“Zaman asla döngüyü kapatmaz. Zaman sarmallarla akar. Değişim benim.”
Bilgisayarlar için sözcüğün bilgi dışındaki bütün anlamları bir gürültüden ibarettir. Sözcük, anlam taşıyan bir sestir oysa. Gösterge olarak iş görür, kitaplar da bu sözcükleri tutup anlamlarını, taşıdıkları hikâyelerle bir bohça gibi okuyucuya sunarlar. Yazarların karakterlerini canlandırırken onların diline sözcüklerle can vermeleri okuyucularına ulaşmak içindir hep. Bilgisayarların hiçbir zaman böyle dertleri yoktur. Yapay zekânın hayatımıza dâhil olduğu bu yüzyılda ne kadar çabalarsa çabalasınlar elimizden alamayacağı tek şeyde bu galiba.
“Dil kişiye derisi kadar değil, giysisi kadar yakındır,” diyen Erendiz Atasü Dağın Öteki Yüzü romanında ben anlatıcıya dönüşen diliyle günümüz kuşağına ulaşmak için belki de bu yüzden onun dilinden seslenir. Anlatılan hikâyede karakterlerin dili önemlidir. Okuyucuyu edebiyatın büyülü gerçekçiliğinin içine ancak bu şekilde dâhil edebilir yazar. Hikâyenin gerçekçiliği olay örgüsü kadar karakterinin sahiciliğinde de yatar. Okuyucunun zamanıyla kendi zamanı arasındaki dildeki farklılığa, ona ulaşmak için dikkat eder Atasü gibi bazı yazarlar. Hele anlattığı, tarihi bir gerçeklikse ve bunu yeni kuşağa göstermek gibi bir amacı varsa. Bu yüzden yazar romanında açıklamalar yapar sürekli. Çünkü karakterinin giysisiyle, anlattığı kuşağın giysisi değişmiştir. Bunu yapmazsa onun zamanının ağdalı dili okuyucusuyla arasına duvar örecektir ki o bunu istemez. Bu yüzden anlatıcı rolüne büründüğünde Atasü, okuyucunun giysisini de giyer üstüne.

Yazarın belgelere dayanarak ve yazınsal metinlerden alıntı yaptığı Dağın Öteki Yüzü Türk Edebiyat Tarihi içinde farklı yazım tekniği ile hikâye ve roman arası bir metin olarak önemli bir yere sahiptir. Gerçekle kurmaca tarihle biyografinin yan yana olduğu, 1996 yılında Orhan Kemal roman ödülünü aldığı bu eseriyle Erendiz Atasü çağdaş Türk romanına gerek biçim gerekse tema açısından da yenilik getirmiştir.
Türkiye’nin özgün kimi seslerini ve ayrımlarının arasındaki kesişme noktalarını ele aldığı eserinde, okuruyla uzun soluklu bir ilişki kurmaya çalışan yazar, bunu gösterişten ve gürültüden hoşlanmayan kişiliğiyle özdeşleştirerek yapmıştır. Yazar aile tarihi üzerinden anlattığı hikâyesiyle tarihin değişken olduğunu, duygu ve anlayış değiştikçe tarihe ait olanında belleklerde değişime uğradığını gösterirken yer verdiği mektuplarla Türkiye’nin Osmanlıdan cumhuriyete geçişinin ve yakın tarihinin kaydını tutmuştur okuyucu için. İçtenlikle anlattığı gerçek ve kurmaca dizgesiyle okurunun tarihsel hafızasını canlandırırken yeni kuşağa da tüm bunları öğretmeyi amaçlamıştır ki bunda da oldukça başarılıdır.
Kitabın adı, roman kişilerinin tarihsel yolculuklarını, dağın zirvesine çıkıp inişlerini, belki de hayatın acı ve mutluluk ikilemi gibi zıtlıklarını anlatmak için seçilmiş gibidir. (Yakın dönem tarihimiz kendi içinde çelişkilerle doludur zaten.)
“Karalahana kokan ahşap evlere ne oldu?” sorusuyla toplumsal değişime ait yaptığı çözümlemelerle de yok olan değerleri sorgulatır okuyucuya. Kitapta dikkat çekici bir bölüm de Atatürk’ün roman karakteri olarak anlatıldığı kısımlardır. Atatürkçü kimliği ile tanınan yazar, Atatürk’ü hem lider kişiliği hem de insani yönüyle okuyucunun karşısına oturtmuştur öyküsünde.
“Yazgı nedir ki, kişinin içine doğduğu tarihselliğin sınırlarından başka,” diyerek tarihle yazgı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan yazar, kitabın sonunda kaderini kabullense de yitirmediği umudunu da okuyucuya hissettirmektedir. Bu kadar değişken bir coğrafyada neleri atlatmamıştır ki bu yurdun insanı. Yazar dağın eteklerine doğru düşen çığlıkların sesi olurken, “Zaman asla döngüyü kapatmaz. Zaman sarmallarla akar. Değişim benim,” diyerek bu halkın kendini tekrar dağın zirvesine çıkaracağına olan inancını da okurunun kulağına fısıldar.
Kocaman dünyaya umutla sarılan bir kuşağın hayal kırıklıkları mucizeleri umutsuzlukları dağın öteki yüzünden bize haykırırken, okur çağdaş Türk kadınının dirilişine ve tarihimiz de ki rolüne de tanık olmaktadır aynı zamanda.
Geçmişin tozlu sayfaları arasından seslenen yazar kitabın sonunda okuru, değişen bir şey yok mu, sorusuyla baş başa bırakır. Okurun bütün anlatılardan sonra seslenişi yazar gibi olur.
Değişen… Değişim benim, her şeye rağmen benim.






