Deli mart keyfince esiyor, yağıyor, gürlüyordu. Bir bakıyorsunuz yağmur, sonra kar hemen ardından güneş. Kaba yelini eksik etmiyor, ağaçları bir o yana bir bu yana sallayarak kış uykusundan uyandırıyor, eski ve dayanıksız evlerin çatılarını uçuruyor, evleri elektriksiz bırakıyordu. İnsanlar mart ayına ayak uydurmakta zorlanırlar. Bir an önce geçip gitmesini yerini dingin nisana bırakmasını beklerler. Mart tedbirsiz davrananları, havaya aldananları hasta eder. Güneşi aldatıcıdır. Karı toprağı örtmez, yorgan olmaz, hemen eriyiverir. Sıcağı ağaçlara tuzak kurar. Acı soğuğuyla, kırağısıyla zamansız açan güzelim meyve çiçeklerini dondurur. Mart boş bulunmuşluğu, tedbirsizliği sever. Güveni boşa çıkarmada üstüne yoktur. Ayların en başına buyruğudur. İnsanların da mart gibi olanları vardır. Aldatıcı ve acımasızları. Yanına yakınına bakan biraz düşünen her insan bunları tespit etmekte zorlanmaz.
O günlerde mart dingindi, hava neredeyse sıcak denecek kadar güzeldi. Doğa şenlenmiş, börtü böcek uyanmış, ağaçlar çiçeklerle bezenmiş, bahara hazırlık hızlanmıştı. Nisan ayında yavrusunu kucağına alacak olan Zehra, bahara hazırlanan doğa gibi heyecanlıydı. Bedeni de duyguları da değişkendi. Gitgide büyüyen karnı gibi duyguları da aşırıya kaçmaya meyilliydi. Kâh iyimserdi kâh karamsar, zaman zaman uğrayan boşvermişlik duygusu da cabası.
Zehra şehirden gelecek amcasını bekliyordu. Dokumacı kadın haber salmıştı çullar hazır diye. Yedi tane çul yaygı çıkacak kadar libas ve kumaş dilimlerinden oluşan çuvalları amcası traktörüyle götürmüştü dokumacıya. Bir ay sürer demişti dokumacı kadın. Aradan kırk gün geçtikten sonra haber gelmişti. Amcası ve ailesi traktörle şehre inmişti. Çulları getireceklerdi.
Amcasının da dokumalık kumaşı vardı ama Zehra beğenmemişti onları. Eski yağlıklardan ucuz tuman parçasına kadar bir yığın ıvır zıvırdı. Oysa Zehra’nın kumaşları öyle miydi? Görümcesinin ve akrabalarının verdikleri yıpranmamış elbiseleri ince şeritler halinde dilmiş biriktirmişti. Göz alıcı şeylerdi bunlar. Üstelik bu kumaşların birçoğu Almancıların getirdiği kabanlardan uzun renkli elbise kumaşlarına kadar bir yığın kaliteli dokumalıklardan oluşuyordu. Beş yıldan beri bu günü bekliyordu. Artık evi eve benzeyecek toprak zemin ve makatlar rengârenk yaygılarla bezenecek ve eve gelen misafirlerden utanmayacaktı. Evde yaygı olarak kullandıkları eski paçavraları da avlunun ortasında yakacaktı. Ahdetmişti.
Evlendiğinde sergi için bırakın halıyı kilimi toprak tabana ve makata serilecek doğru dürüst yaygı bile yoktu. Eski püskü dokumalarla kaplıydı her yer. Kaynanasının gelinliğinden kalmaydı bunlar. Bunca yıl hiç mi kumaş parçaları geçmemişti ellerine. Eskimiş kıyafetlerden çaput çul dokutacak kadar da mı malzeme bulamamışlardı. Bu biraz da tembellik ve görgüsüzlüktü. Görgüsüzlük gelenek haline gelmişti. Baba evinde yokluk görmediği için ilk zamanlarda alışamamıştı bu hale, alışmak da istememişti. Söz vermişti kendi kendine. Kumaş biriktirecek, dokutacak ve evini yaygılarla donatacaktı. Verdiği sözü tutmuş, büyük gün gelmişti. Artık eski evden eser kalmayacak, her yer renkli dokumalarla bezenecekti. Gelecek misafirlerden utanmayacak gönül rahatlığıyla ağırlayacaktı. Konu komşu imrenerek bakacaktı Zehra'ya.
