Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Haziran 2014

Hayat

Direnen İstanbul

Semih Gümüş

Paylaş

18

0


[button]Semih Gümüş[/button] Bir şehri yerinden de oynatabilirsiniz, görülmemiş değil. Alıp bir yerden başka bir yere taşırken neler olabileceğini bilmiyorum ama bir şehri yerinden oynatmanın başka biçimlerini, yaşadığımız bu yerde bütün ayrıntılarıyla görüyoruz. Gözlerimizin önünden kayıp giden görüntüler, zamanı yok ederken yerine tarihsiz görüntüler getiriyor. Binlerce yıllık bir şehir, özellikle son elli yıldır yerinden oynatılırken biz yalnızca izleyebiliyoruz. Tuhaf değil mi. Orada biz yaşıyoruz ama yaşadığımız sokaklar, alanlar, parklar, iskeleler, evler, camiler, kiliseler, doğrudan tarihe kimlik kazandırmış yapılar değişiyor, yok oluyor. Demek sözcüğün anlamına tam karşılık gelen bu kadim şehir avucumuzun içinden kayıp giderken birileri bir oyun oynuyor bize ve biz edilgin, canları içlerinden çekilmiş insanlar gibi kalıyoruz bulunduğumuz yerde. Haydar Karabey’in Direnen İstanbul kitabını okurken aklımdan geçiyor bunlar ve yazılanları hissederek okursanız eğer, kabul etmek zor. İstanbul. Belki gerçekten öyle değil ama bizim gibi yaşayanları için dünyanın en güzel şehri. Önemli olan da bizim için ne ve nasıl olduğu değil mi? Başkalarının seçimleriyle paylaşmaya da, karşılaştırmaya da yanaşmadığımız İstanbul, olağanüstü dünyamız. Belleğimizdeki ansiklopedik bilgileri canlandıralım: Yenikapı’daki son buluntulara göre 300.000 yıllık Yarımburgaz mağarasındaki Neolitik ve Kalkolitik insan geçmişi, 8.500 yıllık limanı (liman demek: yerleşmek), 3.000 yıllık kent tarihi,  1.600 yıllık başkentlik tarihi olan şehir. Nüfus bakımından belediye sınırları göz önünde tutulursa Avrupa’da birinci, dünyada Shanghai’dan sonra ikinci, ekonomik bakımdan dünyada 34. sıradaymış. Dahası pek çok.

İstanbul artık o şehir değil

Bu şehir, dünyada hiçbir şehrin değiştirilemediği kadar kolay değiştirildi. Şimdiki Belediye Başkanı bir zamanlar –elbette hâlâ–, “gün geçmiyor ki yabancı yatırımcılar kapımızı çalmasın” diye övünüyordu. Direnen İstanbul’da hangi yatırımlarla şehir bir elli yılda nasıl yıkıma uğratıldı, derli toplu bir arada okuyunca, korkunç bir yok etme hareketinin, elbette rant, para ve yalan dolan için nasıl yürütüldüğü çarpıcı biçimde gözümüzün önünden akıp gidiyor. Demokrasi ve özgürlük için, yaşadığı evler, sokaklar, alanlar, parklar için, yani düpedüz kendi canı için direnmeyi beceremeyen bir toplumun kemiğine bıçağı değdirdiğiniz o son anda, Gezi-Taksim Direnişi patlamışsa, şehir, şehir olduğunu da anlamış demektir. İşte o parkın tam önüne koskoca Sheraton Towers’ı ne zaman ve hangi hakla dikmişlerdi? Sonra aşağı inip Gökkafes’i sokmuşlardı şehrin kalbine? Bunlar hikâyenin son bölümleri. Haydar Karabey’in deyişiyle “çağın, sahte mitoslarıyla doldurulmuş, kişiliksiz, yozlaşmış, ütopik, Disneylandvari bir ‘kitsch, arabesk, saldırgan’ yapaylıklar, kepazelikler silsilesi”nin son örnekleri. Biz bunları okuyup yazarken devasa iş araçları şehrin sayısız yerinde kentsel dönüşüm ya da yatırım tabelalarının altında yıkımı utanmazca sürdürüyor. Beyoğlu hikâyelerini, “kravatla takım elbiseyle çıkılırdı” basitliğine indirmeyelim, doğru da değil, asıl şimdi ne durumda, ona bakalım. Direnen İstanbul’un “Faili Meçhul Olmayan Cinayetler Dizisi Beyoğlu’nda” bölümünü açıp okuyalım. Bir zamanlar, hem de bir üniversiteyle işbirliği içinde tabelaları tektipleştirme operasyonu yapılmıştı ya, hatırlayalım. Akbank, Kebapçı, Garanti, MacDonalds, Pavyon, Birahane, Şaraphane, Benetton: hepsi ahşap üstüne bakır ya da bronz. Bayağı taklit ve şehrin en özgün caddesinin “kimliksiz bir kasaba caddesi kimliğine indirgenmesi”. Ondan ne kaldı geriye? Beyoğlu’na çıkanlar merak ediyor, yıllardır o koskoca karo taşlar niçin bir türlü yerine oturmaz ve yerinden çıkanların yerine yenileri konmaz? En zor belediyecilik işi olduğu için mi? Kopyalamaksa, belediyelerin asıl işlerinden. Kafa dengi mimar bulmak bu ülkede zor değil. Gezip gördüğünüz yerlerdeki binaları beğeniyor musunuz, aynısının İstanbul’da da yapılmasını isteyin mimarlarınızdan. Ama önce de yüksek binalar, gökdelenler, bilmemne towers’lar. Zevksizliğin estetiği mi kitsch. Öyle tanımlıyoruz ve bu bayağı estetik konusunda hiçbir kurum belediyelerle yarışamaz burada. Şimdi seçim zamanı ve herhangi bir belediye başkanı adayının derli toplu ve o şehrin insanlarına mal edecek biçimde anlattığı kapsamlı bir projeler bütünü var mı, beklemek boşuna. Çünkü belediye başkan adayları da kendilerini bir siyasal partinin temsilcileri olarak görüyor ama bundan çok daha az bile olsa, o şehrin insanlarının parçası gibi görmüyorlar. Haydar Karabey, iktidarı ele geçiren başkanların kendi fantezilerini gerçekleştirmek ve şov yapmak için başkan olduklarını anlatıyor. Bizim gençlik yıllarımızın Ankarası gerçek bir alçakgönüllü kentti ve bugün Ankara diye bir şehir yok artık. İstanbul’da çılgın projeler ve fanteziler bütün şehri bir ucubeler alanına çevirdi. Şimdiki Başkan da yapı yapma tutkusunu nasıl tatmin edeceğini şaşırmış halde geçirdi yıllarını. Altın boynuzlu bir Haliç köprüsü yapmayı düşünmüştü (bunun ruhbilimsel bir çözümlemesinin yapılması gerektiğini belirtiyor Haydar Karabey), aynı Haliç’e sonunda taklit boynuzlu bir ucube köprü yaptı ki, bir gün oradan kaldırılırsa, İstanbul’a yapılmış iyilikler arasında anılacaktır.

