Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Nisan 2021

Öykü

Bozkirin Cinleri

Mehmet Kabakçı

Paylaş

6

0


Evin az ötesindeki sondaj çeşmesinin başına birikmiş fısıltılı bir sohbet sürdüren eğri büğrü gölgelere bakarak, "Çocuklar, de hadi bizim oğlanı koyurun artık. Yarın şafakta kalkıp üzüme gideceğiz yavrum," dedi anne. Kimse umursamadı. Gece serindi ve epey ilerlemişti. Ağustosun o panayırlı zamanları olmasına rağmen bütün köy, evler, nehir, harman yerleri ve tarlalar suspus, kıpırtısızdı. Gök de daha yukarılara çekilmişti sanki. Yıldızlar her zamankinden daha yükseklere çıkmış, karanlığın iç bükey kubbesi derinleşmiş; insanlardan, ovalardan, tepelerden ürkütücü biçimde uzaklaşmış; gökle yer arasındaki o aşina mesafe derin, dipsiz bir boşluğa yitmişti. Tersinden bir uçurumun içine düşüyormuş gibi değil de çekiliyormuş gibi hissettiren kozmik boşluk, sanki bütün mevcudiyeti yutmuştu. Ay yerindeydi. Lekeli, pirinç sarısı yuvarlak teker, soluktu ve arşın karanlık ummanından aşağıyı, köyü gözlüyordu. Anne, gecenin sükûnetini rahatsız etmekten korkuyormuş gibi temkinli bir tonda tekrar seslendi, "Seyit yeter artık, git yat oğlum, yarın çalışacağız." Gölgeler aniden sustu, sadece çeşmenin ferah, köpüklü şarıltısı duyuluyordu şimdi. "Ben kaçıyorum," dedi Seyit, "yarın üzüme gidip pekmez kaynatacağız." "Dağılalım o zaman," dedi gruptan balgamlı, kart bir gırtlak, "ama herkes iyi düşünsün, bu işin geri dönüşü yok."

 

Seyit eve doğru yürürken adımını her bastığında firezdeki ekin sapları çıtırtıyla kırılıyordu. Durdu, dama çıkmak için duvara dayadıkları tahta merdivene baktı. Sonra gözleri, demir bir karyolanın üzerinde büzüşmüş yatan annesinin yüzünü aradı. "Çık yat oğlum, çık yat, uykusuz kalma," diye tembihledi tekrar anne. Yüzünü fark etti Seyit annesinin, yüzüne gizlenmiş sıkıntıyı fark etti. Yazlık kümesin briketleri üzerinde yan yana tünemiş tavukların boncuk boncuk ışıldayan gözlerindeki hüznü de fark etti Seyit. Sonra dut ağacının altına bağlanmış inek, nemli burun deliklerinden derin bir iç çekişle baktı Seyit'e. Hayvanın parıldayan iri gözleri, sanki aklında bir şey varmış da dile getiremiyormuş gibi çaresizlikle izliyordu geceyi.

Yaşamın her yanına değen rahatsız edici bir şey vardı. Ay, tepede durmuş her kımıltıyı izliyordu. Yatağı seriliydi Seyit'in. Kardeşi Ali ve İzmir'den gelen ablası yatıyorlardı. Gün doğunca güneş yüzlerine değmesin diye, evin yanında yükselen incir ağacının gölgesine sermişlerdi döşeklerini. Ay ışığını örten yaprakların titreşen gölgeleri duyargalı, kara kara haşaratlar gibi geziniyordu hepsinin yüzlerinde. İrkildi Seyit. Ölmüşler sanki, diye düşündü, ölmüşler de örümcekler, kırkayaklar, girip çıkıyor burun deliklerinden, ağızlarından, kulaklarından... Tekinsiz bir his belirdi içinde; sanki başka dünyaların, başka boyutların bir yerlerinde kısılıp kalmış, acı çeken bir şey vardı. Duyulmak, fark edilmek isteyen çaresiz bir feryat... Ama insanın bilincinde bir anda belirip de sonra ucunu tutamadan kaybolup giden uzak bir anı gibi uçup gitti o his.

