Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ağustos 2023

Öykü

Bu Kızı Hiç Hak Etmedin

Kubilay Özer

Paylaş

6

0


Gözlerden uzak, loş ışığın altında, beyaz örtüyle giydirilmiş masa ve itina ile dizilmiş tabaklar. Tabakların hemen yanında yer alan çatallar, çatalların önünde ihtişamıyla duran kadehler, mumlara tüm zarafetiyle eşlik eden Pinot Noir, masanın üzerine serpiştirilmiş kuru gül yaprakları ve Frédéric Chopin’den Preludes. Yüzünde bir tebessüm belirdi Ufuk’un, Meryem’in ne kadar mutlu olacağını düşündü. Garsona teşekkür ettikten sonra cebinde titreyen telefonunu açtı.

Hayatın boyunca ne istediysen olmadı sana göre. Okulun, iş hayatın, sevdiğin kadın… Her zaman kendini boşlukta hissettin. Kendini her boşlukta hissettiğinde de bana geldin. Saatlerce beynimi siktin. Sana destan gibi öğütler verdim ve sen hiçbirini dinlemedin. Liseden beri dik kafalıydın zaten. Hâlâ da öylesin. O telefonu açtığında moralinin bozulmasının sebebi de hep bu dik başlılığın zaten. Dinler gibi yapıp dinlememen işte. Yine yazık ettin hayatına. Korkarım ki yazık etmeye de devam edeceksin.

Suratı düştü. Telefonu kırışıklıklarla dolu çehresinden yavaşça aşağıya çekerken, diğer elliyle beyazlamış saçlarını sertçe geriye attı. Garsonun yardımıyla sandalyeye oturabildi. Dakikalarca konuşamadı. Kireç tutmuş suratına çarpılan suyun etkisiyle kendine geldi. Hemen telefonuna sarılıp Meryem’i aradı. Yalanlarla dolu sözlerinin ardından randevuyu iptal etti. Telefonunu uçak moduna aldı. Bir taksi çağrılmasını rica etti. Taksiye kadar garsonun yardımıyla gitti. Bütün vücudu titriyordu. Okkalı bir küfür savurdu. “Kafanı sikiyim Ufuk, kafanı sikiyim. Ne bok yiyeceksin şimdi. Söyle bakalım?”

Birkaç ay önceden bunların olacağı belliydi. Zor zamanlar yaşıyordun. İşini kaybettiğini herkes biliyordu ancak yardım istemiyordun. Sana göre yardım almak aciz insanların işiydi. Kalbin tertemizdi güya, kim senden bir şey istese koşardın. Ama iş kendine gelince kibrin her şeyin önüne geçerdi. O gece de öyle olmadı mı? İnsanlar sana “Gitme,” dedi, sen dinlemedin. Kafa dağıtman gerektiğini düşündün. Dağıtabildin mi? Dağıttın, hem de çok iyi dağıttın. Hayatında ilk defa gördüğün yabancı bir kadının yanına gittin, doyasıya eğlendin. O zamana kadar asla kullanmadığın mavi geceyi düşüncesizce içtin. İçtikten hemen sonra pişman oldun mu peki? Pişman olduğuna öyle eminim ki… Ama inkâr ettin. Ablan defalarca aradı seni, ardından annen ve hemen ardından baban. Kimseyi merakta bırakmazdın oysa. Hele ki Meryem’i, asla. Kaçabildin mi kendinden? Heybene kocaman bir yük daha ekledin.

Yetmişlerden kalma, ateş tuğlasıyla inşa edilmiş evin bakımsız duvarları arasından sıyrılan ortancaların önünde durdu taksi. Zorla indi arabadan. Başı döndü. Duvara yaslanmaya çalıştı. Mesafeyi ayarlayamadı. Ortancaların üzerine düştü. Taksi şoförü aracından inmedi. Yalnızlık çöktü. Ortancalar içerisinde, kocaman olmuş gözleri arasından kulaklarına doğru akan yaşlarla birlikte kaldı. Yaz kış ikamet eden İlyas amca gördü Ufuk’u. Evine kadar taşıdı. Cebinden anahtarlarını aldı. Kapıyı açtı. Odanın köşesinde duran üçlü kanepenin üzerine bıraktı onu, konuşmaya çalıştı. Ufuk duymuyordu onu, durmadan ağlıyordu. Suratına sağlam bir tokat indirdi İlyas amca.

