Bildiğimiz kadarıyla, Avrupa’da “Negro” adında bir bisküvi ya da benzeri bir ürün yoktur…
Bir yazıda eleştiri kavramı geçiyorsa, burada temel amaç şudur: Bir düşünceyi, bir eylemi, bir resmi, bir edebiyat ya da sanat eserini salt eleştirmek yeterli değildir. Asıl olan eleştirdiğiniz şeyin olumsuz yanlarına dikkat çekmek olduğu kadar, yazıdaki gizli olanı açığa çıkartmak önemlidir. Kısacası mercek altına yatırdığınız bir konuyu her yönüyle irdelemeniz gerekir.
28 Ağustos 1963’te Martin Luther King’in yaklaşık 200.000 kişiye yönelik konuşmasında söylediği ünlü sözü anımsayalım:
“Bir hayalim var!” (I Haye a Dream!)
Bu konuşmasında King, siyah-beyaz ayrımcılığa, dolayısıyla da ırkçılığa karşı çıkıyordu. İnsanların renklerine göre değil, kişilikleri ve eylemlerine göre tanımlanmaları gerektiğini savunuyordu. Siyah rengin bir yazgı olmadığı, Tanrı’nın ya da doğanın bir etkisi/katkısı/özelliği… nedeniyle bazı insanlara verildiğini bugün kabul ediyoruz.
Ancak günümüzde pazarlama teknikleri sayesinde her şeyin kapitalist sisteme tabi olduğu gerçeğini de unutmayalım. İnsanın ne yiyeceği, ne içeceği ya da neleri seveceği, dev şirketlerin, medyanın da katkısıyla, hepimize dikte ettirdikleri de işin bir başka gerçeğidir. Günümüzde gerçek ile sahtenin iç içe geçtiği, sadece imajın tüm değerlerin üstüne çıktığı, bunlarla birlikte toplumlara görüntüler yüklenmesiyle yapılan değerlendirmelerin tek doğru olduğu savunulmaktadır. Bu insani değerlerin ve geleneklerin yerini gösterim adı altında imaja yükleyen, zihinsel algıları istedikleri biçimde yönlendiren, dijital platformlar aracılığıyla tüm beğenilerimizi temelden değiştiren, bizleri kendi istedikleri yola yönlendiren sistemin amacı nedir? Bunun adı, Fransız filozof Debord’un tanımlamasıyla, “gösteri toplumu” olmuştur. Bir tür meta fetişizmi baskısıyla, toplumun kültürel ve tüketim alışkanlıkları değiştirilmektedir.
“Gösteri toplumu”nda bireyi bir ticari meta gibi görmek doğaldır. Böylelikle bireyin içinde yaşadığı toplum, siyasiler ve din adamları tarafından görünmez kurallarla disipline edilmiştir. Bireyin eleştiriden uzaklaşması, salt kendine yönelmesi, onu bir yerden sonra bencil, toplum sorunlarına karşı duyarsız, isteksiz, gerçeklerden uzakta ve kendi yarattığı ütopyasında yaşamaya yönlendirmektedir. İnsan, gerçeğin ne olduğunu, kendisine dayatılanın ne anlama geldiğini, nasıl bir sistem içinde yaşadığını, dolaylı yollardan pasifize edildiğini bilmek zorundadır.
M. L. King’in “Bir Hayalim Var!” dediği duygu yüklü düşüncesi, sistemin dayatmasıyla, günümüzde ırkçılık adı altında başka bir alana kaymıştır. Özellikle siyah ırka yönelik saldırıların, imaj adı altında birçok üründe yer aldığını ibretle görmekteyiz. Her şeyin bir temsile dönüştürüldüğü, gerçeğin yapay bir algıyla geçiştirildiği, sonuçta gösterinin öne çıktığı baskıcı bir toplum yapısı oluşmaktadır. Doğal olan, yerini, geçici ya da yapay olana terk etmektedir. Buna ilk karşı çıkanlardan biri de Fransız filozof-yazar Guy Debord olmuştur. Sinemanın ve görselliğin kapitalist sistemin bir parçası hatta sözcüsü olmasını kabullenememiştir. Şiddetli itirazlarının yanında, bir de çok önemli bir görsel yeniliğe imza atmıştır. 1952’de “Sade İçin Ulumalar” adlı filmi kendisinin de öncüsü olduğu “gösteri toplumu” anlayışının temeline bir dinamit koymuştur. Bu filmde görsellik ve diyaloglar yoktur. Film, başta sona siyah-beyaz olarak ekranda belirir, ilk bakışta kimse bir şey anlamaz ama sonra bunun bir protesto ortaya çıkar.
