nasıl toplanır? Trinity'nin annesini ödünç alıyorum. Bana annelik yapıyor Zoe. Kavak ağacı bütün hikâyeyi hatırlattıktan sonra uzun bir ıslıkla, upuzun bir türküyle beni o ana, Zoe’nin kollarına yeniden getiriyor. Haydi diyor, yeniden yeniden köklenme vakti. Ellerimden tutuyor Zoe, ellerimden tutuyor annem, kaldırıyor beni. Unut bütün bağları, kendi kökünü ancak kendin salabilirsin. Ellerimden tutuyor. Bırakıyor sonra. Artık yürüyebilirsin.