 

Sırtüstü uzandı Seyit. Göğe, yıldızlara baktı tekrar; niye bu kadar uzaktalar bu gece, diye düşündü. Bir şey sanki bütün yıldızları yukarı taşımış, yeryüzündeki varlıklardan, insanlardan alelacele kaçırmıştı. Oysa ay oradaydı ama, hemen tepelerinde. Soluktu, cansız ve kirliydi ama yerindeydi. Bu alışık olduğumuz gök değil, diye düşündü Seyit. Kaçmış, yörüngesinden çıkıp saklanmıştı sanki her şey. Bir acayiplik, gerçek dışılık vardı. Niye ay, her zamanki şefkatli, geceleri bize yoldaşlık eden ay değildi. Yıldızlar niye bu kadar uzaklara gitmişti, hayvanlar niye huzursuzdu, nehir bile meşum bir sırrı, kötücül bir kehaneti sürüklüyormuş gibi kıyısında yaşayan tüm yaratıkları susturmuştu; kurbağaların, tilkilerin, gece kuşlarının sesleri gelmiyordu. Köy, uçsuz bucaksız uzayın bir yerlerinde diğer bütün mevcudiyet tarafından terk edilmiş gibi madde ötesi bir ziyana, yokluğa bırakılmıştı. Tekrar aya baktı Seyit; ürperdi. Soluk ışığı, soğuk, tedirgin edici, ıssız bir kasvet yayıyor; kana susamış bir yaratık gibi dolaşıyordu ovada.

 

"Çocuklar kalkın hadi," diye çağırdı anne aşağıdan. "Uyanın, Seyit, Neso, Aliş! Hadi kurban gidek artık ha, öğlen oldu neredeyse!" Seyit uyuyup uyumadığını bile bilmiyordu. Gözlerini açtığında, her yer aynı geldi ona. Sadece doğu tarafında, şafak yeni yeni aydınlanıyor gibiydi. Zihni yorgundu, bedeni kasılmış, kütük gibi olmuştu. Doğruldu, bir süre havayı dinledi. Köyün çıkışında, ilçeye giden çakıl yolda, ışıklarını yakmış yolcu bekleyen köy arabasını gördü. Bir adam ve bir kadın koşarak geldiler arabaya doğru. Kadının zor zahmet taşıdığı tepsiyi elinden aldı şoför, minibüsün arka kapısını sertçe kapattı ve yolcularını alıp sürdü, gitti. Merdivenin gıcırdayan, gevşek tahtalarını yoklaya yoklaya indi Seyit. "Abla!" diye bağırdı, "aman inerken dikkat edin ha, bu merdiven sakat!"

 

Çayı hazırlamış, tepsinin başında dizlerini büküp oturmuş, yavrularını bekliyordu anne. Oğlunu görünce, "Seyit’im birer bardak çayımızı içek de, hemen gidek oğlum. Sıcağa kalmayalım, işimiz çok," dedi. "Ali nerede hani?" diye sordu Seyit, duvardaki bir çiviye asılmış havluyla elini yüzünü kurularken. "İneği suvarmaya gitti, gelir şimdi," dedi anne.

Anne her sabah tan ağarmadan kalkar, ineği, tavukları, koyunları yemler, suvarır, bu işleri bitirdikten sonra da günün ilk çayını demleyip kocasıyla oturur; o günün, o senenin işlerini, girdisini, çıktısını ve çocuklarının ahvâlini mırıl mırıl konuşurlardı. Kocası öldüğünden, iki senedir eski neşesi, eski tadı yoktu ama yine de evde kim varsa uyandırır, mutlaka herkesi çay tepsisinin başında toplardı. Her evin kendine özgü adetleri yok muydu? Her evde sabahı karşılamanın, güne başlamanın başka başka alışkanlıkları, gelenekleri yok muydu? Bu evinki de böyleydi.