Çul yaygıların gelmesini beklemek heyecanlı ve hoştu ama karnındaki sancı rahat bırakmıyordu ki. Sekiz aylık gebeydi. Artık sancıları sıklaşmıştı. Karnı iyice büyümüş, hareketleri kısıtlanmıştı. Yediği herşey mide yanması yapıyordu. Nasipse bir ay sonra kurtulacaktı kutsal yükünden. Yavrusunu kucağına alacak, emzirip büyütecek babasına yardımcı bir evlât yetiştirecekti. Sivri karnı erkek bebeğe işaret ediyordu, öyle diyordu yaşlı kadınlar. Fark etmezdi oğlan kız, yavru onun yavrusuydu.
Çok istediği halde ancak evliliğinin dördüncü yılında gebe kalabilmişti. Çocuğu uğur getirecekti evine. Eşi inşaatlarda çalışıyor ve para biriktiriyordu. Evlerinin ihtiyaçlarını peyderpey düzeceklerdi. Yeter ki sağlık olsun ve iki gönül bir olsundu. Zamanla her şey olurdu. İyimserdi Zehra. Eşinin evinin yoksulluğu onu tedirgin etmişse de moralini bozmamış iyimserliği ve çalışkanlığı sayesinde sıkıntılara katlanmayı bilmişti. Eşi de anlayışlı ve sevecendi. Zamane adamları gibi karısına el kaldırmamıştı. Şu beş yıl içinde kötü söz bile işitmemişti. Çocukları olunca her şey dört dörtlük olacaktı. Şu devirde mutluluk dediğin şey anlayışlı bir eş, çocuk ve başını sokacağın evden ibaret değil miydi!
Vakit ilerledikçe Zehra’nın sancıları daha da arttı. Evin içinde bir odadan diğer odaya volta atmaya başladı. Arada bir “vay anam” çekiyor, kurtulacağı günü hayal ediyordu. Derken traktör sesi duydu. Kalbi güm güm atmaya başladı. Canını dişine takıp avluya çıktı. Yola indi. Amcasının traktörüydü. Traktörün römorkundakiler garip bakıyorlardı Zehra’ya. Bir şeyler yolunda gitmemiş gibi bir havaları vardı. Zehra daha bir şey söylemeden amcası kendi kızına dönerek,
“Yardım et ablana görmüyor musun, iki canlı o, çulları içeri taşı” dedi. Amcasının kızı çevik bir hareketle römorktan indi. Çulları kucağına verdiler ve içeriye yöneldi.
Zehra, “Aamca borcum ne kadar” dedi. Cevap olarak amcası, “Biz Hasan’la hesaplaşırız, sen tasalanma” dedi. Bunun üzerine Zehra hayır dualar ederek eve döndü.
Zehra’nın hesabıyla yedi tane çul çıkmalıydı tezgâhtan. Amcasının kızının yedi çulun hepsini birden taşıması imkânsızdı. Demek ki kalanları almak için traktöre dönecekti. Çulları içeriye bırakan amcakızı Yeter:
“Abla güle güle kullan!” dedi.
“Sağ ol Yeter ama hepsi bu kadar mı” diye şaşırdı Zehra. Üst üste duran çulların katını açıp baktı ve şaşırdı. Sadece dört tane çul vardı.
“Evet, abla hepsi bu, babam bunların senin olduğunu söyledi, kucağıma verdiler ben de getirdim.”
Zehra’nın başından kaynar sular boşaldı. Korktuğu başına gelmişti. Her an bir terslik olacağı düşüncesi aklına gelmiş fakat Zehra içini ferah tutmaya, kötü duygulara mahal vermemeye çalışmıştı. Ama olacakların önüne geçilemiyordu. Aksi şeytan!
“Ne demek hepsi bu Yeter. Ben yaklaşık yedi çul yaygı çıkacak kadar kumaş dilimi teslim ettim, çıka çıka dört tane mi çıktı. Kilosu çuvalı belli. Mümkünü yok ben bunları kabul etmem. Hem de benim kumaşlarım değil bunlar. Karıştırıldığı besbelli. Benim verdiğim kumaşlar yenice ve parlaktı. Oysa bu dokumalar karmakarışık ve çoğu da eski kumaş parçalarından.
“Abla ben bilmem babama söyle” dedi ve hızla çıktı Yeter. Zehra o haliyle traktör hareket etmeden yetişti. Traktördekiler bekledikleri tepkiyi görmenin sükûtu içindeydiler.
“Amca benim verdiğim kumaşlardan sadece dört tane mi çul yaygı çıktı, bu mümkün değil. Sizin çullara bakacağım” dedi. Traktörü stop ettiler. Amcası sinirli bir hâlde kendi çullarını gösterdi. Tam yedi taneydi ve çoğunun kumaşı da Zehra’nın yıllarca biriktirdiği el emeği göz nuru dokumalıklardı. Babasının kardeşi, öz amcası yeğeninin dokumalıklarını iç etmişti.
