Caspar David, insan-doğa, Tanrı-insan ve Tanrı-insan-doğa üzerine yaptığı bu tabloda, asıl fırtınanın insanın içinde olduğunu imliyor.
Caspar David’in melankoli ağırlıklı resimleri dikkat çekicidir. Başlangıçta romantizm ağırlıklı bazı çalışmaları olmuştur. Ancak ilgilendiği resim ekolünün (romantizm) zamanla azalması ve yerine başka resim ekollerinin gelmesiyle büyük bir sıkıntı içine girmiştir. Yaşamının son yıllarında derin bir karamsarlık duygusuna kapılmıştır. Onun bu karamsarlığı son dönemde yaptığı resimlere de yansımıştır.
Sanatçının, Deniz Kıyısında Keşiş adlı tablosunda, bir keşişin uzaktan görüntüsü vardır. Buna göre, toprak açık bir renkle, gökyüzü ise baskı yoğunluğuyla birlikte, mavi ve gri renklerle resmedilmiştir. Bir diğer dikkat çeken unsur ise deniz üzerinde görülen dev köpüklü dalgalardır. Böylelikle, Tanrı ile insan arasındaki bağlantı, maneviyat duygusunun yoğunluğu, gökyüzünün baskıcı görüntüsü ile birleşir.
Resimde bilinçli yapılan bazı zıtlıklar söz konusudur. Ancak burada en çok dikkat çeken iki husus vardır: Birincisi, kıyıdaki keşişin yalnızlığıdır. Keşiş, burada, melankolik bir duygu yoğunluğuyla kendini di(n)lemeye almıştır. Ruhundaki Tanrı esintisini doyasıya yaşamaktadır. Belki bir hatası olmuştur ya da bir dilek için buraya gelmiştir. Keşiş, üzerindeki koyu renk cübbesiyle, yalnızlığıyla, deniz kenarındaki duruşuyla etkileyicidir. İkincisi, resmin üst tarafında yer alan, gökyüzü ile sahil ve keşişin bulunduğu alan arasında çok büyük bir mesafe vardır. Gökyüzünün kaotik atmosferi aşağıya (aslında yeryüzüne ve keşişe…) manevi bir baskı yapmaktadır. Ressamın bunu bilinçli bir seçimle yaptığını düşünüyoruz. Gökyüzünün yeryüzüne olan manevi baskısı nedeniyle, sahildeki keşişin yalnızlığı arasında bir bağlantı kurulabilir. Sözünü ettiğimiz bu baskı maneviyat içermektedir ve sahildeki keşişin yalnızlığı buna çarpıcı bir örnektir.
Doğanın görkemi karşısında figürün nasıl da ezildiği, aslında insanın bu konuda son derece çaresiz olduğu imleniyor. Resimde pastel renklerin tonları ve kendi aralarındaki geçişler son derece uyumludur. Resim bize Kafkavari bir kaotik atmosferi yansıtmakla birlikte, sessizliğin ve dinginliğin ortasında sıkışan figürün, kendi içsel savunusu ve inancı arasında kaldığını gösteriyor. İncecik bir çizgi halinde gösterilen figürün, yerle gök arasında tek başına kaldığında; doğanın tüm haşmetiyle onun üzerine baskı kurduğu imleniyor. Bu durumda, keşişin içsel yakarmaları, Tanrı’ya olan inancı, kişisel geçmişi sorgulanıyor gibidir.
Resimde yansıtılan doğaya baktığımızda biraz sonra büyük bir fırtına gelecekmiş duygusuna kapılırız. Kopacak fırtınayla birlikte deniz kabaracaktır, hışımla yükselecektir, büyük olasılıkla sahili sular basacaktır. Ayrıca oluşacak fırtına nedeniyle, ağaçlar köklerinden kopacaktır ve yakın bölgedeki tüm yerleşim yerleri büyük bir zarar görecektir. Burada ressam bir sorgulama ve yorumlama yapıyor. Böyle bir fırtınayı Tanrı’nın da inayetiyle öğrenen/sezinleyen bir din adamı, sahilde Tanrı’ya dualar ederek bunu önlemesi için yalvarmakta mıdır? Belki de bu kopacak olan büyük fırtına aslında kendi içinde mi olacaktır? Böylesine bir ikilem yaşayan din adamı, işte bu nedenle mi sahilde tek başınadır?
