Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ocak 2017

Öykü

Birgül Oğuz • Değ

Birgül Oğuz

Paylaş

21

0


Çıktı. Soğuğu yüzünde bir şamar gibi duydu ve şak! kapının dili yuvaya oturdu. İncirli yokuştan koşar adım inip Uzunçayır’a saptığında aklının dalından bir çırpıda silkip attığı üç sözcük şuydu: Saat, evrak, ölüm. İşte bu üç kekre sözcüğün olmamış meyve gibi dibine düştüğü akasya, rüzgârın da çoğalttığı hışımla ileri geri sallandı önce. Eğildi sonra, ağır ağır, bırakmak ister gibi tüm ağırlığını, uzun bir çayıra, sabahın ağırlığına, ağrılı bir törenle, hantal bir cümleyle, koyu, pes ama dağılgan. Kocamış, nefti bir gövdeydi; çatırdayarak kopacak oradan. Birkaç kaldırım taşı, dibine düşmüş çerçöp ve meyve, kırık kök uçlarına dolaşacak. Sonra doğrulup güpegündüz ve uluorta, kendinden bir adım öteye varacak. Bir adım daha, rüzgârı gövdesinde bir boyun eğiş gibi taşıyarak. Bir adım, ağırlaşıp yalpalayarak ama taşıyarak. Suya. Ucu köpüklü bir dalgaya. Dalganın ağırlığına. Birden bir hışımla ters yöne esmeye başladı rüzgâr. Akasya hüp diye geri çekildi. Bir kapı kapandı. Poşet havalandı ve kaldırımda yatan yaprakların hışırtısına karıştı. Az ötede bir top ölüsü kıpırdandı. Böyleydi işte, şeyden şeye geçen ruhtu rüzgâr. Bir konserve kutusu gerisin geri yuvarlanmaya başladı. Her şeyin bir iç zamanı vardı. Kıpırtının, savruluşun ve durmanın. Her şeyin bir zamanı. Karga gündoğusuna gakladı. Ne sabahtı ama ah ne sabah! Taze, fırıl fırıl, pürtelaş! Saatine baktı. Şair Arşi’ye yürüyen çocuk kalabalığının arasından güçlükle ilerledi. Bir zamanlar sabah bu demekti: Sağa sola sallanan beslenme çantaları, rengârenk gocukların hışırtısı, kırtasiye önlerinde biriken cıvıltı, çamurlu sular, plastik sarı çizmeler ve telaştan mürekkep bir terane. Ne güzeldi ama ve adı ne güzel! Fıkırtılı, şarkılı: terane. O zamanlardı, sabaha karşı kumru gurultularına uyanırdı. Çatlamış ahşabın üstünde ileri geri giden pençelerin tıkırtısı o koyu gurultuya karışırdı. Karanlık ve ılık bir şeydi gurultu. Kuşlar da ılıktı ve kalpleri yumuşak atardı. Sakin bir şeydi aslında ama yine de karanlıktı. Yorganın altı gibi yumuşak, ılık, karanlıktı. Ama evden adımını attığı anda sokaktaki coşkun çocuk seline kapılıp. Okul kapısına sünmüş bir gocuk gibi vurup. Demir parmaklıklar açılıp da onu içeri alıncaya dek elleri cebinde durup. Her an bir şey olacakmış. Başka bir dalga arkadan yaklaşıp onu yutuverecekmiş. Derken başka bir kapının önüne tükürecekmiş. Öyle miydi? Korkunç solgun önlüklere, yağlı ve tertipli saçlara, kirli tırnaklara bir daha baktı. Karşıya geçip köşeyi döndüğünde rüzgâr kesildi. Geçen ilk minibüse el etti. Telaşlıydı ama acelesi yoktu. Bunu bilmek hoşuna gidiyordu. Minibüsün kalabalığı içinde tutunacak bir yer bulur bulmaz saatine baktı. Geç kalmaya başlamasına tam doksan iki dakika var. Bu süreyi sabahın tadını çıkararak geçirebilir. Özenle