“Amca siz benim dokumalıklarla sizinkini karıştırmışsınız ben dokumalıklarımı tanıyorum. Bunların çoğu benim. Benim en az yedi tane çul yaygım çıkmalıydı tezgâhtan, hesabını yaptım" dedi. Amcası:
“Kızım beni hırsız yerine mi koyuyorsun, ben senin çullarını niye alayım. Bunlar bizim çullarımız. Senin kumaştan ancak o kadar çıktı. Senin yaptığın da çok çirkin ha! Hem traktörümle sana hizmet ediyorum hem de suçlanıyorum, şuna bak!” diyerek noktayı koydu.
Zehra ısrar etmenin faydasız olduğunu anladı. Amcasına karşı gelemezdi. Haklı bile olsa saygısızlık sayılırdı. Bu durumdan babasına bile bahsedemezdi. Haksız çıkardı. Kabullenmeliydi. Traktör çalıştı ve hızla uzaklaştı. Zehra’nın gözleri doldu. Yılların emeği zayi olmuştu. İnsanın öz amcası böyle bir şeye nasıl tenezzül ederdi. Başı önde eve geri döndü. Birden karnındaki ağrı yeniden depreşti, gözleri karardı. Morali altüst olmuştu. Bu kadar kolay mıydı başkasının emeğine el koymak! Üstelik bir amca yeğenine bunu nasıl yapardı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçindeki zehri akıtmazsa kendi kendini yiyip bitirecekti.
Aradan birkaç saat kadar geçmişti ki kocası Hasan geldi. Zehra’nın ağlamaktan şişmiş gözlerini görünce tedirgin bir şekilde,
“Zehra ne oldu, nedir bu halin, ağlamışsın, gözlerin şişmiş , yoksa yavrumuza birşey mi oldu?” dedi. Zehra olan biteni anlattı. Bütün emeklerinin berhava olduğunu içini çekerek eşine ifade etti.
Hasan, “Olan olmuş, amcan belli ki bu işi önceden tasarlamış. Senin dokumalıkları kendininkilerle karıştırmış ki, ortaya işe yarar şeyler çıksın diye. Yapacak bir şey yok. Derdini kimseye anlatamazsın. Baban bile inanmaz bu düzenbazlığa. Üzerine bir bardak soğuk su içmekten başka elinden bir şey gelmez” dedi.
“Bu kadar kolay mı Hasan? Yılların emeğini, birikimini, elin eskisinden devşirme kumaşların, dokumalıkların berhava olmasını kabullenmek kolay mı? Nasıl biriktiririm bir daha o kadar dokumalığı? Ben ne yaparım şimdi. Ah talihsiz başım ah!”
“Kolay değil ama ne yapacaksın. Bak hamilesin. Çocuğumuzu düşün. Erken doğum olur Allah göstermesin. Senden, karnındakinden daha mı değerli mi o lanet olası çullar? Lütfen Zehra bizi, ailemizi düşün. Unut gitsin. Lanet olsun, haram olsun demekten başka elden bir şey gelmez! Yine biriktirirsin. Sende bu azim olduğu sürece evvel Allah her şeyi başarırız. Bu sefer kendimiz dokuturuz, kimseye güvenmeyiz” diyerek Zehra’yı teselli etmeye çalıştı.
Zehra ağladı sızladı, yemeden içmeden kesildi. Eve kapandı, kimselere gitmedi. Beş altı gün sonra biraz toparladı. Başına gelen bu haksızlığı kabullenmekten başka bir yol olmadığını anladı ama hayalinin suya düşmesi boşluk yaratmıştı ruhunda. Bu boşluk duygusuyla mücadele edemiyordu. Yerine birşey koyamıyordu. Unutamıyordu çul yaygıları, amcasının oyununu.
Aradan tam bir hafta geçmişti. Sakinleşmiş olan mart birdenbire tilki uykusundan uyandı, hem de ne uyanış. Önce şiddetli yağmur, çok geçmeden lapa lapa kar. Karın ardından fırtına gibi kaba yel. Kavak ağaçları kırılacak gibi sallanıyor, evlerin çatılarına devrilecek diye insanların akılları çıkıyordu. Elektrik bir gidiyor bir geliyordu. Ah şu canım nisan uzakta değildi ama sahnede mart vardı. Mart martlığını yapardı.
