Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Temmuz 2024

Edebiyat

Yazarlık Dersleri Vermenin Önemi Üzerine

Jayne Anne Phillips

Paylaş

0

0


Yazarlar nasıl yazılacağını ya da nasıl yazar olunacağını değil, bir süreç ve algılama aracı olarak yazıya nasıl dahil olunacağını öğretir.

2005 yılında, akademik dergilerden birinde bir ilan gördüm. Kuzey’deki büyük araştırma üniversitelerinden biri, açacağı yeni yüksek programı için yönetici arıyordu. Fakat yönetici sadece bölümü idare etmekle kalmayacak aynı zamanda baştan sona programı tasarlayacaktı. O sıralar ders verdiğim lisans programının yöneticisi saygın ve tanınmış bir yazardı ve başvurma niyetimi duyduğunda, “delirdin mi,” diye çıkıştı, “inan bana böyle bir işi üstenmek istemezsin.” Uzun süredir – neredeyse yirmi yıldır – farklı unvanlar altında lisans derslerine giriyordum ama ne yöneticilik yapmışlığım vardı ne de ders verdiğim programı tasarlamışlığım. Açıkçası köklü bir bürokrasinin dişlisi olarak çalışmamış, kendimi bir kez olsun e-posta trafiğinin ortasında bir şeylere yetişmek zorundayken bulmamış ve kendi kurgularım haricinde bir dünya yapılandırmamıştım. Ama eğer ki, yazma eyleminin neredeyse her şey için bir hazırlık işlevi gördüğüne inanıyorsam niçin olmasındı? Üç mülakat ve bir kampüs ziyareti sonrası iş benimdi. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde beni kadroya aldılar çünkü akademide böylesi iddialı bir işi üstlenip sonra da yaptıklarınız yüzünden kovulmamanın tek yolu kadrolu olmaktı. Fakat yaşamda kimse “kadrolu” değildir. O yüzden aslında her şey umut dolu bir yapıdan ibaretti.

Bütün bir programı tasarlar ve yönetirken aynı zamanda ders vermek, görünmez bir yay boyunca uzanan karmaşık bir labirentte yol almaya çalışırken yazmaya benziyordu. Konuyu bilmeyenler bana hep aynı eski soruyu yöneltirken konuya aşina olanlar farklı açıklamalarla geldi: yazmak öğretilir mi? Ama ne yazık ki, bu soru hiçbir zaman kendine verilen yanıtları takdir etmez. Genel çıkarım, yazma eylemini öğretmenin hileli bir uğraş olduğunu yönündedir ve yazma eylemi üzerine düşünmek soyulmuş üzüm yemek gibi bir etkinlik olarak görülürken edebiyatı – bütün kurallara karşı gelmek pahasına – yazmayı öğreterek öğretmek, test sonuçlarıyla ölçülemeyeceğinden keyfe keder bir icattan başka bir şey değildir. Fakat değil mi ki, okul öncesi programlarda “alfabe” öğretiliyor pekâlâ yazmanın mantığı ve temelleri de (kendi parlak sezgileriyle gurur duyan yaratıcı yazarlık öğrencilerine bile) öğretilebilir, daha da önemlisi, usta sanatçılar acemilere mentorluk yapabilir, acemilerse mensup oldukları topluluklar içerisinde bilgilerini yeni gelenlere aktarabilir.

https://cdn.oggito.com/images/full/2024/7/creative-writing-004.jpgyaratıcı yazarlık ders atölye

Güzel sanatlar, performans sanatlarıdır ve herhangi bir performans sanatında belagat, performansın ta kendisidir. Oyunculuk seçmelere katılan ya da ülkenin dört bir yanındaki tiyatro programlarına katılanların kaçı Broadway’de sahne alabilir ya da bir film yıldızı olabilir? Peki herhangi bir yazarlık programına devam edenlerin ya da kendi kendine yazanların kaçının kitabı yayımlanabilir? Hadi yayımlandı diyelim, bu insanlardan kaçı önündeki yirmi, otuz ya da elli yılı hiç bıkıp usanmadan yazarak geçirebilir? Bazıları bunu yapacaktır. Yapmayanlarsa her şeye rağmen kendi kimlik ve algılarının malzemesi olan bir sürece dahil olacak ve acemilik dönemlerini, katılımlarına saygı duyan bir toplulukla beraber geçireceklerdir. Kim bilir, belki de içlerinde bu topluluğun ötesine geçip lisans dersi verenler, lise öğrencilerine mentorluk yapanlar, derslerde ders kitabı olarak kullandıkları çağdaş yazarların kitaplarını okumak için okuma grupları kuranlar ya da bu gruplara katılanlar, hatta aynı yazarları tartışma gruplarına davet ederek onları da sürecin bir parçası haline getirenler olacaktır.

Nihayetinde sanatçılar şüpheli insanlardır. Bir sanatçı icra ettiği sanatta yeterince iyiyse genelde gözlerden ırak kalır ve toplum dışında olmayı tercih eder. Kişinin bireysel olarak deneyimlediği her süreç muhakkak görünmez, tekil ve kişi bu deneyimini anlamlandırana kadar – sanatçı için bile – gizlidir. Gizlilik içinde yaşamak, maaşlı bir işte çalışırken ve hatta aileyi geçindirirken bile karanlıkta çalışmaksa aslında akıl hocalarının öğrettiği şeylerin bir parçasıdır. Yazar sadece yamayı değil, onun parçası olan her şeyi deneyimler.