derlenip toplanmış ama orta yerine darmadağın bir uyku çakılmış yüzleri; motor sesinin bile yırtıp atamadığı, rüyaya özgü şu tül tül sessizliği; yarı kapalı gözlerde ara ara belirip hemen kaybolan aceleciliği seyredebilir. Şoföre para uzatırken gözü çantadaki evraklara değdi. Onları en geç 09:30’da teslim etmeliydi. Kolaydı aslında, sandığından kolay: Teslim al. Teslim et. Bu kadar kolay. Altı üstü evraktı. Nedir yani? Ölümü sahileştiriyordu evrak. Çantada taşınır hale getiriyordu. Acele eden yanını bir çırpıda ısırıp koparıyordu. Mühür basıyordu oraya, imza atıyordu. Hepsi buydu. Neydi ki bu? Saatine baktı. Nüfus müdürlüğünde çok sıra yoksa vapura rahatça yetişir. Kapı açılmadan sıraya girerse tamamdır. Sonrası beş dakikalık iş: Doğum, evlilik, ölüm, mühürimza, falan. Eskiden kütük neredeyse oraya faks çekilir, günlerce yanıt beklenir, yanıt gelir ama sıra beklenir, sıra gelmez, beklenir, sonra bir de bakarsın− Hah! Trafik! Ak trafik ak! Var mıdır sıra? Ne olurdu sanki üç dakika erken çıksaydı yorganın ılık içinden? Ak! Yetişir yetişir. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Doksan bir, doksan, seksen dokuz. Tıkır tıkır, geri dönüşsüz. Fakültenin önündeki kalabalık, rüzgârda savrulan yapraklara benziyordu. Bir araya gelip dağılıyor, havada sersem eğriler çizip yol kenarında hışır hışır birikiyor, sonra yine− İşte! Neden sersemdir insan? Neden yalpalar durur? Kabalaşmanın lüzumu yoktu gerçi, sözcükler için için bilensin yeterdi. Ak! Fakülte durağını bir geçseler gerisi kolaydı. Ama neden hep yolu tıkayan bir şey vardı? Kaçılın ulan kaçılın!   Adliye koridorundaki hademe de öyle demişti ötekine, kumral olana: “Kaçıl! Senin aklına böcek kaçmış.” Öyle miydi? Ne korkunç bir gündü, buza oyulmuş gibi kaskatı. Kumral, kenara çekilip elini başına götürmüştü. Bir kâse dolusu şeker dökmüştü yere. Kara marleyin üstünde tane tane parlıyordu hepsi. Hademenin süpürgesi vardı, bolca siniri, damarı, titreyen bir çenesi. Ne demişti ama, başka bir şeydi: Senin aklın− Hah! Aklın karıncalanmış senin! Böyle bir şeydi. Ne saçmaydı, saçma sapandı. Kumral, şeker tanelerine bakıyordu ama kendi düşüncelerine bakıyordu sanki. Taptaze bir ıtır kokusu yayılıyordu gölgeli boynundan havaya. Upuzun kirpikleri vardı, ucu köpüklü dalgalar gibi saçları, parmak uçlarında kelebeklenen üzüntülü bir endişesi. Kimdi sahi? Kimin kimsesiydi? Bu kumrumsu oylum, yere saçılmış tane tane düşünce, sırtında keder atlasından menekşe rengi bir elbiseyle uslu uslu oturan bu mahcup gölge? Bir an, eline bir makas aldığını düşündü. Düşündü bunu, düşündüğünü bile bile düşündü. Alsa eline makası, kesip çıkarsa Kumral’ı oradan; gurultulu, ılık kalbine dokunsa; ısınsa biraz, birazcık ısınsa. Sert soğuk sandalyede soğuk oturuyordu. Şeker taneleri bir faraşta tane tane toplanıyordu. Yorgundu yorgundu yorgundu. Evrakların hışırtısı geliyordu kapalı kapının