 

"Oo kalkmışsınız ha!” diye geldi Ali, zinde, pervasız, güleç bir sesle. Herkes örtmede toplanmıştı. Kimi tepsinin başına oturdu, kimi çayını alıp az ötede durdu. Bugün iş çoktu; bağa gidilecek, üzüm toplanacak, eşekle eve taşınacak, sıkılacak ve şire kaynatılıp pekmez yapılacaktı. "Sandıkları mandıkları çıkardın mı ana?" diye sordu Seyit, elindeki boş çay bardağını eğilip tepsiye koyarken. Anne, erkenden kolları sıvamış, üzüm sandıklarını temizlemiş, kulplarını onarmış; bıçakları, muşambayı, sepetleri, leğenleri ihtiyaç duyacakları tüm gereçleri evin arkasına dizmişti. "Her bir şey hazır evladım," dedi anne. Nesime'ye döndü sonda, "Yatabildin mi inşallah Nesime kızım?" diye sordu. "Benim gözüme damla uyku girmedi, çocuklar. Alacalı bulacalı düşler gördüm. Korkumdan ödüm koptu. Esasen halen de, aha şu göğsümün içinde sancı gibi bir şey dolaşıyor," diyecekti ama demedi. "Gece bir tuhaftı ana, hiçbir şey bildiğimiz gibi değildi sanki," diyecekti Seyit, ama demedi. "Sabaha kadar dönüp durdun abi, hayırdır kafanı kurcalayan bir şey mi var?" diyecekti küçük kardeş Ali, ama demedi. "Valla ne yatması ne de bir şey..." diyecekti Nesime ama demedi. Onun yerine, "He yattım, yattım ana, ne olacak işte, yeter," dedi sadece. Kimse aklından geçenlerin doğrusunu diğerlerine söylemedi. "Neyse," dedi Seyit, "ben eşeği getireyim de sandıkları yükleyelim ana." Sonra Ali'ye dönüp, "Sen de kovaları, bıçakları filan topla da düşelim yola," dedi. Herkes toparlandı. Sandıklar eşeğe yüklendi, bağ başında yenilecek nevale; ayran, domates, salatalık, bulgur aşı, biber bir çıkına sarıldı ve gün yeni yeni ağarırken düştü kafile yola.

 

Tam bu sırada şiddetli bir patlama duyuldu. Kimse ne olduğunu anlamadı, iki üç saniye süren gayriihtiyari bir sessizlik…  Sonra yankısı, bulutların içinden fitili ateşlenen bir gök gürlemesi gibi yuvarlana yuvarlana şiddetini arttırıp en sonunda göğün karnını yırtarak ikinci bir gümbürtüyle patladı. Bu aksiseda aşağıdaki derin vadiye, karşıki köylere, kayalıklara, ekin tarlalarına çarpa çarpa uzadı ve söndü. "Bu neydi ula, kül başımıza!" dedi anne, korkuyla, merakla çocuklarına bakarken. "Teker meker patladı herhalde," dedi Ali, gümbürtüyü olabildiğince sıradanlaştırarak. "Teker patlama işi filan değil bu, tüfek sıktı biri," dedi Seyit. Bir dakika geçmemişti ki ikinci bir patlama! Bir jet uçağının havayı yırtması gibi bu ikinci patlama da kırçıllanarak kayalarda yankılandı ve havada yol ala ala eriyip bitti. Sabahın erken serinliğinde, her yere hükmetmiş masif sessizlikte birkaç saniye arayla iki şiddetli patlama olmuş ve bozkırda, kayalıklarda art arda yankılanmıştı.

