Bir anda hiç tanımadığım biriyle, hiç bilmediğim bir yerde bulmuştum kendimi. Geceyi çok iyi hatırlıyordum. Karanlıktan ve soğuktan çok korktuğumu da. Bir ara ağaçların kurt sürüsü gibi uluduğunu duymuş, ninnisinden ürken bir çocuk gibi uykuya gönüllü teslim oluvermiştim. Sonrası sabah mıydı, akşam mıydı bilemiyorum. Zaman her ikisine de benzeyen o alaca aralıkta sıkışıp kalmış gibiydi. Yürümeye çalıştığımı hatırlıyorum. Attığım her adım çivi gibi çakılıp kalıyordu kar yığınlarının içinde. İki elimi kerpeten gibi kullanıp kara gömülen ayaklarımı söküyor, adım adım ilerlemeye çalışıyordum. Aklımın beni zorladığı tek şey gitmem gerektiğiydi. Nereye ve nasıl gideceğimi bulmak ise yüreğime kalmıştı sanki. Yorulduğumu hatırlıyorum. Karın üstüne yığılıp kaldığımı. Ölmekten ya da donmaktan değil, o gitmem gereken yere gidemeyecek olmamdan korktuğumu. O korku güçlendiriyordu beni ve bir süre sonra doğrulup düşe kalka devam ediyordum yoluma. Tanıdık hiçbir şeye rastlamıyor oluşum zorlaştırıyordu işimi. Perdelerini ezbere bildiğim bir ev olsa, ya da çocukların hangi dalına salıncak kurduğunu gördüğüm ulu bir ağaç, benim gibileri gözleriyle seven asil bir köpek ya da her gördüğünde sırnaşan tekir bir kedi.. Nasıl da oralara ait ve doğru yolda hissedecektim kendimi.. Ama yoktu. Kar dışında etrafımı kuşatan her şey belleğime yabancıydı. İkincisiyle arası oldukça açık iri bir ayak izi gördüm önce. Nereye yol alıyordu izler bilmiyordum ama az ötemdeki bir ağacın altından başlıyordu. Ağaç gizli bir geçitmiş de çıkıp içinden gelinmiş gibi. İzler, babam gibi, ayağının sadece boyu değil eni de normalin üstünde olan uzun boylu bir adama ait olmalıydı. Babama ait olabileceği hiç aklıma gelmemişti nedense. Evden çok uzaklara gitmek gibi bir huyu olmadığındandı belki. Ya da annem yanında olmadan hiçbir yere gitmediğinden. Bir yandan bunları düşünüp bir yandan sanki benim için oyulmuş olan ayak izlerine basarak yürüyordum. Oldukça kolaylaşmıştı işim. Nereye varacağımla ilgili arada bir korkuya kapılsam da soylu bir vahşi ile karşılaşma olanağımın daha yüksek olduğunu düşünüp izleri takip etmeye ikna ediyordum kendimi. Adına kar denen o soylu ve vahşi örtü bütün kötülükleri ve çirkinleri alt etmişti. Ve ben beyaz bir iyilik denizinde bir ermiş ayrıcalığı ile kutsal bir buluşmaya götürülüyordum sanki. Ayak izlerinin son bulduğu evi de görünce bundan hiç şüphem kalmamıştı artık. O güne kadar gördüğüm evlere hiç benzemediği gibi, rüyalarımdaki ya da masallardaki evlere de benzemeyen, dört duvarı dört ayrı yüz ifadesini andıran ilginç bir evdi.
"Daha ne bekliyorsun, yolu ben açtım, kapıyı da sen aç," diyen bir sesle irkildim.
Kapı kilitli değildi demek. Bekleniyordum demek. Belli ki onların belleği beni bir yerlerden biliyor ya da tanıyordu. Bunun merakı ve verdiği güvenle kapıyı usulca ittim. Erimiş kar sularının içinde boy atmış gibi duran içi boş çizmeler karşıladı beni önce. Ne yalan söyleyeyim, yaşlı bir çift bulmayı bekliyordum içerde. Ama etrafta kadın eli değmiş hissi veren hiçbir belirti ya da iz yoktu. İçerisi de dışarısı kadar saf bir ilkellikle donatılmıştı. Odanın ortasında yanan ateş bile ürkütmüyordu insanı. Kışkırtıyordu. Yaramaz bir çocuk gibi gidip kucalayasım geliyordu.
"Önce kapıyı kapat, aklından geçen yaramazlığı daha sonra yaparsın istersen," dedi aynı irkilten ses.
O güne kadar etkilendiğim bütün lirik baritonları çağrıştırıp bir anda benzersiz bir tınıya bürünen, ama o geçici benzerlikle de yeterli güveni veren, içten ve sıcacık bir sesti.
Kapıyı kapatıp sesin geldiği yöne doğru yürüdüm.
Bu koca ayaklı, uzun boylu, defol git dese şiir okuyormuş hissi bırakacak olan adamın kim olduğunu öğrenmeliydim artık.
"Git ateşin başına otur, hemen geliyorum," dedi gitmeme fırsat vermeden.
Gidip onun gelişini en iyi göreceğim yere oturdum. Sesiyle ilgili aklımdan geçenleri de duymuş olacak ki sesi, sözlerini zar zor çıkardığım bir türkü gibi geliyor ama kendisi bir türlü gelmiyordu.
"Dağlarda kar sesi var," deyip gerisini mırıldanarak getiriyor, "Ufacık kuş üzümü," deyip tekrar mırıldanarak devam ediyordu.
Ya da ateş beni iyice mayıştırıp uykunun evrenine lastik bir top gibi atıp çektiği için ancak bu kadarını anlayabiliyordum. Beni uyandırmadan yok oluvermesinden korkup direniyordum uykuya. Buna rağmen çok geçmeden uyuyakalmışım. Neyse ki korktuğum başıma gelmemişti, görecektim yüzünü. Gelmiş ve ısrarla uyandırmaya çalışıyordu beni.
"Kalk ama, günlerdir beklediğin kar yağıyor ve sen uyuyorsun. Geceden kar yağarsa uyandırın beni diyen sen değil miydin?"
"Siz ne arıyorsunuz burada? O nerede?"
"Kim nerede?"
"O işte."
"O kim?"
"Şu dinlediğiniz türküyü söyleyen adam."
"Onu bir kadın söylüyor farkındaysan."
"Onu demiyorum, Allah kahretsin, niye uyandırdınız beni.? Biraz daha bekleyemediniz mi? Kar yine yağardı, bu kış olmasa gelecek kış yağardı ama ben onu bir daha nasıl göreceğim?"
"Buna da yaranılmıyor yahu."
"Ben uyumaya gidiyorum, çığ düşse bile uyandırmayın beni."
“!!!”
"Uyandırmayın!!!"