ardından. Yaprakların birbirine değişi, iç içe geçişi, ayrılışı. Ne çok korkunç yaprak vardı, korkunç pembe kartonların arasında, korkunç hışırdayan. Kumraal! Kumraal! Neden hışırdar insan? Yoktu ki Kumral, yok olmuştu. Eline tutuşturulan dosyayı−başınız sağ olsun−kontrol ediniz−siz sağ olun−kontrol etti. Sağ başı sağ elinde, sert soğuk sandalyede iyice büküldü. Düşünceyi hemen silkip atmalı. İyi gelir iyi gelir. Marley parlak ve kaygandı çünkü parlak ve kaygandı. Soğuk sandalyede sert uyunurdu. Uyumak için erkendi ama. Uyuma yavrum uyuma. Doğrulup kalktı. Bacaklar gitmek içindir. Yaptı bunu, gitti. Uzun ince koridorda yalpalaya yalpalaya. Gölgesini ardında boş bir poşet gibi sürükleyip. Önüne çıkan ilk kapıyı güçlükle ittirip. Gözünün tuzu öğle ışığında kamaşıp. Sesi kurbağalara karışıp. Bir sersem.   “Oturmak ister misiniz?” diyordu bir ses, minibüsün ön tarafından. Çantayı göğsüne sımsıkı bastırdığını fark etti. “Hanımefendi?” Sağ kolunu gevşek bıraktı, sol el bütün bedeni temsilen bir koltuk demirine tutunuyordu. Omzuna asılı çanta ileri geri sallanmaya başladı, korkunç ağır bir mühür gibiydi, ters dönmüş bir akasya ya da. “Hanımefendi? Bakar mısınız?” İçi onlarca yaprakla dolu evrak dosyasına gözucuyla baktı. Sayfa altlarına doğru bir mühür kırmızılığı belli belirsiz seçiliyordu. Gevşemiş kolları geri kasıldı: Hayat saçma sapandı. Bir el sol omzuna dokundu. Hışımla döndü soluna. Suratsız, irikıyım bir adam pencere kenarında oturan başka bir adamı işaret etti. “Lütfen buraya oturun, buyrun,” diyordu pencere kenarındaki adam ısrarla, bir eliyle koltuğun ucuna pat pat vuruyordu. “Gerek yok,” dedi kısaca, “sağ olun.” Yüzünü öbür yana çevirdi. Ama olur muydu. Lütfen otursundu. Haydi geçsin otursundu. Geçti oturdu. Adamın ona neden yer verdiğini gösterecek bir şey aradı. Titreyen dikiz aynasında kendi sarsak yüzünü buldu. Suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık bir akvaryuma benziyordu gözleri. Hayat saçma sapandır Saçma tüfeğiyle üzerime saldılar   Akıyordu. Ensesinden aşağı sert bir kavis çizip iki göğsün arasından inerek ve göbek deliğini tıka basa doldurarak. Bunu düşündü, kasıklarında ve derken çorabının bilek kısmında bir ıslaklık hayal etti: önce ılık, sonra soğuk. Fakülte durağını geçmişlerdi. Akıyordu trafik. O kadar. Saatine baktı. Akıyordu. Sert soğuk bir kabukla kaplı duydu kendini. İçiyle kendi arasında bir mesafenin açıldığını düşündü. Yumuşak, ılık, karanlıktı içi. Ama dünya içine değmiyordu. Dünya akıyordu, o kadar. Kabuğuyla içi arasında ve ona ait olmayan bir yerde. Bu fırıl fırıl hafifliğe, dünyanın teranesine dil uzatmamayı çoktan öğrenmişti. Kocamış ve hantal bir ruhu korkunç çatırtılar çıkartarak taşıyacaktı işte, kendinin ancak bir adım ötesine göz dikebilecekti. Bir adım daha belki, yalpalaya yalpalaya. Bir adım, bir dalganın ağırlığına. Dünya ne yener, ne yenik düşürür, dedi kendi kendine. Dünya