Ağlamayı da sevmezdin sen. Gözyaşlarını küçümserdin hep. “Erkekler ve ağlamak,” derdin. Hatırlıyorum da seni ağlatan ilk kişi bir kadındı, şimdi ağlatan da öyle. Kadınlarla aran her zaman iyiydi. Şeytan tüyü dedikleri o tılsım sende fazlasıyla vardı, bende hiç olmayan, senin hayatını ise hep mahveden o tılsım. Başkasının seni ağlarken görmesinden de nefret ederdin zaten. İlyas Bey’i fark ettiğinde ağlamayı kesmenin nedeni de bu değil miydi? İlyas Bey sana, “Ne oldu evlat?” diye sorduğunda, yalnızlığında daha da boğulmak için, “Yakın bir arkadaşım kaza yapmış, durumu ağır,” diyerek beni de yalanına alet ettin. Bu kaçıncı yalanına ortak oluşum, bilmiyorum. Kim bilir, kimlere söylediğin yalanlarda benim de ismimi geçirdin. O gece de benim ismimi kullandın mı? Hani haplandığında, alkolün de etkisiyle kafayı bulup o kadınla birlikte olduğunda. O gecenin sabahında, beton olmuş kafanla birlikte ne halt ettiğini gördüğünde ilk beni aradın. Sesin titriyordu ve saçma sapan cümleler kuruyordun. Olup biteni tek tek anlattın. Başının hâlâ ağrıdığını, kullandığın hapın etkisinin az da olsa devam ettiğini, kustuğunu, sabah yanında bulduğun ve hiç tanımadığın kadına acıyıp “Kahvaltılık bir şeyler alıp döneceğim,” dediğini. Seni en çok rahatsız eden şey ise kadının korunup korunmadığını bilmemendi ama kızacağımı çok iyi bildiğin için bana söyleyemedin. Telefonda bağırarak; “Beyinsiz Herif. Kadın umarım korunuyordur. Geri zekâlı,” dediğimi hatırlıyor musun acaba?

İlyas Amca evden çıktı. Ufuk, üzerindeki elbiseleri çıkardı. Çıplak halde evinin merdivenlerinden yukarıya doğru korkulukları tutarak çıktı, kendini duşa attı. Soğuk suyu sonuna kadar açtı. Vücudu titriyordu. Duvardan destek alarak uzun uzun dikildi buz gibi suyun altında. Bornozunu almadan çıktı banyodan. Arınmaya çalıştığı her şey ıslak izler bırakıyordu evin zemininde. Merdivenlerden indi. Mutfak tezgâhının yanında duran buzdolabının derinlerine gizlediği rakı şişesini çıkardı. Gözleriyle bardak rafına baktı. Adım bile atmadı. Şişenin kapağını açtı, kafasına dikti.

Canın ne zaman sıkılsa beni çağırırdın. Buzdolabında sakladığın rakı şişesini alır, güzel bir sofra kurar, saatlerce anlatırdın. Ailen bilmezdi alkol aldığını ancak ben bilirdim. Bir de Meryem. Çok da içmezdin zaten, sadece üzgün ve çaresiz hissettiğinde içerdin. Seninle son konuşmamızdan sonra beni aramaya da korktun. Beni dinlemek de istemiyordun zaten. Ancak beni aramak istediğini o kadar iyi biliyordum ki, telefondakinin, beyaz gecelerin içinden, “Ben hamileyim,” dediğini bildiğim kadar. Hep baba olmak isterdin. “Kız babası olacağım ben,” derdin. Minik bir kız çocuğunun lüle sarı saçları, yemyeşil gözleri, al yanakları, minik tatlı ayaklarıyla sana doğru badi badi yürüyüp, “baba” demesini hayal ederdin. Asla erkek çocuğu istemezdin. “Evlattır nihayetinde,” dediğim her seferinde, “Kız çocuğu başka Kenan. Sevgisiyle bütün dünyaları serer ayağına. Fırtınalı okyanusu çarşaf gibi yapar,” der, sustururdun beni. Meryem de sen de sarışın değildiniz. İkinizin de saçları lüle değildi. Hele gözleriniz hiç mi hiç yeşil değildi. O kadının saçları sarıydı ve gözleri de yeşildi. Meryem’in rahatsızlığından dolayı çocuğu da olmayacaktı. Bastırdığın duyguların seni alt etmiş olabilir mi kardeşim?

Gün doğdu. Ufuk, mutfak tezgâhın kenarında, fayansların üzerine sızmıştı. Evin kapısı sertçe vuruldu. Açan olmadı. Yine vuruldu. Kimse açmadı. Kapının ardındaki daha da sert vurmaya başladı. Vurdu, vurdu, vurdu… Ufuk, kafasını kaldırdı, sağına soluna baktı, gözlerini ovuşturdu, sol eliyle boynunu tutup sertçe sıktı. Yanındaki sandalyeden güç alarak doğruldu. Üryan halde olduğunu fark etti. Elini karnına sürterek ısıtmaya çalıştı. Kapının vurulduğunu duyuyordu artık. Kapıya doğru ilerledi, delikten baktı. Bir anda ayıldı, elbiselerine doğru koştu. Önce şortunu, hemen ardından pantolonunu giydi. Kapıya doğru geri koştu. Gelen Meryem’di. Çok sert bir tokat yedi Ufuk Meryem’den. Sendeledi, yere düştü.

