“Puanlamanın, oy vermenin utanılacak bir yanı var. Kitap, film puanlamanın ukalaca bir tarafı var. Seçimler de öyle. Toplu yapılan çoğu eylemin doğal sonucu kolektif kabadayılık. Hastalıklı, narsistiz. Hiçbir üretimimiz olmadığı halde tüketim zamanımızı bile önemsiyoruz. Zavallı egolarımızı eğlendirecek her şey bizim için Tanrı. Canımızı sıkan her şey kahrolsun diyecek kadar faşistiz. Pasif-agresif çağın sloganı, bizi rahat bırakın olabilir. Sen önce devrimci ağızları bırak. Sıcak arabalarımızın içinde ölesiye cahiliz, ölesiye uyuşuk, alabildiğine ölü.”
Sürmekte olan cenaze defin işlemlerini kalabalıktan biraz uzakta izlerken kafasındaki kavga, hocanın okuduğu duanın sesini yükseltmesiyle kesintiye uğradı. O sırada yanına gelen eniştesi halini sordu. Kolay değil, dayısı ölmüştü. Mahallenin en nur yüzlü imamıydı. Tanır, severdi mahalleli. Nur yüzünden değildi gerçi, futbola merakından tanınırdı. Gençliğinde amatörde oynamıştı. Şimdilerde hem genç takımı yetiştiriyor, hem de arada eskilerle şenlikli halı saha maçları yapıyorlardı. Mahalleden çok insan seyretmeye gelirdi bu maçları. Sevgilisini seyredenler, kocasını seyredenler, arkadaşlarıyla dalga geçmeye gelenler, içkiciler, yapacak daha iyi bir işi olmayanlar… Onun seyircisi yoktu; daha doğrusu kendisiydi. Karısı gelmezdi, adeti değildi gençliğinden beri. Hâlâ gençliğinden bir şeyler kaldığını kendine ispatlamak için oynardı biraz. Sonuçta insan, geceleri iyi bir uyku çekebilmek için, birçok farklı kimliğe yaslanmak isterdi.
İmama takıldı gözleri. Dünya ne tuhaf diye düşündü. Bir imamın cenazesini kıldıran başka bir imam. Herkes uhrevi bir ciddiyet içerisindeyken, zoraki durgunluklarıyla çocukları seyretti bir müddet. Hani şu hepimizin çocukken hissettiği, bitse de mahalledeki arkadaşlarla maça dönsem hissi, içlerini kemiriyordu. Dünyanın düzeninden mi doğuyordu bunca karmaşa? Bunca yaşanan hikâye nasıl sığıyordu o daracık çukura?
Dağıtılan pideler hakkındaki yorumları dinleyemeceğini hissederek iyice uzaklaştı tabutun yerleştirilmekte olduğu törenden. Dualar daha yüksek yankılanırken uzaklarda, cenazeye insanları taşıyan servislerden birinin gölgesinde minibüse sırtını vererek, çömeldi. Bir sigara yaktı anılarından. O da oyunu bozulan, kesilen çocuklar gibi evine dönmek istiyordu. Duygusuz değildi, üzülmüştü dayısına, geride kalan çocuklara da kuşkusuz. Çok anlaşamazdı, solculuk döneminde çokça kavga etmeye de kışkırtmıştı ama oralı olmadı dayısı. Gençliğinin toy heyecanıyla kalbini kırdığı başka aile mensupları gibi imam olması nedeniyle onun da çokça üzerine gitmişti. Herkesi değiştirip dönüştürebileceğine, insanların beyinlerinin içine girebileceğine olan o çocukça inanışı kaç insan kaybetmesine sebep olmuştu. Kaç erkek arkadaş grubundan uzaklaşmış, kaç kız arkadaşı ile muhtemel sevişmeyi yok etmişti.
Onun için olup biten şey, geride kalan birkaç anıya yenilerinin eklenmeyeceğinin kesinleşmesiydi. Başka bir şey yok. Ötesi dünya, ötesi hayat… Yaşayanlar için… Gitmek istiyordu buradan, sigarasını güneş altında kurumuş toprağa bastırıp üzerine tükürdü. Ayağa kalkarken dağılmakta olan kalabalığı görünce kaçamayacağını anladı. En azından şimdi… Taziyeleri kabul etmek için aile üyelerinin yanına sokuldu.
