Hasan kaldırımda oturuyor. Bacaklarını kendine çekmiş, elleriyle sarmalamış. Çenesini dizine dayamış. Ağzı bir karış açık, yaya yaya sakız çiğniyor. Çenesi dizine vurdukça kafası kalkıp iniyor. Hasan’ın kafasını takip ediyorum. Çıt çıkarmıcakmışız. Aynur Abla fena cırladı. Kemal hemen saklandı. Bütün gürültüyü o yapıyor. Benim yalnızca cebimdeki bozuk paralar şıngırdadı. Hasan da ayakkabısı yüzünden koşamadı. Yine bizim başımıza patladı kabak. Kemal saklandı. Piç. Hemen saklandı. Ben Nadide’nin orada oynamayalım demiştim ama. Önü avlu gibi maşallah. Herkesin de camlar açık. Ama Aynur Abla da az değil. Neymiş, uyuyamıyormuş. E sürekli yanıyor o ışık. Pencerenin önüne her geldiğinde kıyafeti farklı. Aynası tam köşede bunun. Kendine bakınıp duruyor sabaha kadar. Bu Hasan’ın da kafası kocaman. Kalktıkça sokak lambasının ışığı kayboluyor, indikçe geri geliyor. Gözüm kamaşıyor. Dönüp girintili çıkıntılı taşların arasına bakınıyorum. Benim misketler kesin kayboldu. Bundan sonra getirmicem. Zaten bir avuç kaldı. Kemal’e babası poşet poşet alıyor. O getirsin.
Hasan, “Kemal,” diyor fısıltıyla. Kemal’den ses yok. Hasan arkasını dönüp bakınıyor, tekrar sesleniyor. Kemal duvarın kenarından kafasını uzatıyor. Apartman girişine gizlenmiş. Ağzındaki çekirdek kabuğunu tükürüp, “Ne var lan,” diyor. Bir duvara sırtını dayamış, öteki duvara ayaklarını. Sıkıştırmış kendini. Düşsün piç. Hasan, “Abi,” diyor, kaşlarını kaldırıp sokağın başını işaret ediyor, “şu geçen, Nermin Abla’dan çıkan herif değil mi?” Üçümüz birden adama bakıyoruz. Benim misketler yalan. Işık bu sefer adamın gölgesiyle kesilip yeniden göz alıyor. Kemal dengesini kaybedip ayaklarını yere atıyor. Çıkan pat sesiyle hepimizin yüzü buruşuyor. Kemal elindeki çekirdekleri üstümüze fırlatıp bir güzel sövüyor. Bir yandan da gözlerini kısmış hâlâ adama bakıyor. Hasan parmağını uzatıp, “O işte ya, yine yan yan yürüyor bak,” diyor. “Şşş,” diyorum. Hasan’ın parmağına vuruyorum. Adam önce bir adımını atıyor, ikincisini devrilcekmiş gibi kırk saat sonra. Kemal gözlerini adamdan ayırmadan, “O mu lan,” diyor. “Bak bak, köşeden bakkala bakıyor açık mı diye. Açıksa dayıyacak yine biraları,” diyor Hasan. Adam ellerini arkada birleştirmiş, sünnetli gibi yürümeye devam ediyor. “Sana ne lan göt,” diyor Kemal, “hem belki Nermin’e gitmiyor.” Çok bilmiş. Hep ağzı kokuyo bunun. Hasan, “Nadide’de başka kim var abi. Dördüncü kat boş. Üçte Aynur Abla. Girişte zaten sarkık memeli Vasfiye. Kaldı sana ikinci kat Nermin,” diyor. Nadide’nin dördüncü katına bakıyorum hemen. “Ben,” diyorum, “sanki ışık gördüm dörtte geçen gün.” Kemal telaşla yanıma koşuyor. Dördüncü kata bakıyor. “Bak bücür görmüş,” diyor. Köfte kokuyo ağzı. Kendisi bücür asıl. Yaşına güvenmesin. Seneye ondan uzun olucam. “Belki koca memeliye gidiyordur,” diyorum. Hasan tıkalı burnuyla kıs kıs gülüyor. “He tabii,” diyor, ellerinde karpuz taşıyor gibi göğsüne yaklaştırıp, “böyle memelerinin altına girip nefessiz kalma denemeleri yapıyordur.” Kemal godoşu da keh keh gülüyor. Ben gülmüyorum.
Gözlerimi dikmiş, adamı izliyorum. Kaldırıma oturmuş. Elindeki tespih sarkmış, sallanıyor. Bir şeyler kurcalayıp kulağına götürüyor. “Telefon!” diyorum. “Arıyo bak arıyo.” Kemal gevrek gevrek, “Şimdi Nerminim mışıl mışıl uyuyordur,” diyor. Abla değil de Nerminim diyor, yüzsüz. Dikildiği taşın üstünden zıplayarak önümüze geliyor. “Erken kalkıyor o. Geçen gün okula yürürken gördüm ben. Çıktı apartmandan şıkır şıkır.” Elini dizine götürüyor. “Şöyle şurda pembe bir etek giymiş. Terliklerinin ucundan kırmızı ojeli parmakları görünüyor.” Elini beline koyup bi sağa bi sola kıvırtarak, “Böyle tak, tak, tak geçti şurdan. Saçları salmış, kokusu bizim sakızlı muhallebi gibi,” diyor, duruyor. “Öff be,” deyip ellerini cebine atıyor. Hasan’la ben derin birer nefes alıyoruz. “Bir de beni durdurup yanağımdan bir kesme almaz mı! Kemal Bey’ler okula mı diye.” “Hadi ordan,” diyor Hasan. “Aldı tabii oğlum,” diyor Kemal. “Şşş,” diyorum. “Kalktı.” Adam yerinden kalkıp yine yan yan yürümeye başlıyor. Kemal piçi burdan yüz bulmuş tabii. Ama kesme mesme almamıştır. Uydurmadır o. Kemal’in tüy tüy bıyıkları var şimdi. Güneşte belli oluyor. Belki ondan bey mey demiştir. Dört gecedir jilet vuruyorum ben. Tık yok. Adam Nadide’nin önünde duruyor. Telefonu kulağına götürüyor yine. Hasan, “Zile basamıyor, bak arıyo,” diyor. Kemal, “Açma Nerminim, açma,” diyor. Yemin ediyorum köfte kokuyor. Hasan gülüyor. Domuz gibi sesler çıkarıyor. Kemal dizini sallayıp duruyor. Nadide’nin kapısı açılıyor. Çıt çıkaramıyoruz. Kalbim sınava gircekmişim gibi midemde atıyor. Fırlıyorum yerimden. Topuklarımı kıçıma vura vura koşuyorum. Kemal arkamdan kısık kısık, “Lan bücür, lan dur,” falan diyor. Bir şeyler geveliyorlar, duymuyorum. Dördüncü katta ışık gördüm ben, Nermin Abla’ya gitmiyor, biliyorum. Nadide’nin kapısının gıcırtısına yetişiyorum. Kapı yüzüme kapanıyor. Nefesimin buğusu cama vuruyor. Koridorun ucundaki merdivenleri görüyorum. Çıkan ayak bileklerini izliyorum. Önce sallanan etek, sonra kösele ayakkabılar kayboluyor. Işık sönüyor. “Nermin Abla,” diyorum. Sesim belli belirsiz çıkıyor. “Seni ben seviyorum.”