Okuryazarlık oranıyla birlikte kafa karışıklığının ve anlam arayışının arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Öğrencilerime sık sık günümüzdeki okur ve yazarların tıpkı Ortaçağ’daki lonca üyeleri gibi olduklarını ve karanlık bir çağda birbirlerini ayakta tutmaya çalıştıklarını söylüyorum: “İlk el yazmaları ortaya çıktığında okuyabilenlerin sayısı çok azken günümüzde mâni olunamaz bir bilgi ve görüntü bombardımanına maruz kalıyoruz. Elimizin altındaki internetse açık bir damar. Sürekli ve dikkatli bir biçimde okuyabilen insan sayısı sınırlı. Bu da anlamak için okumayı ve bu sayede maruz bırakıldığımız türlü türlü anlamsızlığın üstesinden gelmeyi giderek daha yıkıcı bir eylem haline getiriyor.”

Dil hepsinin üstesinden gelir çünkü düşüncenin kendisi gibi dil de eşzamanlıdır.

Okumak önemli, yazar olarak okumaksa çok daha önemli. Bu yüzden yazarlara okumayı ve ardından öteki yazarlara yardımcı olmayı öğretmek birkaç kat daha önemli. Okur ve yazar arasında her iki tarafın da kontrolünde bulunmayan bir empati vardır. Sosyopatlardaki iletişim eksiliğinin bir parçası olan aktif empatiyi oluşturabilmenin ön koşuluysa yazarken işlevsel bir dil kullanmaktır. Bizzat deneyimlediğimiz bir rüyanın çevikliğini anlatı formunda ancak dil vasıtasıyla yakalarız. Sadece dil, permütasyonları eşleştirebilir ve gerçek hayatın karmaşıklığını ifade edebilir. Yazıdaki dil gerçekliği taklit etmez, okurun algısına göre kendini değiştiren, kendini uyarlayan yeni bir gerçeklik yaratır. Gerçek yaşamda bireysel kederler anlamsız, siyasi hakikatlerse acımasız görünebilir. Geçmişte olup bitenler içine nüfuz edilemeyecek denli örtülü, şimdide yaşananlar genelde kaotik, gelecekse gölgeler içinde saklıdır. Dil hepsine meydan okur. Dil hepsinin üstesinden gelir çünkü düşüncenin kendisi gibi dil de eşzamanlıdır. Deneyimin yüzeyini bir cerrah neşterinin hassasiyetiyle ikiye ayırır, derinlere iner ve orada büyük bir anlam patlaması yaratır: içsel bir havai fişek.

Yazarlar nasıl yazılacağını ya da nasıl yazar olunacağını değil, bir süreç ve algılama aracı olarak yazıya nasıl dahil olunacağını öğretir. Gerçek yazma eylemi nadiren görkemli bir şeydir ve kaçındığımız ölçüde güçleşir. Dayanılmaz derecede yavaş ilerler ve metin tamamlanana kadar sürekli kendini tekrar eder. Öte yandan zaman hızla akar, kayıp gider. Kelimeler, kendini an an hissettiren zamana nüfuz etmenin yegâne yoludur ama bunun olacağının garantisi yoktur. Yazarın ve okurun dille neler yapabileceği ya da dilin içinde neler anlayabileceğiyse yalnızca bildiklerine ve uygulayabildiklerine bağlıdır – duyarlılığını geliştirme, yazma, gözden geçirme, bekleme, okuma, yazma, tekrar gözden geçirme, tekrar okuma, tekrar yazma… Sanki dilin içinde yaşamak, dilin içinde olup bitenlere şekil vermek bir ölüm kalım meselesiymiş gibi. Çünkü öyledir: yazmak kesinlikle hayattır. Ve yazmak ölümdür.  Kaçınılmaz olarak sona eren ama kendi koşullarında sürmeye devam eden bir öyküyü, romanı ya da şiiri okurken ya da yazarken aslında dönüşümü deneyimleriz. Böylesi bir paradoksa sanatın herhangi bir biçimiyle ulaşılabilir. Fakat sadece dil, bütünüyle soyut olan bir şeyi mübadele malzemesi haline getirebilir. Harfler ve kelimeler, seslendirildikleri kültüre göre dönüşürler.  Bütün e’ler, u’lar ve o’lar düz bir zemin üzerinde birbirine karışarak kaynaşır: onlar bir şey değildir. Onlar pigment bile değildir. Dokunmak yok, kavramak yok. Alfabe, boyutsuz bir boyuttur. İçinde hem zamanı hem de mekânı barındırır. Buna rağmen yazılı her bir an, her bir tarih, icat edilen her cümle silme eyleminin karşısında biçaredir. “Kaybın dinamiklerine müdahale edebilir, anlamını yitirmemiş kederlerde ısrarcı olabiliriz.” Kimden alıntı yapıyorum? Kendimden. Ancak çok derinden inandığımız şeyleri yazarız. Bu kaçınılmazdır. Ve bizler için vazgeçilmez olanları öğretiriz. İşte bu yüzden yazmayı öğretmek önemlidir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cesur Yeni Dünya için yeni kapak tasar..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

C. Schwöbel-Patel

29 Eylül 2025

Rosa Luxemburg’un Kızıl Ekolojisi

Luxemburg’un ekoloji hakkındaki yazıları, politik ekonomi alanındaki çalışmalarının aksine, uzun bir süre hak ettiği değeri görmedi.Devrimci, anti-kapitalist ve anti-emperyalist düşünür Rosa Luxemburg’un ismi genellikle kırmızı güllerle ya da sosyalizmi ve işçi harek..

Devamı..

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Mehmet Dinç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024