Yaşı vardı dayısının, bildiği kötü alışkanlığı yoktu da işte, ölmüştü. Kalp dediler, halı sahada bir anda. Belli etmedi hiç hastalığı kendini, hiç işaret vermedi önceden. Herkes üzgün görünüyordu cenazede. Mahalledeki namazda sayabildiği iki yüz otuz dört kişi, sapa yerde defnedildiği için cenazeye gelebilen yüz on üç kişi, hepsi de çok üzgün gözüküyordu. Kaçı çok üzülmüştü ailesinin dışında. Kaçının hayatında bir değişiklik gerçekleşecekti? Üzgünlerdi elbette; ama ne kadar? Hüznün niceliği olur mu, bal gibi de olurdu. Bir sigara süresi düşünecek kadar olsa yeterdi ona; ancak onların hissedeceklerinin, akşam yemeği sonrası rahatsız eden bir gaz kadar olacağını biliyordu. Ya da kahvaltıda yumurtası istediği gibi pişmediğinde, olduğu kadar... Çok şey beklemiyordu elbette insanlardan, büyük yaslar, büyük pişmanlıklar, hayat sorgulamaları bunlar gelmezdi kimsenin elinden de en azından bir öğleden sonra herhangi bir ağaç gölgesinde durup düşünselerdi,o da yeterdi.
Sıcak minibüste yer alma yarışı başlamış, arabası olanlar arabalarına koşmuştu. Evde kavrulan helva nasıl olacaktı acaba... Arabasına kimseyi almadan tek başına binmek istedi, bunun mümkün olmadığını anlayınca ailesini almaya karar verdi. Ancak onları eve bıraktıktan sonra bu konvoydan uzaklaşabileceğini fark etti. Öfkeli kullanımına engel olamıyor, gazetelere manşet olacak bir kazaya sebebiyet vermemek için yine de kendini dizginlemeye çalışıyordu.
Eve bıraktığı ailesinin ardından, yengesine görünmeden uzaklaştı benzin alacağım bahanesiyle. Lazım olabilirdi, cenaze evi ne de olsa... Hep ince gerekçelere sığınan yalanlar, evrende eksik bulduğu zarafeti kendisi tamamlamaya çalışırdı. Tüm insanlara karşı görünüşte kibar, sinsice kabaydı. Eğitilmiş insanın karakter bölünmesi. Ortadan ikiye ayrılan defterler gibi, karıştırılan iskambil kâğıtları gibi; ortadan ikiye kaç kez ayırmıştı yaşamını, kaç kez yeni oyunlar başlatmıştı.
Başka bir şeye ihtiyaç var mı diye sordu, verilecek cevabın “yok” olmasını umarak. Bu gaflet anını bekliyormuş gibi karşı tarafın bocalayıp, düşünmeye daldığı anda bastı gaza. Ona düşen rolleri çok ustalıklı oynardı. Kendisini bildi bileli böyleydi işte. Doğuştan yetenekliydi bekleneni vermeye. Çocukluğundan beri yüksek olan beklentileri karşılamaktan çok; karşıladığının görüntüsünü, yakın çevresinin bunu kabulünü önemserdi.
“Cumhurbaşkanı olacak çocuk, maşallah!” Takdirin geldiği aile üyesi ya da dostun meşrebine, politik, sosyal duruşuna göre de ifadeler değişebilirdi. “Profesör, bilim adamı, sanatçı da olabilirdi. Memleketin dört bir yanında bu ifadelerle büyütülen çocuklardan bir çok işsiz güçsüz serseri çıksa da o bunlardan değildi. Bekleneni vermek için ömür boyu çabalayabilirdi. Dayısı bilirdi sanki, içini okur gibi bakardı bazen, odasından misafirlerin çay içtiği salona geldiğinde. Öğleden sonra yaramazlığı ile kirlenmiş odasından değil de milli kütüphaneden geliyormuş gibi teşrif ederdi. İnternet’in kullanım amaçlarının çeşitliliği henüz ailelerin nazarında tam anlaşılmamaktaydı. “Bırak! Bari bizi kandırma,” der gibi bakardı dayısı.
