Temel olarak Terra Nostra insanın iki yüzünün iyi insan ile kötü insanın, iyilikle kötülüğün,ne zaman başladığı bilinmeyen ama bitmeyeceği ve kazananı olmayacağı kesin olan mücadelesini, savaşını anlatıyor.
Terra Nostra: “Bizim Toprak”, “Memleketimiz” ya da “Dünyamız”. Romanı bitirince bakalım hangisini uygun göreceksiniz bu romanın ismine. Elimdeki kitap Can Yayınları ikinci baskı (2014). Kitap 1083 sayfa, küçük puntolarla yazılmış. Normal puntoyla basılsa 1250-1300 sayfa olur. Fiziki olarak elde tutulması kolay değil, dolayısıyla okumak da zor oluyor, keşke 3-4 kitap halinde basılsaydı aynı isimle. Çeviri çok iyi, Bülent Doğan Türkçeyi çok iyi kullanıyor, Latince cümleleri de çevirseydi (özellikle duaları) hikâyeleri anlamakta oldukça yararlı olurdu. Bu büyük eseri yorumlamak cüretini gösteremem ancak düşüncelerimi amatörce, basitçe anlatmaya gayret edeceğim.
Birbirinin içine geçmiş, bir tohum atılmış da yüzlerce çiçek vermişcesine ortaya çıkan hikâyeler seremonisi, sonları açık, klasik bir sonla bitmeyen hikâyeler. Herbirinde tat alınacak onlarca metafor, ironi, simgeler ve imgeler, gerçeküstü rüyalar yer alıyor. Hikâyeler belirli bir sırayı izlemiyor, bağlantılılar birbirleriyle ama kronolojik diziliş göstermiyor, karşımıza karışık sırayla çıkıyor. Postmodern romanın olmazsa olması metinlerarasılık, göndermeler ve alıntılar, anlatıcı çokluğu ve üstkurmaca fazlasıyla bulunuyor kitapta, sadece büyülü gerçekçilikle mi yazılmış emin olamadım.
Konusu şudur demek mümkün değil çünkü bir olay etrafında örülmüyor roman. İki ana bölümde kurgulanmış: Avrupa ve Yeni Dünya. İlk bölüm yani Avrupa’yı içeren ilk bölümde Hristiyanlık, Haçlı Seferleri, mezhep çatışmaları, engizisyon, ortaçağ karanlığı, veba gibi salgın hastalıklar, fetihler, savaşlar ve katliamlar var. Hristiyanlıkla bağlantılı olarak 16. yüzyıl İspanyası’nda koyu bir katolik ve protestan düşmanı olan Kral Felipe ve eşi ile onun soyunu devam ettirmeme kararı verip sadece tanrıya hizmet etmek isteyen dindar oğlu II. Felipe var. O olunca El Escorial var, İnebahtı Savaşı var. Bu savaşta bir kolunu kaybedip esir düşen Miguel de Cervantes (roman içinde vakanüvis) ve bu kitaba esin kaynağı olduğu anlaşılan ünlü eseri Don Quixote da var bu başyapıt içinde.
İkinci bölüm, yani “Yeni Dünya” denizde bir fırtınanın müthiş anlatımıyla sarıp sarmalıyor hemen okuru ve Robinson Crusoe’vari bir tarzla sonlanıyor. Bu yeni bölümde antik Yunan mitolojisi, yerini Meksika’dan aşağıya Güney Amerika’ya doğru uzanan yeni bir efsaneler zincirine, İnka ve Aztek gibi uygarlıkları da içeren Latin Amerika mitolojisine bırakıyor. Yani Akdeniz ve Atlas Okyanusu iki kadim mitolojinin buluşmasına köprü oluyor. İki mitoloji arasında latin amerika mitolojisi lehine çok renklilik, aşırı zenginlik ve doğa ile daha fazla içiçelik hemen dikkati çekiyor. Ayrıca Antik Yunan mitolojisindeki cinsellik yerini kurban etme kültüne bırakıyor.