Resimde gördüğümüz keşiş adeta cüceleşmiş gibidir. Evrenin büyüklüğü karşısında onu bu nedenle cüce gibi göstermek istemiştir. Resmin neredeyse dörtte üçünü gökyüzü kaplamıştır. Böyle olunca da resmi izleyen üzerinde derin bir etki yaratmaktadır. Sanatçının bu resmi üzerine birçok eleştirmen, onun en yalın ve en modern resmi olduğunu söylemektedir.
Caspar David, insan-doğa, Tanrı-insan ve Tanrı-insan-doğa üzerine yaptığı bu tabloda, asıl fırtınanın insanın içinde olduğunu imliyor. Önemli olanın, bu fırtınayı cesurca karşılamak olduğunu vurguluyor. Fırtına insanın içindeki hatalar, ayıplar, kötülüklerdir. Keşiş, tüm bunlardan kaçınmak ve insanlığa kendince bir şeyler öğretebilmek adına burada ruhunu dinliyor. Ruhundaki hüzün yoğunluğu kendisini sahilde tek başına bırakmıştır. Her ne kadar yüzünü göremesek de resimdeki melankolik atmosfer sayesinde bunu anlayabiliyoruz. Keşiş burada bir simgedir aslında. Yalnızlığın, günahın, var oluşun, bunalımın, melankolinin yarattığı bir görüntüdür sadece. Onun yalnızlığında insanın kendini bulması ve bundan kurtulmak için ruhunu arındırması gerekmektedir. İşte bu melankolik atmosfer bize bunun ilk adımını gösteriyor.
Sanatçının, melankoli ve kaygı arasındaki bağlantıyı insanın doğa karşısındaki küçülmesi ile özdeşleştirmiş olduğu görülmektedir. Doğal olarak, bu anlamda küçülme hem melankoliyi hem de kaygıyı getirmektedir. Her ikisinin birden insana yoğun bir baskı uygulaması söz konusudur. Bu da insanın ruhunda duygusal çalkantılara yol açmaktadır. İnsan, bu duygusal karmaşıklık nedeniyle yaşadığı hüzün, bunalım, kaygı gibi yoğun duygular arasında kalmıştır. Onun tek çıkış noktası ise Tanrı’ya yönelmesidir artık.
Caspar David Friedrich'in Deniz Kenarındaki Keşiş (1808-1810) tablosunda (Görsel 36), geniş ve bulutlu gökyüzü, kompozisyonun dörtte üçünü kaplar ve resme genel tonunu ve ruh halini verir. Tuvalin alt kısmında, yüzü denize, sırtı ise izleyiciye dönük bir adamın, belli belirsiz, karanlık silueti göze çarpar. Tabloya verilen isimden bunun bir keşiş olduğunu anlarız. Adamın sakin, düşünceli duruşundan ve denize odaklanmış bakışlarından yola çıkarak, onun yalnız kalabilmek ve derin düşüncelere dalmak için deniz kıyısına geldiğini varsayabiliriz. İzleyenin ruhuna rahatsızlık ve endişe duygusu veren çalkantılı peyzaja rağmen, resim içsel ahenk ve sessiz bir hüzün ile doludur ve insanın evrendeki yeri ve dünyaya gelmesindeki amaç hakkında ağır ağır ve filozofça düşünmeye sevk eder.” (Aigul Zhaparbekova/İnsan Bedeninde Melankoli Estetiği/Yüksek Lisans Tezi/Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı/ Ankara 2020)
Caspar David, Deniz Kıyısında Keşiş adlı resminde insanın yaşadığı melankoliyle yalnızlaştığını yansıtıyor.