Zehra'nın aklından çullar hiç çıkmıyordu. Gözleri doluyor eli işe varmıyordu. Boyuna yiyordu. Ne bulursa onu. Ondan sonra da mide sorunları çekiyordu. Ekşime, yanma bulantı. Eşinin ısrarına rağmen eski Zehra olamıyordu. Umutsuzluğa kapılıyor, o güzelim kumaşları bir daha nereden temin edeceğini bilemiyordu. Beş yılda biriktirdiği dokumalıkları kim bilir bir daha biriktirebilecek miydi? Ellerim kırılsaydı da amcama teslim etmeseydim çuvalları diyor, o ana lânet ediyordu.
O akşam Zehra kendini kötü hissettiği için erkenden yatmıştı. Uyumak bir süreliğine olsun yaşadıklarını unutmak demekti. Eşi Hasan da kendisinden bir müddet sonra yatmıştı. Gece yarısı olmuştu ki, yoldan geçenlerin sesine ikisi de uyandılar. İnsanlar ellerinde gazlı lambalarla söylenerek, hayıflanarak telaşlı bir şekilde köy içine doğru ilerliyorlardı. Elektrikler kesilmişti. Zehra, “Hasan bi kalk bak köyde bir hâl var” dedi. Hasan kalktı ve yola indi. Geri döndüğünde, “Amcanın evinde yangın çıkmış ben yardıma gidiyorum” dedi. İçi cız eden Zehra, “Ben de geliyorum” dedi. Hasan önden hızla gitti. Zehra da hemen amcasının evine, yangın yerine gitti.
Zehra amcasının evine vardığında yangının tandırdan eve doğru yayıldığını gördü. Şiddetli rüzgârdan elektrik telleri birbirine sürtünce çıngı çıkmış ve çatıdan içeri düşerek saçkıyı tutuşturmuş, yangın büyüyerek eve sıçramıştı. İnsanlar arasında konuşulan buydu. Elektriklerin kesilmesi de bundandı. Evin yarısı yanıyor, diğer yarısındaki iki odada ne varsa erkekler kurtarmaya çalışıyorlardı. Alevler yükselerek ortalığı aydınlatıyor, evin hemen arkasındaki kavakların alt dallarına kadar ulaşıyordu.
Zehra kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Amcasının evi göz göre göre yanıyordu. Dizginlenemeyen o korkunç canavar her yanı sarıyor, önüne ne çıkarsa yutuyordu. Amcası ve ailesi çırpınıyor, bir o yana bir bu yana koşuyor, feryat figan ediyorlardı. Köylü elinden geleni yapmaya çalışıyor, kadınlar yakındaki çeşmeden elden ele helkelerle su taşıyor, erkekler eşya kurtarmaya ve kazma kürekle yangının önünü kesmeye çalışıyorlardı.
Zehra'nın elinden birşey gelmezdi hayıflanmaktan ve ağlamaktan başka. Eğilip doğrulamıyordu ki kadınlara yardım etsin, bir kova su taşısın. Kimse ondan birşey beklemezdi hâline bakarak. Duvarın dibindeki taşların üzerine oturmuş bekliyordu. Felâketin bir an önce bitmesi, evin yarısının olsun kurtarılabilmesi için dua ediyordu.
Bir ara makat yastıklarının, süngerlerin ve çulların köylüler tarafından dışarı çıkarıldığını gördü. Birkaç tane çulu dumanı tüterken önüne bıraktılar. Sanki onun olduğunu biliyorlarmış gibi. Zehra gözlerine inanamadı, çullar, kendi çulları. Onlar da yanıyor demek. Hiç aklına gelmemişti doğrusu. Gözyaşları durdu. O güzelim çulları gözünün önündeydi. El emeği göz nuru yaygılar. Nasıl da renkleri canlıydı, albeniliydi. Ucundan tuttu, elini sürdü, kendince sevdi çulu. Midesi bulandı kesif yanık kokusundan, dayanamadı ve öteye doğru iteledi. Yılların emeği ve göz nuru kullanılamaz haldeydi.
Zehra'nın bir anda yüreği soğudu, duyduğu acı hafifledi, tarif edemediği bir duygu yüreğini kapladı. Teskin edici düşünceler zihnine üşüştü. Amcası o çulları bir daha kullanamayacak, gelen misafirleri üzerine oturtamayacak, onlara yâr olmayacaktı. Zehra amcasına geldikçe çulları görmeyecek, üstünde dolaşmayacak ve kahırlanmayacaktı. Çul yaygılar amcasının yanına kalmayacaktı. Yangını şimdi başka gözlerle izlemeye başladı. Hasat sonrası yanan zararsız bir anız yangınını izler gibi. Bakalım bundan sonra ne olacak der gibi, piyes izler gibi.