George Orwell’in ünlü 1984 romanı, toplumların, geleceğinde Büyük Birader anlayışıyla, herkesin dikizleneceğine dikkat çekmiştir. Gerçekten de bugün için kentlerin her tarafında, neredeyse her köşe başında, iş yerlerinin tamamında, devlet dairelerinde sayısız kamera vardır. İnsanın her adımı izlenmekte, kimlerle konuştuğu, nereye gittiği bilinmektedir. Bunun yanı sıra bir de kredi kartları, sosyal medya hesapları, kullandığımız internet, her gün konuştuğumuz cep telefonları, çağrı cihazları, çeşitli teknik takip cihazları nedeniyle neredeyse kendimize özgü bir kapalı alanımız kalmamıştır. Bu durum öylesine keskin, can sıkıcı, kapsayıcı olmuştur ki ileri teknoloji sayesinde televizyon ekranlarından, bilgisayarlarımızdan, yüz tanıma sistemlerinden ve daha kim bilir devletlerin elindeki gizli teknolojilerden görünmeden bir yere gidip gelmemiz olanaksızdır. Tüm bunlar da değil kuşkusuz. Yurt dışına çıkmak için kullandığımız pasaportlar, çektirdiğimiz fotoğraflar, ödediğimiz vergiler, banka hesap numaralarımız, sigorta ve kimlik numaramız, parmak izlerimiz, satın aldığımız tüm eşyalar için adresimize kesilen faturalar, e-devlet şifremiz… Sonuçta saymakla bitmeyecek kadar izleme teknolojisi mevcuttur.
Bu kez farklı bir açıdan olayı görmeye çalışalım. İngiliz asıllı filozof Jeremy Bentham’ın, hapishanelerle ilgili başlattığı deneyim son derece önemlidir. Bu tasarıma göre, “panoptikon” (bütünü gözlemlemek anlamında), hapishanelerde kalan mahkûmların odalarının gözlenebilir olması üzerine kurulmuştur. Sürekli gözetleyen kameralar, dikkatli ve deneyimli gözler olduğundan, mahkûmlar, kendilerini denetlemek zorundaydı. Bu tasarım günümüzde yüksek teknoloji ile birleştirilmiştir. Tüm bunları yazmamızın nedeni, sadece “Büyük Birader” olayına dikkat çekmek için değildir. Toplumu denetlemek, egemen güçlerin istediği siyasi ve sosyal sistemin devamını sağlamaktır. Toplumun hatta devletlerin bile üzerinde oldukları bilinen bu gizli güçler, hem toplumu istedikleri gibi denetleyecektir hem de toplum içinde kendilerini rahatsız edecek olan konuları ayrıksız bir biçimde gündeme getirecektir.
Konumuza yeniden dönelim ve topluma gösteri dayatmasıyla devam edelim. Irkçılık, günümüzde halen varlığını sürdürmektedir. İnsanların renklerine göre değerlendirilmesi, toplum içinde bir kast oluşturulması, daha doğar doğmaz yazgısının rengiyle belirlenmesi, tartışırken derisinin renginin öne çıkarılması gibi birçok ayıp/günah/suç kavramlarıyla karşılaşıyoruz. Şimdi yazımızın başına koyduğumuz bir gofreti mercek altına alalım.
Birçok süpermarkette satılan, belki de hepimizin yediği bu gofretin adı üzerine biraz düşünelim. “Negro”, sözcük anlamı itibarıyla, “siyah-zenci” demektir. İlgili firma neden bu adı tercih etmiştir, bilemiyoruz. Ancak “Negro” sözcüğü özellikle futbol maçlarında gündeme gelir. Daha geçenlerde oynanan ve büyük bir infial uyandıran Başakşehir-Paris Saint-Germain maçında da yaşandı. Bir futbolcuya “siyah-zenci” denmesi sonucunda olaylar çıktı. Ülkemizdeki bir maçta siyahi futbolcuya muz gösterildiğini biliyoruz.
Şimdi yazımızın başındaki “Negro” olayına geri dönelim. Toplumu kendi isteklerine göre bir tür gösteri dünyasına/şovuna dönüştüren bir sistemin içinde benzer olayların yaşanması kaçınılmazdır. “Negro” adıyla ilgili şunları söyleyebiliriz: Bu ad doğrudan bir siyahi anlayışı, bir ırkın rengini çağrıştırmaktadır. Bunun yerine “Siyah İnci” denilseydi (Futbol meraklıları iyi bilirler. Bir zamanlar Pele’ye bu lakap takılmıştı.) ya da “Siyahın Güzelliği”, “Siyah-Beyaz Lezzet” (ki bisküvilerin arasında krema vardır), “Siyahî Yolculuk”, “Siyahla Bambaşka”, “Ölümsüz Siyah” gibi başka adlar düşünülebilirdi. Doğrudan ve tek sözcükle, “Negro” yani “siyah-zenci”, büyük olasılıkla ırkçılığı çağrıştırmasa da mecazi anlamda siyah rengin satın alınıp yenilmesi gerektiği gibi bir anlam çıktığını söyleyen dostlarımız var. Ayrıca bildiğimiz kadarıyla, Avrupa’da “Negro” adında bir bisküvi ya da benzeri bir ürün yoktur…
Toplum olarak egemen güçlerin bir sonraki adımlarının ne olacağını bilemeyiz. Bu nedenle, işi başından sıkı tutmak gerekir diye düşünüyoruz. Başka markaların da aynı sözcüğe yakın adlar kullanması, “Negro”yu aklamaz… Şunu biliyoruz ki kötü örnek, iyi örnek değildir! Ne diyelim, No To Racism-Irkçılığa hayır”.