Roman kıyamet günüyle başlıyor, Paris’te Temmuz 1999’da Roma’ya yani Papa’ya karşı olan Tanrı’nın özgür olduğuna inanan Ortodoks hacıların yürüşüyle. Bu yürüyüş sırasında dengesini kaybederek Seine Nehri’nin kaynayan sularına gömülen Polo Febo, 16. yüzyıl İspanyası’nda sahile vurmuş ve hafızasını kaybetmiş olarak uyanır. Roman, birbirini doğuran hikâyelerle devam ediyor. 16. yüzyıl İspanyası’nı Roma İmparatorluğu’nun üçüncü ve sonuncusu olarak gören Felipe’nin düşünceleri ekseninde birinci Roma olarak kabul ettiği ve İsa’nın da tarih sayfalarında görüldüğü yıllardaki Roma imparatoru Tiberius’a (MÖ 42- MS 37) uzanır hikâyeler. İkinci Roma ise Konstantinopolis’tir ve ilk iki Roma çökmüştür. Ve roman yine Paris’te sonlanır 1999’un son gününde.
Yazar kitabında tutkuların tarihini anlatarak paranın, ticaretin, emeğin, sınıfların ve iktidarın tarihini, insanlığın tarihini anlatmayı amaçlıyor. Din savaşlarının gerçek zaferinin dünyevi ve parasal güçlere ait olduğunu vurguluyor. Hurafelerle antik Yunan mitolojisini, Binbir Gece Masalları ile Ortaçağ'da geçen bazı tarihi olayları harmanlıyor. Bazen Umberto Eco bazen Gabriel García Márquez olmuş kalemi, illa ki Jorge Luis Borges’e öykünmüş. Cortazar, Bolano ve Octavio Paz kaleminin misafirleri adeta. “Düş Görenler ve Kör Adam” hikâyesinde Perec’i okuduğumu sandım. Okurken Herman Melville’in Moby Dick’i ile Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü aniden karşınıza çıkıyor. Bazen felsefe bazen tarih yazmış. Yaratılış efsanesini de anlatmış İsa efsanesini de. Hristiyanların Yahudi ve Müslümanlara uyguladıkları zulmün yanı sıra, putperestlere, kendi aralarında inançlarını farklı yorumlayan ve sapkın olarak nitelendirdikleri dindaşlarına uyguladıkları zulmü de anlatmış. Meksika başta olmak üzere keşfedilen ve fethedilen yeni yerlerde hristiyan ve avrupa kültürünün yerli halklara uyguladığı acımasızlığın vahşetin hikâyesini aktarmış.
Fuentes Hristiyanlık üzerinden din ve tanrıyı bir üçgene yerleştiriyor: Şehvet, Şiddet, Şüphe, yani üç “Ş” ile. Bu üç kavramı fantezi ve betimlemelerle süslü enfes cümlelerle üçgen içinde birleştiriyor. Kitapta “Birinci Ahit” isimli bir bölüm ya da öykü var ki inanılmaz etkileyici. Bu bölümü Vatikan veya Hristiyan teologları okumuş mudur acaba? Hatta şimdiki İspanya Kralı Juan Carlos atalarını bu kitaptan okumuş mudur? Doğrusu cevabı çok ilginç olacak sorular bunlar. Engizisyon döneminde Kataros’çu, Valdo’cu ve protestan Flamanlara uygulanan şiddeti anlatan isyan bastırılması bölümü dehşetin resmedilmesi olmuş. Fantastik üçüz öyküsü gerçeküstü düşsel anlatımıyla kitabın omurgasını oluşturan öykü diyebiliriz.
