– Geç kaldık, alem çoktan kapmıştır taşları.
– Tasalanma ana, akşamdan yer tuttum dedim ya.
– Suya yakın tutsaydın bari a kızım.
– Suya yakın tuttum ana.
Saat daha yedi buçuk, geç kaldık diyor. Sabah ezanıyla gidecektik herhalde!
Ellerinde çuvallar, kazanlar ve bir dünya öte beriyle arabaya doğru hızlıca yürürken uzun ve yorucu bir güne adım attıklarını biliyordu Halime. Bugün çamaşır günüydü. Evin bütün kirlisini sepetlere, çuvallara doldurmuş, dünden hazırlamıştı. Öyle ya çamaşır yıkamak için de önceden hazırlık yapmak şarttı. Bayram gelmeden önce nasıl evler temizlenir, türlü türlü yemekler yapılırsa çamaşır yıkamak için de bir dünya hazırlık yapılmalıydı. Gün boyu orada olacakları için yiyecekleri yemeği de akşamdan hazırlardı. Sonra kullanacakları leğeni, kazanı, sabunu, tokacı derken bir göçebenin yolculuğu gibiydi çamaşır merasimi. Komşudan rica edip arabayı da hazırlardı ki bunca yüke değil iki kişi beş kişi dayanamazdı.
Kaç kere söyledim yine soruyor, bunadı iyice. Gelme diyorum, yok. Şöyle güzelce evde oturup çocukla ilgilense, yaşlı haliyle buralarda sürünmese ölür. Beni kim gözetleyecek sonra!
Yolda tıngır tıngır ilerlerken genç kadının aklında düşünceler doluydu. Çamaşırhaneye varınca teker teker indirdiler yükleri. Kayınvalidesi de ufak tefek şeyleri alarak yardım ediyordu. İlk işi ocağı yakmak oldu Halime’nin. Sonra hemen kazana su doldurdu. Koca kazanı ocağın üstüne koydu, su kaynasın da çamaşırları atsın.
Önümüz bayram, aklanıp paklanalım da temizce geçirelim. İkindiye kadar bitse bari.
– Halimeee, diye seslendi öte çeşmenin başından komşusu Ayşe gülerek.
– Yine erkenciyiz ikimiz, bizden başka gelen yok.
– Akşama kadar ancak biter, erken gelmeyip napalım?
Beyazları kaynatmaya başlamıştı bile.
– Geçen hafta çamaşırda olanları duydun mu? dedi Ayşe.
– Ne olmuş kız, haberim yok.
– Ohooo, dünyadan haberin yok senin. Çaparların Emine’yle Zebillerin Melek birbirlerine girmişler, saç saça baş başa. Komşular zor ayırmış.
– Onların da bu kaçıncı canım, dertleri neymiş ki?
– Amaaan ne olacak, çekememezlik gülüm. Yok sen benim sabunumu aldın öteki sen bana hırsız mı demek istiyon diye bir başlamışlar. Melek’in kolları çürük içinde kalmış hep.
– Tövbeler olsun iyice azıttı bunlar.
– Hep Ahmet’in kabahati bunlar gülüm. Emine’ye ümit verdi verdi sonra bıraktı güzelim kızı, gitti o iş bilmez, meymenetsiz suratlı Melek’i aldı. Kızın gücüne gitti tabii. Hadi evlendin ne işin var kızın burnunun dibinde git başka yerde otur! Her gün gözünün önündeler kıza nispet yapar gibi. Yalınız Emine de ne acar kızmış öyle, beş kadın zor ayırmış.
– Doğru söylüyorsun, Emine’nin işi zor ama böyle de nereye kadar?
Kayınvalidesinin onu gözetlediğinin farkındaydı Halime. Laf etmesin diye Ayşe’ye ben şu parçaları çıkarayım deyip uzaklaştı. Çamaşırları kazandan çıkarıp taşa sermeye başladı. Tokacı eline alıp döverken yine düşüncelere daldı. Akşam olsa banyosunu edip tertemiz uzansa yatağa. Ertesi gün uyanana kadar kimse ellemese. Paşa gönlünün istediği saatte kalkıp çayını demlese, kahvaltısını etse aheste. Tıpkı şu şehirdeki kodamanların hanımları gibi. Günlerdir yorgunluktan beli ağrıyordu. Bayram temizliği, boyası badanası derken yaşadığını unuttu Halime.
– Anne, ben acıktım.
– Sabah etmedin kahvaltını, şimdi peşimde dolanırsın.
– Yaa, acıktım, hadi.
Elindekini bırakıp yufkanın arasına peynir koyup Ömer’e verdi.
– Dolaşmadan ye bak, tepemin tasını attırma!
– Dolaşmaz benim paşam, çıkışma benim torunuma.
Zaten siz şımarttınız bu çocuğu böyle yapa yapa. Yok benim paşam, aslanım. Bir evde çift başlılık olmayacak, oldu mu al işte. Seni mi dinler çocuk! Halime kim ki zurnanın zırt deliği!