kayıt tutar yalnızca. Yaprak yaprak evrak biriktirir. Biriktirir ve geri verir sana. Çıkıp gitmek isterdi gerçekten bu yün korseden, yün fanila, atlet, külot, külotlu çorap, elbise, hırka, şal ve mantodan dışarı. Bu mavi ve tenekeden hışmın kalabalık içinden çıkmak isterdi. Caddenin, semtin, ilçenin, şehrin, ülkenin, kıtanın ve dünyanın dışına çıkmak. Bu suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık akvaryumdan iyice dışarı. “Altıyol kalmasın,” dedi şoför.   Yeldeğirmeni’nin eğri büğrü sokaklarında geceden kalma paslı bir tortu vardı. Bu beton cansızlığının içinden mavi bir yuvar gibi geçti minibüs. Çok yakında bu damar da tıkanacaktı, kuruyup katılaşacaktı. Mazgallarda birikmiş çerçöpe, hurdaya çekilmiş otomobil ölülerine, pilav arabasının camındaki yağlı buğuya, gaz alevinin önünde dönen yarısı çiğ, yarısı kara et kütlesine baktı. Bir duvar dibinde kedi iriliğinde, kırmızı gözlü, kuyruğu kıvıl kıvıl ve kaygan, ıslak bir lağım faresi gördü. O da çıktı bir yerden, diye düşündü; tırmandı, gözünü ışığa dikti, bir kokuya tutundu, çekti kendini yukarı. Minibüsten inerken−kolay gelsin−sağ ol−çıktım ama çıkmadım aslında, dedi. Nüfus müdürlüğünün kapıları açılmıştı. Daracık kanatları boşlukta simsiyah− “Pardon, doğum nerede acaba?” İşte o zaman sarsak başını aklının bulanık suyundan dışarı itti. Bu sorunun bir yanıtı vardı, sert soğuk bir anlamı, sükûnlu bir gecesi. Üst katı işaret eden parmağını neden sonra fark etti. Saatine baktı. Bir ürperti gezdi sırtında: Onunla birlikte ölümü de doğurmuşlardı. Korkunç bir yaprak fırtınasının ortasındaydı. Odadan odaya, yukarıdan aşağıya, dışarıdan içeriye, bir vezneden öbürüne hışırdayarak uçuşuyordu kadınlar adamlar. Duvardaki panoda birbirinin ardı sıra kıpkırmızı yanıp sönen rakamlara bakakaldı. Sıra numarası almalıydı. İyi gelirdi iyi gelirdi. Saatine baktı. Vapurun kalkmasına yirmi beş dakika var. Yaprak fırtınası her an çığrından çıkabilir. Orayı kasıp kavuracak fırtınada evraklarına nasıl sahip çıkacağını düşünmek bile istemez. Sağ taraftan yaklaşan adamı dirseğiyle ittirip düğmeye bastı: Otuz yedi. Önünde yirmi dört kişi var. Dört vezne faaliyette. Dakikada dört kişiye mühür basılsa, altı dakika sonra sıra ona gelebilir. Sersemleri ve yalpalayanları hesaba katarsa yaklaşık on dakika içinde oradan çıkabilir. On beş dakikada vapura rahatça yetişebilir. Vezneye on dört numara yaklaştı. Peki vefat kaçıncı kattaydı? Kaç adımda çıkar oraya diye düşündü, dakikada kaç kişi. On altı. On yedi. Lütfen dışarıda beklerler miydi. Odadan hışırdayarak çıktı bir güruh, kapının önünde birikti. Bu rüzgâr nereden esiyordu peki, hangi delikten içeri? Kaç defa söyleyeceklerdi, ikinci kattan sola dönünceydi. Yirmi üç. Önce sıra numarası alsınlardı, sonra gelsinlerdi. Hayır ikisi de aynı kattaydı, şimdi lütfen kenara çekilirler miydi. Ne çok yaprak vardı, hışırtı ve insan. Bir de başka