Canavarlaşan her filozof, felsefesini kendinden önce gelen ve yerleşikleşen teorilerin sınırlarını yıkarak kurar. Berkeley Locke’u, Kant Hume’u, Nietzsche Schopenhauer’u yutarken ortaya daha önce eşi benzeri görülmemiş başta dehşet verici gözüken fikirler ortaya attılar.
En ünlü eseri İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme’sinde David Hume bir noktada samimi bir itirafta bulunur: “Felsefe çalışmalarımın beni ittiği sahipsiz yalnızlığımda terk edilmiş ve korkmuş hissediyorum; kendimi topluma karışamayan, tüm gündelik işlerden yalıtılmış, bir köşede bırakılmış ve avutulmaz, kaba saba bir canavar olarak görüyorum.”
Böyle duygusal itiraflara felsefede pek rastlanmaz. Ancak bu itirafı tek ilginç kılan duygusal oluşu değil, aynı zamanda Hume’un kendini bir canavar olarak tanımlayışı. Neden kendini sadece topluma karışamayan biri olarak tanımlamakla yetinmiyor? Canavar kelimesini kullanmasının sebebi ne?
Noël Carroll, 1987 tarihli “Korkunun Doğası” makalesinde canavar kavramının kültürel kavramsal şemamızda önemli bir yeri olduğunu savunuyordu. Canavarlar bu şemayı bozucu etmenlerdi. Yani, canavarlar fiziksel bir tehditten öte insanlar için bilişsel bir tehditti. Sağduyuyla edindiğimiz bilginin düşmanıydılar.
Bu noktada canavarlarla filozoflar arasında tuhaf bir bağlantı bulabiliriz. Hatta felsefe tarihini, birbirinden korkunç canavarların tarihi olarak yorumlayabilir ve Raphael’in Atina Okulu resmini Francisco Goya’ın ya da Francis Bacon’ın resimleriyle eşdeğer tutabiliriz. Çünkü filozoflar, her canavar gibi, alıştığımız kavramsal çerçeve için büyük bir tehdittir.
Socrates’in dillere destan çirkinliğini duymuşsunuzdur. Socrates’in çirkinliği ve bunun yanında nereden geldiğiyle ilgili detayların azlığı, Twilight of the Idols kitabında Nietzsche’yi Socrates’in aslında Yunan olmadığını düşünmeye itmiştir. Socrates’in görünüşü hakkında Nietzsche şöyle yazar: “Kimin nasıl birisi olduğunu görünüşünden anlamakta usta olan bir yabancı, Atina’ya giderken yolda Socrates ile karşılaşır. Socrates’i gördüğü anda yüzüne karşı ‘sen bir canavarsın’ der. Onun en kötü tutkuların ve ahlaksızlığın vücut bulmuş hali olduğunu düşünür. Socrates ise sadece ‘Beni tanıyorsunuz, efendim!’ diye yanıtlar.”
Peki kendi kendini canavar olarak tanımlayan Hume ve Socrates’e ne demeli? Bu durum felsefe hakkında bize ne söyleyebilir? Bir yanıt bulabilmek için canavarlar üzerine biraz daha düşünelim.
Canavarlar dehşet vericidir. Bir canavarla karşılaştığımızda bildiğimiz dünyanın sınırları esnemeye başlar. Canavarı canavar yapan yalnızca bilinmeyen bir canlı olması değil, aslında hep bilinemeyecek olarak kalmasıdır.
Canavarların eşi benzeri yoktur. Doğanın yetimidirler. Medeni olamayışları, toplumdan yalıtılmışlıkları, ehlileştirilemezlikleriyle aslında “aşırı” doğallardır da diyebiliriz. Doğanın vücut bulmuş, çıplak halleridir onlar. Bertrand Russell’ın ‘her insanın bir annesi vardır ancak insan türünün annesi yoktur” sözünü biraz esnetirsek, belki de doğanın kendisinin yetim olduğunu söyleyebiliriz. Evsiz, köksüz ve yabanidir doğa.
