***
Devam etti, En son dostlarını buraya toplayıp, herkesin içinde sergilediğin o tek kişilik, nihilist gösterin var ya, işte o bardağı taşıran son damla oldu. Yer yarılsaydı da içine girseydim dedirttin bana, o gece. Allahım. O sonu gelmez kaprislerin. Sırf, herkesin içinde mesafeyi koruyabilmek için sabrettim. Sustum. Ve son noktayı koydum o gece. Sıkıldım ben. Anlıyor musun? Senden de, senin yaşamındaki fazlalıklardan da sıkıldım. Üstüme üstüme geliyor her şeyin.***
Kadın başını pencereden yana çevirdi, konuşmadı. Çok fazlasın sen. Çok fazla. Eşyaların çok. Tabak çanağın çok. Kıyafetlerin çok, gürültün çok. Gösterişin çok. Kelimelerin çok. Bana hiç yer bırakmadın ki. Daraldım. Şu koca evde bana ait neresi var? Bir bak, bir söyle. Allah aşkına. Aman. Aman dur, sakın söyleme. Ben, Bitti, diyene kadar da dinlemeye devam et. Lütfen. Bari bunu ver bana, giderayak. Kadın suskun. Başı önünde, dudaklarını ısırdı, hatta kanattı. Ama, diye başlayan cümleler kurmamak için. Dayanamadı. Amalı bir cümleye başladı içinden. Devamını getiremedi. Konuşmalarda, evlerde, odalarda, eşyaların arasında, binaların, insanların arasında çok az değil, çok fazla da değil, boşluklar olmalı. Anlamlı güzel boşluklar. Oysa sen tüm boşluklarımı doldurdun. Zırva ritüellerin, manasız arkadaşlarınla bunalttın. Hiç alan bırakmadın bana. Birlikte yaşamak değil, diğerini yağmalamaktı seninki. Biraz boşluk. Anlıyor musun? İhtiyacım olan tek şey buydu. Kadın, adamın bahsettiği anlamlı boşluğu düşündü. İlk defa. Kısacık bir an için. Anlamaya çalıştı. O boşluğu yarattı imgeleminde. Sonra içine düşmeye başladı, usulca. Bir kör kuyuya, kara bir deliğe, hiçliğe, hiçliğin tam ortasına. Duyumsuyor ama, duymuyordu konuşmaları. Kendi boşluğunda yüzüyordu şimdi. Yer çekimi? Var mı? Varsa niye çekmiyordu? Düştükçe düşüyordu derinlere. Oysa ne derlerdi? Taşa oturma, yer çeker, kimse çekmedi ki onu. Ne sevdiği adam, ne de yer. Bu derdi çeken bilir, fısıldadı. Adam onu duymadı, devam ediyordu hala. Anlıyor musun? Gidiyorum artık. Anlıyor musun? Tamam. Tamam, Bu kadar yeter, diye yükseldi kadının sesi. Adam bıçak gibi kesti konuşmasını. Küçük çantasını aldı. Kapıya doğru yürüdü. Haklılığını bildiği için tartışmaya bile gerek görmeyen insanların kibriyle büküldü dudakları, Hiç şaşırmadım, dedi kapıyı hızla çarpıp çıkarken. Kadın bunun ancak bir film sahnesi olabileceğini düşündü, bir an. Sanki adama dair hiçbir şey gerçek değildi de, birazdan bitecek bir filmi izliyordu. Daha başlamadan biten, sonunda ne olduğunu çözemese bile hep sevdiği Fransız filmleri gibi. Durdu, etrafına baktı şaşkın gözlerle. Kalktı, bütün odaları dolaştı. Salonu, mutfağı, yatak odasını, konuk odasını, banyoyu, çalışma odasını. Gardırobunun, ayakkabı dolabının, mutfak dolaplarının, büfenin, gümüşlüğün, çekmecelerin; bir kapağı olup da açabileceği her şeyin kapaklarını açıp tek tek içlerine baktı. Duvarlardaki tablolara, apliklere, sehpaları ele geçirmiş sayısız şamdanlara, içi çakmak, anahtar, sigara, ıvır zıvır dolu tabaklara, biblolara, kilimlere, kap kacağa, neredeyse on yaşına basmış dergi yığınlarına, kapıların arkasına asılmış, iplere dizili fillere, boncuklara baktı. İlk defa gördüğünü sandı bazılarını. Ne kadar sürdüğünü bilemediği bu cinnet hali bütün enerjisini soğuruvermişti içinden. Bir sigara yaktı. Bırakmıştı oysa, çok değil, daha birkaç hafta önce. Kirli berjere çöktü bir kez daha, gözleri kapalıydı. Aydınlanmadan doğan bir iç kararması, diye mırıldandı. Külünü, mermer sehpanın üzerine silkeledi, umursamadı. Her geçen saniye bedeninin biraz daha katılaştığını, yüreğinin soğuduğunu hissetti. Acının, tadını çıkara çıkara, usulca tüm uzuvlarını ele geçirmesini izliyordu. Tıpkı bir yanığın üzerine buz konmuş gibi, acı iliklerine doğru ilerliyordu da, buz sadece dayanmasına yardım ediyordu. Anlamıştı, artık acının farklı bir evresine geçtiğini. Nasıl boşa düştüğünü düşündü bir kez daha. Anlamsız, gürültülü konuşmalar, sohbetsiz kelime kalabalıkları, en az üç eve yetecek tabak, çanak. Konulduğu yerin ruhundan bağımsız, anlamlı bir bütün oluşturmayan aksesuvarlar, her akşam kocaman çantalarla evine taşıdığı -bir kez olsun giymek bir tarafa- üzerlerindeki etiketleri bile kesmeyi unuttuğu, dolaplarda bekleyen kıyafetler, kutularında eskiyen ayakkabılar, çantalar, ihtiyaçlarından çok fazlası, çöpe atılan değişik yiyecekler ve kalabalıktan öte gitmeyen arkadaşlardan oluşan harcı ağır, taşınması mümkün olmayan bir koza örmüştü adamın etrafına. Sırf gidemesin diye. Oysa ne adamın gitmesine engel olabilmiş ne de içindeki boşluğu doldurabilmişti. Adam, kozanın içindeki gelişimini sinsice, hiç şikayet etmeden tamamlamış, gününü beklemişti. Vaktin geldiğini anlayınca her güvenin yaptığı gibi kozasını delip, hiç örselenmemiş kelebek kanatlarıyla hep istediği boşluğa kanat çırpıvermişti. Özgürce. Eksilmesiyle geride bıraktığı ve gitgide büyüyen gerçek boşluğu hiç bilmeden. Sönmek üzere olan sigarasının son ateşiyle dağlanan parmaklarına baktı, canı yanıyordu. Gözlerinden jilet gibi bir kin gölgesi geçti. Dudakları alaycı, sahte bir kıvrımla büküldü. Mırıldandı, Boşluklar olmalı…