bir hışırtı vardı, kalbine doğru, belli belirsiz. Yirmi yedi. Kalp yumuşak atardı ama bir kabuk kaplıyordu onu da, hışırtılı ve katı. Yine de içeride yumuşak bir çekirdeğin kumrumsu titreşimi hâlâ duyuluyordu. Otuz bir. Rüzgâr aynı anda alnına ve sırtına dayanmış bir saçma tüfeğiydi şimdi. Otuz iki. O zaman orada öyle durmasınlardı, hem ne yapabilirlerdi, kimlik numarası olmadan ne yapabilirlerdi? Otuz dört. Hayat saçma sapandı. Saçma tüfeği vardı. Otuz beş. Ama burada bir de onlarla mı uğ. Otuz altı. Kayıp mı çalıntı ama vukuatlı olsun bir de saçma tüfeğiyle ikametgâhı götüreceksin ki sonra onay için çekilin ağır ağır vefata değil, doğum müdürlüğündeki vezneye sağdan ikinci kata inip çıkmak bir hışırtıyla istedi ama bir çatırtı geldi gövdesinin en katı içinden. Kırık kök uçlarına dolandı evraklar. “Vukuatlı mı?” “Evet.” “Sen nesisin?” “Kızıyım.” “Sigorta şirketine mi?” “Evet.” “Vefata çık.” Çıktı. Geniş kanatları boşlukta simsiyah. Bir sersem. Vefata vardığında, kaç adımdı saymadı, varmadım ama vardım aslında, dedi. “Peki sen nesisin?” “Kızıyım.” “Sigorta şirketine mi?” “Evet.” “Suda boğulma, öyle mi?” “Su.”   Çıktı vefattan, hışırtıdan, kapıdan dışarı. Ona trajedi gerekti aslında. Ha-ha. Ödünç olmayan kara bir kahkaha. Yanmış bir köy, açlıktan dışarı uğramış gözler, ortadan katlanmış bir aile fotoğrafında yüzü oyulmuş bir gövde, duruşma tutanakları, bolca mühürimza. İşte o zaman bu kocamış, nefti gövdeyi bir dalganın ağırlığına ağır aksak sürüklemenin bir hikâyesi olurdu. Ardında daracık, loş bir soru işareti gibi kıvrılan sokağa bir daha baktı. Yolu tıkayan bir şey her zaman bulunurdu. Değil? Bulunurdu bulunurdu. Saatine baktı. Artık zamanıydı. Nefesini tutup kaldırımdan akan sabah seline kendini bıraktı. Köpüksü bir iz bırakarak aşağı çekiliyordu, döne döne aşağı, aşağı, kendi girdabının dibine, doğru aşağı. Omzundan sarkan ters dönmüş akasyanın yaprakları suda ileri geri dalgalanmaya başladı. Kurşundan hareler gördü bulanan suyun dibine indikçe, bir mühür kırmızılığı, çamurlu pantolon paçaları, ıslak izmaritler, betondan başını çıkarmış bir ot. Ne kadar serindi artık, yumuşak, kıvamlı. Ciğerindeki son nefesi verip bulanık suyu çekti içine. Şeker küpü gibi uslu uslu eriyerek çöküyordu işte dibe, sakin, ağır ama hafifleyerek. Ve ama derken arkadan gelen sert soğuk dalgayla suyun yüzüne geri ittirildi. Trafik ışıklarına doğru hızla sürüklenip sağa çark eden güruhla sağa çark edip başkalarının saçı saçına gözü gözüne nefesi nefesine değip göğsüne aldığı bir darbeyle içi bulanıp başını geriye atıp kasılıp ağzını kocaman açarak akma! diye çırpındı. Tükürüldüğü kıyıda bir elektrik direğine tutunup ciğerindeki bütün suyu dibine boşalttı. Başım sağ olsun da, dedi neden sonra, ha-ha, ödünç bir sesle, yine, hah! Aklı karıncalanmıştı, bu kesin. Saçma tüfeğiyle üzerine salmışlardı. Öyle bir şeydi. Saçma ve karıncalı. Önemli bir şey