Eliyle terini sildi. Çamaşırlar ağarmaya başlamıştı. Biraz daha çivit attığı iyi olmuştu. Ağustosun yakıcı sıcağı, ocağın ateşiyle birleşince iyice bunaltıyordu. Öğleden sonra hiç durulmaz burada. Renklileri de sırayla sudan çıkarıp dövmeye başladı. Çamaşırı dövdükçe hırsını da atıyordu sanki Halime.
On yedi yaşındaydı bu köye gelin geldiğinde. Kaymak gibiydi, bir bakan dönüp bir daha bakardı. Anasına istemem ben o oğlanı diye ağladıkça anası, “Neye istemiyormuşsun, bir kusurun mu var, millet laf üretir. Başımıza iş mi açacaksın? Baban söz vermiş amcasına. Evlenince ısınırsın hem,” diyordu. Babasına zaten ağzını bile açamazdı. Ben Hüseyin’i seviyorum, onu bekliyorum dese nasıl desin… Hüseyin ona bugüne kadar hiçbir ümit vermemiş, bir haber olsun göndermemişti. Anca uzaktan bakıp durmuştu. Araya bir büyük sokup ben onu seviyorum deseydi böyle mi olurdu? Altı aya kalmadı, söz nişan düğün kendini bu köyde buldu Halime. Eşekten düşmüş karpuza döndü. Tüm eş, dost, arkadaşını arkasında bırakmış kimseyi tanımadığı bu köye gelmişti. Eşi ondan altı yaş büyüktü. Onun halinden anlıyor, hoş tutmaya çalışıyordu. Yeni yaşamına, köye alışmasına yardımcı oluyordu. Kötü biri değildi ama ne bileyim ısınamamıştı işte kocasına bir türlü. Aklı hâlâ Hüseyin’deydi. Sekiz ay sonra bir haber almıştı. Hüseyin kasabanın kalburüstü ailelerinden birinin kızıyla nişanlanmıştı. Derdi buymuş demek mendeburun. Bizde mal mülk ne gezer tabi. Onun da Allah belasını versin, boyu devrilsin inşallah. Sonra onu unutmaya çalışıp yaşamına alışmaya başladı yavaştan. Önceleri kayınvalidesi de iyi davranıyordu aslında. Benim kız evladım yok sen benim kızım sayılırsın diyordu ama aradan bir yıl geçip de hala gebe kalmadığını görünce sorgulamalara iğnelemelere başladı. “Seninle evlenenler ikinciye gebe kaldı sende hâlâ bir şey yok. Bize kısır kız vermişler meğer!” Boğazına bir yumruk oturmuştu sanki o an, nefes alamaz olmuştu. Ondan sonra oturduğu, yediği, gezdiği hep suç oldu Halime’nin. Ne yapsa yaranamadı. Yarım saat komşuya gitse bir bakıyordu kapı kapı onu arıyor kayınvalidesi. Mahsus yapıyordu. Kocası da başta dert etmiyordu bunu. “O artık yaşlı, takma kafana, elbet bir gün çocuğumuz olur, sabırlı ol,” diyordu. Ama aylar geçip annesinin dırdırları devam ettikçe o da hırçınlaşmaya başladı. Acaba bir doktora mı görünsen diyordu. Zor günlerdi. Hatırlayınca bile kötü olurdu Halime. Üçüncü yılın sonunda gebe kaldı da çeneleri kapandı ikisinin de.
Kısır olsam nolcak, önce insan değil miyim? İlla çocuğum olunca mı adamdan sayılcam? Şimdi yarım akıllı oldun, unuttun bana ettiklerini. İstediğin kadar unut, ben unutmuyom işte.
– Ayşe, gel de sarma ye kızım, Halime yaptı bak. Hem biraz dinlen.
– Sağ ol hacı teyze. Karnım da acıktı iyice. Geliyorum şimdi.
– Halime, hadi bırak sen de azıcık bir şeyler ye.
– Tamam ana.
Halime bir şeyler yesin ki devrilmesin. Maazallah devriliverirse onca işi hangi hizmetçi yapacak sonra!
Hızlıca yediler yemeklerini.
– Ayşe şu çarşafları sıkmama yardım et kız bana.
– Ayıp ettin, sıkarız tabii.
Sıkılmış ıslak çamaşırları sepetlere koyup tüm eşyayı arabaya yüklerken vakit ikindiyi geçmişti. Çok şükür bugün de bitti.
Araba bozuk yollarda sarsılarak ilerlerken Halime, ter koktuğunu duyumsadı. Sabahtan beri at gibi koşturmuş, hiç durmamıştı. Eve gelince çamaşırları avluya astı. Şimdi de sıra kendini temizlemekteydi. Ocağa güğümü koydu.
– Halimeee, çay suyu da koy kızım, çay içelim güzelce.
– Tamam ana.
Çayı demleyip ikram ettikten sonra gidip soyundu. Kapaklı dolabın içine girip kapıyı sımsıkı örttü. Suyu başının üzerinden yavaşça dökmeye başladı. Su, vücudunun her zerresine dokundukça onu kötü bir kâbustan uyandırıyordu. Derin bir nefes aldı, gücünü toplamaya çalışan bir hasta gibi. Banyo bittiğinde yeniden başlayacak kâbusuna hazırdı.