Yaşam alanları bitiyor

İstanbul’un Maslak koridoruna uzanan gökdelenler bölgesine, ne yakından bakılabiliyor ne de uzaktan. İkisinde de birbirinden çirkin görüntüler. Hadi “çirkin” demekle yetinmeyelim de başka bir açıdan bakalım. Bir yalnızlık bölgesi Maslak. Hayat yok. Bu yapılaşma plaza çalışanlarının dayanamayıp sonunda kendi aralarında örgütlenmeye gitmelerine neden olan bir iş ve yaşam kültürü yarattı ki, modern zamanlar depresyonlarına yeni bir katkıdır. Üstelik Maslak’ın bir ucunda, iktidarın ve belediyenin uykularını kaçıran bir orman bölgesi var, koca şehrin kar ve yağmur çeken en önemli soluklanma penceresi, onun dışında kalan üç yanında çıplak bir arazi ve kötü yapılaşma. Direnen İstanbul, körlemesine düşününce şehir halkı için yararlı olduğu düşünülen kimi gelgeç ve ucube uygulamalar konusunda farklı bakış açıları görmek için de okunmalı. Metrobüs mü, sözgelimi, ilginç bir uygulama. Onu “ayrı bir yazı konusunu hak edecek kadar büyük bir şaşkınlık ve hatta ihanet” olarak niteliyor Haydar Karabey. Yoldan çalınan 8 metre genişlik. “Aynı hatta tramvay-hafif metro, neyse o çalıştırılsaydı, iki hat için yalnızca 4 metre gerekecekti.” Üçüncü köprü mü? “İstanbul’u tümden yok etmekten başka hiçbir işe yaramayacak olan” köprü. Marmaray mı? Çevresindeki bütün alanlar satışa çıktı ve satıldıysa, kimlere gitti onun rantı? Çamlıca’ya cami, Karaköy, Suriçi, Tophane, Galata, yeni havalimanı, Taksim ve bütün İstanbul nedir ve ne oluyor, Direnen İstanbul’da tartışılıyor. Şehirde yaşayanların, o şehrin kendilerine ait olduğunu anlamaları ve gerçek yurttaşlar olmaları için önce düşünmeleri gerekiyor. Bütün şehirlerde ortak –kamusal– alanlar diktatörlük dönemlerinde daha hızlı tasfiyeye uğramıştır. Bu arada baktım da, bunları yazarken “ucube” sözcüğünü birkaç kez kullanmışım. Oysa yıllardan beri sözcük tekrarlarının yazıda en olumsuz yanlışlar arasında olduğunu anlatırım. Ama bu yazıda bulunduğu yerlerde, anlatacaklarını çok iyi anlatıyor ucube sözcüğü. Direnen İstanbul bir ölünün ardından yazılmamış elbette. Şehir hâlâ yaşamayı sürdürüyor. 1 Haziran 2013’te, İstanbul, ne oldu sana, demek için bütün yollar Gezi’ye çıkmıştı. Her şeyin orada bitmediği de geçenlerde görüldü. Elimizde kalan şehri korumak, ortak alanların devletin ya da seçimle değişen belediyelerin değil, insanların olduğunu göstermek için.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024