hiç değildi. Hayır, gerçekten yoktu bir şeyi, iyiydi iyiydi. Biraz başı dönmüştü o kadar. Ayağı kaymıştı. Yardıma ihtiyacı yoktu, hiç –hem de hiç– hiç yoktu, sağ olsunlardı ama kendi başına ayağa kalkabilirdi, hele biraz soluklansındı, kalkacaktı, her şeyin bir zamanı vardı, rüzgârın, katılaşmanın, kuruyup ufalanmanın. Beklemelerine gerek yoktu, gerçekten, çekirdek kabuğu aşacaktı, aşacaktı kabuğunu çekirdek, onun da bir çekirdeği olacaktı. Ölümün katılığı ölümün katılığıydı. Ama her şeyin bir zamanı vardı. Ya da acaba elinden tutup kalkmasına yardımcı olabilirler miydi, vapura yetişecekti, evet evet yürüyebilirdi, saçma sapandı ama bacaklar yine de gitmek içindi. Artık biliyordu nereye gitmeyeceğini, ensesinde şaşmaz bir saat tıkırdıyordu. Beş. Dört. Üç. İskeleye, iyi günler! iyi günler! tik tak, geri dönüşsüz.   Vapurun kalkmasına iki dakika vardı. Turnikelerin önünde sıra yoksa vapura rahatça yetişebilir. Yapabilir. Evrakları zamanında teslim edebilir. Çantadaki ölüyü bu fırtınadan usulüne göre kurtarabilir. Onu bir dalganın ağırlığına kucak dolusu neşeyle yaprak yaprak savurabilir. İskeleye koşan kalabalığın arasında güçlükle ilerledi. Sabah artık bu demekti: Sağa sola sallanan evrak çantaları, koyu kara mantoların ağırlığı, büfelerin önünde biriken yanmış yağ ve salça kokusu, çamurlu sular, sert soğuk turnikeler ve haldır huldur çalışan görünmez bir sayacın çoğalttığı hışırtı. Ne kadar berraktı bir yandan da her −ama her− her şey, besberrak. Taze bir yaprağa düşmüş, mürekkebi ıslak bir sözcük gibi taze, bir düşünce tanesi gibi berrak. Değse bir de, değse, değ! birazcık değse; gurultulu, ılık, kumral ama menekşe? İşte o zaman bir hışımla ittirdi önündeki kadınları adamları, uçar adım hızlandı. Gazete bayilerinin ardındaki çınarlar ileri geri sallanıyordu. Itır kokusu geldi burnuna, o ara, nefes nefese. Kaçılın! Saçı kirpiğine, çantası beline, yapraklar ayaklarına dolandı. Durmadı. Atladı insan birikintisinin üstünden, son kadınlar adamlar sürgülü kapıdan geçerken o da bir kulaçla yardı hışırtıyı, ıtır kokusu çekiliyordu, yapraklar korkunç hışırdıyordu, halatlar çözülürken bir çift menekşe rengi kelebeğin vapur demirine konduğunu gördü, vapur düdüğü havada kurşundan hareler gibi büyüdü, sert soğuk turnike karnına değdiğinde duvardaki panodan ona kıpkırmızı bakan saati kavradı ve şak! kapının dili.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2020 Oscar Ödüllerini Kazananlar Belli..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Apolline Guillot

27 Ekim 2025

Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Politikalar..

Amerikalı düşünür Susan Neiman: “Her kültür kendisini başka kültürlerden aldığı etkilerle inşa eder ve bu da, aslında kültürün ölümüne yol açan kültürel öykünme korkusundan kurtulmamız gerektiği anlamına gelir. ”Lib..

Devamı..

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024