Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Aralık 2020

Öykü

Demirci Edip Arif

Hasan Fazlı Bora

Paylaş

4

0


Gözlerim beyaz zemin üzerinde siyah karıncalar dolanır gibi bulanmış. Oysa ne kadar uzağı görür de kartalın pençesinde taşıdığı yılanın üzerindeki benekleri çok kolayca seçebilirdim. Yüksekten uçan kartal ile yerde sürünen yılanın hikâyesi gibi bir yaşam çok az insana nasip olur. İç içe geçmiş bazen sürünmüş bazen de zirvelere çıkıp âlemi seyretmiş olmanın büyük hazzı benimkisi. Uzamış ve ağarmış sakallarımın arasından serin rüzgâr tenimi okşuyor. Rüzgârdır, insanın binip uzaklara gittiği, hayaller.

Demirci dükkânım vardı. Demiri, bütün hayalleri yıkılmış, umutları kararmış, yolları yokluğa çıkan insanların hıncıyla, döverdim. Dövdükçe demir âmâna gelir, istediğim şekli alırdı. Demiri tavına getiren ateş, kor olup içime düştüğü zaman, ki bu oğlumun Girit harbine gittiğidir, bileklerimden güç çekildi. Ölüme inat yaşamanın ovasında beyaz yeleli siyah atımı sürerken, ovanın sonunda bizi bekleyen büyük uçurumu görmemiştim daha. Ki uçurumlar biz hiç hazır olmadığımız zaman çıkar yolumuza.

Kelamın büyülü hükmünde insanoğluna bahşettiğim mana yaradandı. Yarası olmayanın kelamı kulak zarını geçemez. Bundandı insanların yüreğine dokunan kelamım. Çok sonradan elime tutuşturulan, Demirci Edip Arif’ten olma Elmas’tan doğma Mehmet, şehit olmuştur, pusulası bundan sonra hangi denizde yüzersem yüzeyim beni bir limana ulaştırmayacak olan bozuk pusulam olmuştu. Ki rotasını yitirmiş geminin imdadına hiçbir rüzgâr gelemez.

Saraya kılıç döven ben, Demirci Edip Arif, şimdi beli bükülmüş bir avare Arif olup çıkmıştım. Edip Arif dediler bana. Demiri havanda döven ben, şimdi sözü yürekte dövüyorum. Edip İrfan ister mi? İrfansız sözün hükmü olur mu? Sözün arkasında gizlenen manayı irfan pınarında yıkayan bir çift yaşlı göz kaldı benden geriye. Kılıç döven ben, manaya kıyamayan yufka yürek olup çıktım.

Kelamın büyüsüne kapıldığım günden beri mahlûkata aynı nazarla bakıyorum. Karınca kendi kavlince tespih ederken ne hacet sözün arkasında gizlenen mananın sırrını ifşa etmeye. Oysa nakış gibi örmeli yaşamın içinde ve dışında ne varsa. Korkunç bir denge ile birbirine bağlı olduğunu zerrenin ve zemherinin. Üşüyorum zemheride, gözlerim yaşarıyor ve elimden tutanım yok.

Sarayın silahtarının elini sıkarken ben, oda inim inim inlerdi. Şimdi dizlerimdeki ağrıdan inim inim inliyorum. Belimde bir sızı var, zar zor doğruluyorum. Dağları un ufak edecek gücü bileklerimde taşırken koca kayalar un ufak olurdu heybetimden. Küheylanlar kaçışırdı yürüdüğüm sokaklardan. Şimdi kulağım kirişte bir ses bekliyorum. Bir ses diyorum bir ses değsin kulaklarıma. Duvarlar çekemiyor nazımı. Zaten dilimden anladıkları da yok. Bir edip dikilmeli karşıma. Sözün bütün sırrını ifşa etmeliyiz birbirimize. Yoksa zaman nasıl durur.

Elimdeki balyozu kaldırırken kıvılcımlar kaçışırdı demirden. Oysa şimdi elimdeki bastonu kaldıracak gücü bulamıyorum kendimde. Eşim görmedi oğlumun öldüğünü. Görseydi dayanamazdı. Zaman herkese garip oyunlar oynar. Benim oyunum da bu galiba. Bu yükü ancak demirci taşır. Bazen taş olsaydım da taşımak zorunda olmasaydım bu yükü diyorum.

Elimde kalem hasreti yazıyorum kâğıda. Başkaca bir şey gelmiyor elimden. Hasret başka türlü nasıl anlatılır ki? Hasreti yaşayan dilsizdir. Ne kadar bağırsa da sesi dağları aşamaz. Bundandır sessizliği tercih edişi. Deftere dökülen kalemin meramı değildir. Bir iç yangınının defterde tutuşmasıdır. İçim, elim, mana yangın. Bir avuç su tutanım yok. Kifayetsiz cürümler deryasında koca koca gemiler dolaştırıyorum. Pusulam yok.

Yaşam, elinde zaman balyozuyla durmadan dövdü beni. Şimdi çığlıklarımı kâğıda yazıyorum. Benden başka duyan yok. Yine içime kanıyorum. Ham demirden kopan parçalar gibi koca koca parçalar kopardı benden yaşam. Bir oğlum bir eşim… Biri olsaydı tutardı ellerimden, konuşurdu benimle. Bu sağır yaşamın içinde… Yaşamın kurak coğrafyaya çevirdiği dünyada bir damla yağmur olurdu. Belki de yeşerirdim içimden. Toprağa düşen tohum gibi…

Toprağı ellerimle eşelemekten yoruldum. Bizi doğuran toprak bir gün bize ev olacak. Anne olacak ve bizi sonsuza kadar kucağında saklayacak. Ninniler söyleyecek bize her yağmur yağdığında. Rüzgâr estiğinde uzaklardan çok uzaklardan oğlumun kokusunu getirecek. Seviyorum toprağı tıpkı bir annenin bebeğine ürpermesi gibi…  Başka sığınağım kalmadı. Bu dört duvar dar geliyor ruhuma.