Meryem’i ilk gördüğünde sevdin. Oturaklı kadındı. Giyinmesini bilen, diksiyonu düzgün, kültürlü ve seni her yerde taşıyabilecek biriydi. Bu zamana kadar seni anlayabilen de tek kadındı. O yediğin tokadı hak ettiğini çok iyi biliyordun. Her ne kadar Meryem o tokadı her şeyi bilmeden atmış olsa da. Ayağa kalktın, Meryem’i içeriye buyur ettin. Her zaman derli topluydun. El alışkanlığı ve mahcubiyetle geride kalan eşyalarını toplayıp Meryem’i koltuğa buyur ettin. “Senin telefonun neden kapalı, kaç zamandır sana ulaşmaya çalışıyorum. Ailen merak içinde. Randevumuzu da hiçbir şey söylemeden iptal ettin. Dönmedin bile…”

Meryem iyi kadındı. Sinirlendi mi de kök söktürürdü. Merak ediyorum da ayrılmanız gerektiğini söylediğinde korktun mu gerçekten? Ağzın iyi laf yapar senin, bilirim. Önce içini dökmesini, rahatlamasını bekledin. Sonra gözlerinin içine baktın. Gözlerine dayanamadığını çok iyi biliyordun. Sakinleştirmeye çalıştın, ellerini tuttun. Onu ne kadar çok sevdiğini söyledin, hem de defalarca. İlk karşılaşmanızı anlattın; ilk sohbetinizi, ilk buluşmanızı, ilk öpüşmenizi… İlkler diyarının prensesi yaptın Meryem’i. Ses tonunu değiştirdin bir anda; hafif buğulu, biraz ağlamaklı döküldü kelimeler dudaklarından. “Keşke,” dedin önce, “sevmek yetmiyor bazen,” diye devam ettin. Çocuk arzusu yenik düşürdü seni. “Seninle her şey yaşamımdaki ilklerle dolu ama ben büyük bir hata yaptım,” cümlesiyle sıvadın her yeri. Ellerinin arasından kayıp giden mutluluğa bakamadın bile. Derin bir sessizlik oldu, Meryem evden çıkıp gitti. Sevdiğin kadının sessizliği altında ezildin.

Ufuk, açık kapının arkasından uzun süre baktı. Oturduğu yerden kalkıp yerde duran gömleğini aldı, kokladı. Gömleğin üzerinde dünden kalma lekeyi gördü, burnunu kıvırdı, gömleği üzerine geçirdi. Koltuğun altına düşen telefonuna takıldı gözleri sonra. Telefonu alıp rehbere girdi. Sık arananlardan Kenan’ın üstüne tıkladı. Bekledi. “Alo…” dedi. İki saate yakın konuştu onunla. Yüzü buruştu, gözleri kapandı, nefes alıp verişi hızlandı ama bir kez bile gülmedi bu defa arkadaşıyla konuşurken. Dışarı çıktı. Sitenin dar sokaklarını istila etmiş, bakımsız yeşilliklerin arasından yola doğru yürüdü. Yolun kenarında bekledi.

Beklemeyi de sevmezdin sen. Bir şey olduğunda kafanda kurar, şekil verir ve hemen hayata geçirirdin. Benimle saatlerce konuştun, tekrar tekrar anlattın her şeyi. Meryem için üzüldüğünü söyledin, onu kırdığını anlattın. Ama “pişmanım” demedin. Meryem’i hak etmediğini söyledim, duymadın. Borç para istedin. “Vize,” dedin, “uçak bileti” dedin, “harçlık” dedin. Biliyor musun, gideceğine hiç üzülmedim. Senden sonra kocaman bir “Oh,” çektim. Güzel bir yemek yedim. Kahvemi içtim. Meryem’i aradım.

Elbise dolabının önünde durdu Ufuk. Tek tek elbiselerine göz gezdirdi. İtinayla seçti bazılarını. Yatağın üzerindeki bavula yerleştirdi. Uçak biletini pasaportun arasına sıkıştırıp, sırt çantasının ön cebine yerleştirdi. Taksi çağırdı. Hava limanına doğru yol alırken uzun uzun parmağındaki yüzüğe baktı, çıkartıp cebine koydu.

Teselli ettim Meryem’i, önce telefonda, sonra omzumda. Hiç pişmanlık duymadım. Seninle alakalı tek bir kelime konuşmadım ama o ne anlattıysa dinledim, hak verdim, sadece “o hak etmedi seni” dedim. Çok sonra çıkardı parmağındaki yüzüğü. Hatta çıkarıp bana verdi sana iletmem için. Borç istediğin gün bozdurmaya karar verdim onu. Ama sana vermek için değil, Meryem’i tatile götürmek için.

Kusura bakma kardeşim, sen bu kızı gerçekten hiç hak etmedin. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024