Temel olarak Terra Nostra insanın iki yüzünün iyi insan ile kötü insanın, iyilikle kötülüğün,ne zaman başladığı bilinmeyen ama bitmeyeceği ve kazananı olmayacağı kesin olan mücadelesini, savaşını anlatıyor. Dünün, şimdinin ve yarının hikâyesini. Kitap aslında batının tarihsel gerçeklerini sorgulayan bir “istihza” kitabı olarak yazılmış, bunu yazar kitap içinde Senyora’ya yani İsabelle Tudor’a kum üstüne yazdırarak açıkça bildiriyor. Cinsellik, dinsel bağnazlık, skolastik düşünceler, ilahi öz ile insani öz, paranın gerçek tanrı olması, güçlülüğün içinin boş olduğu, ezilen ve fakirlerin iktidar tarafından iktidara karşı kışkırtılması ve katliamlara zemin hazırlaması gibi konular öykülerde ağırlık oluşturmaktalar. Kökleri insana benzediği için “adamotu” denilen zehirli ancak ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri olan bitki dikkat çeken bir semboldür. Tarihin tekerrürden mi ibaret olduğunu ya da çağa göre şekil değiştirerek, maske takarak hep aynen devam ettiğini mi sorgulatıyor bu roman.

Gerçeküstü çizimleri ve fantastik resimleriyle bilinen Flaman ressam Hieronymus Bosch’un ünlü triptiği Dünyevi Zevkler Bahçesi’nin bu romana uygulandığı bir bölüm var ki (Yedinci Gün), romanı okuduktan sonra o muhteşem ama ilginç üç kanatlı pano resmine detaylı olarak bakarsınız hem resmi hem romanı bir başka seveceksiniz. Fuentes’in yazar olarak büyüklüğünü bu bölümle perçinledim. Hatta hayal gücüm bana Diego Valezquez’in ünlü tablosu Nedimeler’de aynadaki kral ve kraliçenin görünümünün yanındaki kapıda eşikte duran, tereddütlü, içeri girip girmeme arası bir duruş sergileyen kişiyi de Guzman karakterine benzettirdi. Tabii öndeki kat kat elbiseli cüce de Barbarica oluyor bu durumda.
Yıllar önce okuduğum ve çok beğendiğim iki kitap geldi aklıma: Kutsal Dehşet ve Kutsal Nefret (James A. Haught). Terra Nostra’yı okuduktan sonra dinlerin özellikle de kitaplı, peygamberli ve tek tanrılı semavi dinlerin insanlığa sevgi ve barışı değil, nefreti ve dehşeti getirdiğine olan inancımı bir kez daha doğruladım. Ve sadece teokrasilerde değil sözde demokrasilerde de iktidarların tahakkümünü devam ettirmek için paranın ve zenginliğin kutsallığını sömürü aracı olarak kullanmasını ve yoksulların ezilmesi ve yok edilmesinde en etkili silah olarak dinleri kullanmasını bir kez daha edebiyat aracılığıyla okudum. Keza Makyavelizm’i anlamak için Guzman karakterini izlemek yeterlidir.
Terra Nostra hacimli ve okunması güç bir roman, ancak sabırla okunursa fazlasıyla keyif alınacak, edebi okuma adına yararlanabilecek bir yapıt. Herkesin farklı bir yorum yapacağı kadar zengin bir yapıt. Okuduğum yorum ve yazılarda çok farklı anlamlar yüklendiğini gördüm ve bunu çok doğal buluyor, yapıtın büyüklüğüne bağlıyorum, bununla birlikte yorumlardaki ortak düşünce, romanın kendine özgü bir dille insana ve insanlığa ayna tutan bir yapıt olduğunun belirtilmesidir. Bu hacimli ve karışık kitabı okumaya karar vermeden önce bir kez daha düşünün dersem kızmazsınız umarım.
Düşüncelerimin özetini kitaptan bir cümle ile sonlandırayım: “Bizim reddettiğimiz ihtimaller ancak bilmediğimiz ihtimaller olabilir.”
Nondum, nondum, nondum.
Daha bitmedi, daha bitmedi, daha bitmedi.
Çünkü akıl sır ermez kendinden başka bir hayvan hayal eden ilk hayvana.