Aslanpençesi ellerimle ördüğüm bu taş duvarlar bana çok uzaktan söylenen bir türkünün nağmelerini fısıldıyor.

Hani aslan gibi pençelerini zamanın etine geçirip parçaladığın gençliğin?

Hani gül goncası gibi yârini gözlerinden sakındığın zamanlar?

Hani üzerine titrediğin, üstüne yorgan örtmeye sakındığın selviyi toprağın bağrına emanet ettin

Nerede sen? Nerede sevdiklerin? Hani ömrün?

Bir kartalın kanat çırpışında başlayan zaman bir yılanın tıslayarak süründüğü çukura döndü. Her yer kuyuyu andırıyor. Kör kuyu. Dünya kuyunun dibi, gök kuyunun ağzı… Ruhum dünyadan ayrılıp göğe çıktığında yanıma sadece bilincimi alabileceğim. Bu yüzden bilincimi kirletmedim. Kirli bilinçle göğe çıkılmaz çünkü. Orası arı duru bilincin yeridir. Aksi, koca bir yanılgıdır. Ruhum sonsuza kadar kör kuyunun dibinde kalır.

Zihnime sözün büyüsü dokunduğu günden beri yalnızım. Yalnızlığım kendimden içre. Açamıyorum içimi insan hengâmesine. Dokunan yok söz tılsımına. Sözler duvardan aksisedasını bulup yine benim kulaklarımda çınlıyor. Bu öyle bir hal alıyor ki bazen sözlerin benimle büyük bir oyun oynadığından korkuyorum. Fail ben, maktul ben… Sözüm duygusuzluk zırhını geçip dokunamıyor hiçbir yüreğe. Yüreklerinde katran karası akan bir varlık aydınlanamıyor sözün büyülü pınarından. Pınar akıyor onlar bakıyor.  

Bahardan sonra kar yağmaya başladı. Sonrası fırtına. Sonrası bir deli rüzgâr beni alıp hülyalara savuran… Ocağım tütmüyor. Yakacak gücüm yok. Bir oğul daha veremem toprağa. Bütün acıları yüzümdeki kırışıklar gibi ezberledim. Evimin duvarının her bir taşında bir ah nakşettim. Ondandır ahım duvardan yansır. İzahı izafi acılar ikliminden başıma yağan destursuz karlar, dünden bana yadigâr kalandır.

Kimliksiz acılar biledim yaşamın hoyrat kınında. Hoyrat bir çığlık olup yapıştı kulaklarıma. Taze ölü mezarı kokuyor her yanım. Çıyanlar, akrepler doluşacak etrafıma. Korkum yok bu durulmaz zaman girdabında bir başıma kalmaktan. Oysa keskin gül kokuları serpilmeliydi yoluma. Yolunu yitirmiş zaman avarelerinin zulasında sakladığı pusula misali, her ne ararsan kendinde ara. Yoklamaz oldu sol yanımdaki sancı. Kolum uzun zamandır uyuşmadı. Her geçen gün kararan ışık beni bilmediğim bir âleme yaklaştırıyor.

Tohum tanesi kendisine tılsımla dokunacak su damlasını bekliyor. Su gibi akıp giderken zaman kimseye minnetim yok. Tohum filizlendi. Filiz başağa durdu. Başak sarardı. Son demlerini yaşıyor ömrüm. Başak kopup toprağa düşerken, zalim savaşçının elinde can verdi. Nasıl bekliyordu oysa onu toprak. Dirilecekken ve döngüyü devam ettirecekken o büyülü tane bir daha uyanmamacasına toprağa düştü. Gözümdeki karalar ondandır.

Düşsem, bir derin uçurumdan düşer gibi, kim tutacak ellerimden. Karanlık dünyamda attığım her adımdan sonra uçurumdan düşecek kadar korkuyorum. El yordamı baston yardımıyla dolaşıyorum evin içinde. Küçük küpün içinde komşuların verdiği pekmez var. Onun hemen yanındakinde çökelek ve yağ var. Ekmeği her gün sıcak getiriyor komşunun küçük gelini. Sesinden tanıyorum onu. Oğlum ölmeseydi benim de gelinim olacaktı. Sesler çoktan kesildiğine göre gecedir. Dışarıda rüzgârın uğultulu sesi duyuluyor.

Şimdi diyorum aydınlansa dünya. Bir koşu gidip gelsem pınarın başına… Şimdi pınar başından buharlar yükseliyordur. Her kış böyle olurdu. Kana kana içsem o berrak sudan. Bir keklik sürüsü kanatlansa, bir kartal yükseklerden ses verse… Çağıldayan suyun ahenginde raksa tutuşsa ruhum. Sudaki balıkları izlesem… Suya düşen kar tanelerinin eridiğini görsem. Kurumuş dallarda titreyen serçelere üzülsem. Silkelese kendini serçe, gagasını tüylerinin arasında kurutsa…

Sol göğsümün altı yine yanmaya başladı. Kolum uyuşuyor. Nefesim daralıyor. Yatağıma uzanmalıyım. İçerisi de çok soğudu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024