 

On dokuz yaşında, yedi ay önce evlenip başka bir köyden bu eve gelin gelen Belkıs'ın ölüsü kapılarının önündeki bir kara dut ağacının birkaç metre ötesine savrulmuştu. Savrulmuştu çünkü kırmalı bir çifteyle yakın mesafeden göğsüne sıkılan ilk mermide düşmemiş, birkaç adım geriye sendelemiş; yıkılmayınca namludan çıkan ikinci mermiyle de kardeşiyle oturdukları gölgelikten savrulup güneşin altına, bir tavuk yalağının yanına düşmüştü. On dört yaşındaki en küçük kardeşi Yaşar, cinayeti işledikten sonra elindeki tüfeği yere atmış, hiçbir yere kaçmamış, yarım saat önce ablasıyla gölgesinde çay içtikleri ağaca sırtını yaslamış ve dizlerini karnına doğru çekmiş sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Cesedin birkaç adım uzağında, Yaşar'ın önünde, karşı karşıya konulmuş plastik, iki adet mavi sandalye, sandalyelerin ortasına konulmuş bir sehpa ve sehpanın üzerinde; içinde iki çay bardağının, şekerliğin ve demliğin olduğu bir çay tepsisi vardı. Cinayetin işlendiği çift tetikli, ahşap dipçikli kırmalı tüfekse, sandalyelerle ceset arasına rast gele atılmıştı. Genç kızın üzerinde kadınların yazın iş yapmak için giydikleri çiçek desenli, limon sarısı benekleri olan kırmızı bir şalvar, lavanta renginde bir bluz ayaklarında da üstüne papatya motifleri işlenmiş yarım topuklu bej bir terlik vardı. Terliklerin biri sendelerken ayağından çıkmış, kendisini öldüren tüfeğin yanına kaymıştı. Dirseklerine kadar sıvadığı kollarının birinde birkaç altın bilezik diğerindeyse renkli orlon ipliklerden örülmüş ince bir kolye vardı. Genç kız, başındaki beyaz tülbendinin uçlarını ensesinde bağladığından, kulaklarındaki yaprak figürlü küpeler gözüküyordu. Göğsündeki yarıktan akan kanını, önce bluzu emmiş, lavanta elbise morumsu bir siyahlığa bulanmıştı. Sıcak kanı bedeninden toprağa akıp, elli, altmış santim kadar yol aldıktan sonra toprağın çukurlu bir yerinde göl yaparak pıhtılaşmıştı. Ağzından da kan gelmişti, kan, sol kulağının altına kadar sızmış oradan da tülbendinde kırmızı gelincik yapraklarını andıran bir leke bırakarak toprağa akmıştı. Buna rağmen yüzünün büyük kısmı temizdi. İri, zeytin gözleri hâlâ açıktı. Yuvarlak, kibar, ölü çehresinde okuyabileceğiniz tek ifade belki biraz şaşkınlık ve korkuydu.

Bütün erkekler birikti cesedin başına. Bütün kadınlar birikti. Çocuklar birikti. Arılar birikti. Tavuklar birikti. Sinekler birikti. Kuşlar birikti. Ve içlerinden biri sordu kardeşi Yaşar'a, "Ne diye vurdun lan sen bu kızı, ne diye vurdun! Kansız, it oğlu it!" Oğlan, korkuyla bir iki adım geri kaçtı ve ince, çocuksu sesiyle cevap verdi; "Namussuzluk etmiş lan! Namussuzluk etmiş! İşte bunun için vurdum ağzına sıçtığımın orospusunu!" Herkes sustu, her şey sustu. Sadece yerdeki kan gölünün ve cesedin üstüne konmaya çalışan kızıl arıların bir pesleşen bir tizleşen vızıltısı duyuluyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şirin mi şirinUğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alice Sullivan

26 Mart 2025

40 Yaşındaki Kelime Dağarcığınız Gençl..

Çocukluğunda okuma sevgisi kazananlar bu alışkanlığı ömür boyu sürdürüyor ve hayatları boyunca öğrenme bakımından herhangi bir zorluk çekmiyorlar.Yapılan araştırmalara göre çocukluğunuzda keyif için okuduğunuz kitaplar, on altı..

Devamı..

Çocukluklar Arası Zamanda Yolculuk: Le..

Ç. Y. Kopan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024