Güçsüzlüğümüz ve umutlarımız ezilenleri mıknatıs gibi kendine çekiyor.
Işığı açıp kapatmam bir oluyor. Pencereden eski bahçeyi seyrediyorum. Bakmaktan yoruluyorum. Caddeye çıksam mı derken caddeyi aklıma taşıyorum: Budala birkaç üniformalı, seyyar satıcının simit tezgâhına dadanıyor. Arkadaşları yardımına koşuyor tezgâhtarın. Nafile, tezgâhı apar topar araçlarına koyup uzaklaşıyor zabıtalar. İnsan yüreğini bulandıran birçok şey bir arada… Gördüklerin işe yaramaz biri olduğunun kaçıncısı. Bilinmezlik çağının dalgınlığında seyri sefa sürenlerin vurdumduymazlıkları. Yakandan bir çırpıda atamadığın sıkıntıların birikiyor. Geçmesine geçiyor. Avunmak kısa devre yapıyor yüzünde. Yaşadıklarınla kalıyorsun. Ev, yol, işyeriyle başlayıp iş, yol, eve dönmekten başka çıkışı olmayan hayatın neresinden tutunabilirsin ki! Hüzünleniyorsun. Uzun bir süre eve gitmiyorsun.
Allahtan kış üç ay sürüyor! Ama devlet hep var. Açlığa alışmaya çalışıyorsun. Ölüm orucuna kalanlar var. Zamanı eşitliyorsun. Dünyanın çoğalan sancılarını hissettiğinden beri ne vakit sabaha eriştiğini bilmeden bozuk kaldırımları, sokakları, caddeleri bir uçuk gibi dolanıyorsun. Kentin en kalabalık parkına yürüyorsun. Girişteki bankta yayılıyorsun. Güneş tepede. Baygın baygın etrafa bakıyorsun. Böyle bir düşüş görmemiş gibi yolun ortasında düşen yaşlıdan taraf bakıyorsun. Şuncacık dünyada, şuncacık ömürde kimler ne çukurlara düşmedi ki diye mırıldanırken başını sağına soluna hareket ederek bankın etrafında dolanan Deli Bedo’yu duyuyorsun: “Ben bu semtin delisi değilim. Akıllısı da. Ben bu dünyanın delisiyim. Kimsesizi de. Ben bu dünyanın…”
Herkes gibi sonsuzluğun bilinmezliğine doğru... Şimdilik buradasın. Yedi yirmi dört ağzı açık bu dünyanın soluğu olmaktan ne kadar uzaksın. Güya sevindiler doğumuna, ne zamana kadar? Kimsenin sonsuza kadar sevildiğini duymadın. Gerçi biraz sevseler o kadar karamsar düşünmezdin. Sevginin azı çoğu mu olurmuş? Biliyorsun karanlık günler. Sokaklar birbirini vurmaya meyillilerle dolu. Nasıl bu hale geldiler? Gürültü kaba kaba yontuyor dünyayı. Hırsızlık, iğfal, ölüm sıradanlaşmış. Kendine inanmaktan başka bir çare yokmuşçasına yaşıyorsun. Gördüklerinden sıkılıp sabrını kaybettiğin, aydınlığını yitirdiğine inandığın güneş, hayalini kurmaya cesaret edemediğin, kendi dili dışında hiçbir dilde karşılığı olmayan ülkenin oyuk gibi duran kentleri, kasabaları, köyleri… Çökmüş, bitkin, afallamış onca insanı düşünürken…
Deli Bedo yolun ortasına düşmüş kadının başında yumruklarını göğsüne vuruyor. Çığlık çığlığa olan delinin yalnızlığı, biçareliğine çaresizlik katıyor. Hiçbir şey olmamış gibi gözlerini kapatıyorsun. Koltuk çok da rahat değilmiş. Sayıklıyorsun. “Bedo” dedikçe zihnin uyanıyor. Paslı bir pusula gibi hep aynı yeri gösteren aklım, hiç bilmediği diyarlarda kendini bekler. Sabrın öldürücü olduğunu hep sonradan öğrenirken çatala yakalanmış zeytin tanesi gibi çürük dişler arasında ezilecek gibi hissediyorum. Akşama doğru Çermik caddesinde yürüyüşe çıktım. Etrafı bariyerler, bariyerler arasında sarı bantlarla çevrili, trafiğe kapatılmış yolun bir kısmı kan izlerinin kaynağı gazetelerin altına kadar uzanıyor. Zavallı kadını zırhlı ezdi diyen manav müşterisinin istediklerini poşete dolduruyor.
Desen: Hamit Aydın