Canavarların bu dayanılmaz doğallığı belki de onları makinelerden ayıran özelliktir. Daha doğrusu, makinelerin hiçbir zaman canavarca olamayacaklarının nedenidir. Makineleri devindiren içgüdü yerine algoritmalardır, ihtiyaç değil kodlamadır. İşlevseldirler. Bir amaç için üretilmişlerdir. Ancak canavarların varlıkları, doğanın araçsal kavramsallaştırmasıyla alay eder. Canavarların varlığı, hareketleri ve amaçları akıl yoluyla yapılan açıklamaları reddeder. Yatağın altında neden timsah olduğunu sorabiliriz çünkü timsahın nerede yaşadığına dair bir fikrimiz vardır, dolayısıyla yatağımızın altında olmaması gerektiğini düşünürüz. Ancak bir canavarın yatağımızın altında ne işi olduğunu soramayız. Çünkü nerede olması gerektiğine dair hiçbir fikrimiz yoktur.
Tabii bir de, içi olmayan ve bu nedenle bizi yemeye ihtiyaç duymayacak makinelere kıyasla canavarların ensemizdeki nefesi bizi ölesiye korkutur. Bir canavarın bizi öldürmesindense tatmasından, dokunmasından, yemesinden, tüketmesinden ve bize sahip olmasından korkarız. Bir canavarla yakın temas düşüncesi bizi tamamıyla bedensel olarak uyarır.
Dev bir aslan yalnızca dev bir aslanken, dev bir karınca canavardır. Aradaki fark nedir? Böyle olmasının bir sebebi karıncaların yüzü olmaması, ya da en azından insanların aşina olduğu bir yüze sahip olmamasıdır. Bir aslan gördüğümüzde onun bizi görme yetisine sahip olan bir hayvan olduğunu anlarız. Aslan, bizi yalnızca bir av olarak görse de yine de tanıyordur, orada olduğumuzu biliyordur. Bu korkutan bir durum olsa da bir canavarın yarattığı dehşet bundan çok daha farklıdır. Devasa bir karıncanın yüzü yoktur, duygularını anlayamayız. Gözleri olsa da görmez. Bize dair bir fikri yoktur çünkü kendine dair bir fikri yoktur. Benliği olmadan yaşar. Doğanın kayıtsızlığının, yaşamın öznesizliğinin bir örneğidir.
Peki sorumuza dönersek, filozoflar ve canavarları birbirine yaklaştıran nedir? Canavarlaşan her filozof, felsefesini kendinden önce gelen ve yerleşikleşen teorilerin sınırlarını yıkarak kurar. Berkeley Locke’u, Kant Hume’u, Nietzsche Schopenhauer’u yutarken ortaya daha önce eşi benzeri görülmemiş başta dehşet verici gözüken fikirler ortaya attılar.
Tabii, canavarların bir diğer özelliğini de unutmamalıyız: Karanlıkta, herkesten uzakta, ışık ve ısı olmadan bir başlarına hayatta kalabilirler. Kesinliğin yaydığı ışık ve geleneksel anlayışın çevresinde toplanan birliktelikten uzakta, filozofların fikirleri gölgede yetişir. Bir filozof, sorduğu sorularla gündelik problemlere araçsal çözümler getirmektense, ardında sorulacak daha çok soru ve karmaşa bırakır.
Bir bankacıyla veya inşaat işçisiyle karşılaştırıldığında filozofun işlevi nedir? Yararı nedir? Bir faydası gerçekten var mıdır? Belki de onlarsız bu dünya çok daha rahat bir yer olabilirdi. Ne de olsa bir filozofun varlığı bizi yabancı ve kafa karıştırıcı bir dünyaya sürükler. Öyle bir dünyadır ki, Descartes’ın şeytanları, Berkeley’in maddesizliği, Hume’un nedensiz ilişkileri ve benliksiz bireyleriyle dolup taşar.
Belki de felsefeye bilgelik sevgisi değil de canavarlık arayışı demeye başlamalıyız ve felsefe departmanlarının girişine hic sunt dracones (burada ejderhalar var) yazısı asmalıyız. Sözümüz elbette ki sağduyu filozoflarından dışarı olmak kaydıyla…
Kısaltarak Çeviren ve Hazırlayan: Alper Güngör
(David Birch: philosophersmag)