Severdi onu, belki içini gördüğünü hissettiği için, belki sadece görülmeye ihtiyaç duyduğu için. Erkek çocuk çekermiş dayıya, belki o da aynı yollardan geçmişti bilinmez. Hep imam değildi ya bu adam. “Allah’ın sevgili kulu, ondan erken almış yanına.” Herkes aynı beylik lafları tekrarlıyordu cenazede. “Bunaklar,” dedi. Bunamanın en büyük işaretlerinden birinin tekrar olduğunu bilecek kadar insan beynini bilirdi. Ergenliğindeki iç sıkıcı yaz öğleden sonralarını hatırlatan bir öğleden sonraydı yine. Hava almak istiyordu. Laf olsun diye söylediği benzinliğe gerçekten gelmiş, inip biraz hava almak için aracı bir kenara park etmişti. Ne zaman bir şeyi laf olsun diye söylese, yapılması gerektiğinin beklendiğini bildiği için gelmişti belki de. Laf olsun diye bir şeyler söyleyebilmek büyük bir lükstü.
İçine işlemiş yakın çevresini memnun etme güdüsünü biraz ergenlikte, biraz da devrimcilikte kırmıştı. İkisi de kısa bir dönemdi gerçi. Biri biyolojik nedenlerden kısa sürmüştü diğeri toplumsal nedenlerden. Üniversitenin bitişiyle biten devrimci öykülerden ne çok nefret ederdi aslında devrimciliğe başladığında. Her kafası çalışan çocuğun üzerine düşen ülkenin kurtarılması kutsal ödevi, bazen sağ daha çok sol görüşten ne çok gencin hayatından ne kıymetli vakitler çalmıştı. Ülke, ilginçtir Osmanlı’dan bu yana hep kurtarılması gereken konumundaydı. Bir kez kurtarıldı diye her jenerasyon buna soyunuyordu. Belki de üstlerine yıkılmasın diye, bilinmez… O dönem, devrimciliğe bir nevi özgürlük arayışı olarak baksa da aslında bu rol de ondan beklenenlerden biriydi. Üniversiteli olmanın gereği…
Bir kez kavga etmişti dayısıyla, yengesine anlattıklarından dolayı. Biraz ayıp olmasın diye biraz da ilgisini çektiğinden dinleyen yengesi düşüncelere dalmıştı ki; devrimci ideolojiyi duyan dayısı sinirlenmiş, kesmişti sohbetleri. Dayısına da birkaç kez devrimci mücadelelere katılan Latin Amerikalı rahip devrimcilerden bahsetse de, kaale almamıştı onu. Toyluğunun altında ezilen kimliğini arıyordu ve adeta adam bunu biliyordu. Bundan dolayı uzatmadı. Temiz kalpliydi yengesi, anlattıklarından çok anlatış biçimi hoşuna gitmişti. Bundan dolayı yemeği ocakta bırakır, dinlerdi. Yine de günün sonunda kocasına hak verirdi.
Ne çok severdi kocasını. Kimse çok bilmez, tüm esaslı sevgiler gibi. O gün de hayatının büyükçe bir kısmını adadığı mutfakta onun doğum günü için pasta yapıyordu. Zili çalan komşusu ile dedikoduyu kısa kesti. Pasta hazırladığını söylemedi de ocakta yemeğim var dedi. Fakirlikle flört eden orta sınıf aileler pasta, kek gibi şeyleri mümkün olduğunca pastaneden almaz, evde yapar. Yine halı sahadan yorgun dönmese diye düşündü, kızardı yüzü kendi kendine. İçeri gidip televizyonun sesini açtı. Sanki düşüncelerini bastıracakmış gibi… Bir haller vardı bu aralar adamda, ilgisiz miydi, yorgun mu… Maça da gitmesini istememiş ama yine de çok üstelememişti. Haberi aldığında sonsuz bir çınlamaya eşlik eden bir baş dönmesi ile bıraktı kendini eskimiş mutfak halısına. Tüm apartman zor ayılttı.
Alabildiğine bir yağmur başladı, benzinlikten çıkarken. Silecekler otomatik bir devinimle ona görüş mesafesi sağlarken, akan trafikle çok ilgili değildi. Yeğenlerinin, yengesinin hayat mücadelesini, önlerindeki zorlukları düşünürken, kavşakta bir hafriyat aracı ile burun buruna geldi. Alçakta kalan kaldırıma kırdı direksiyonu. Zor kurtardı kazadan, aracın yarısı kaldırım üstüne çıkmıştı. Kalbi olağanüstü bir ritimde atarken, olan bitenin anlamsızlığıyla şaşkınca indi arabadan. Durumunu soranları ve hafriyat kamyonun sürücüsünü iyi olduğuna ikna ederek gönderdi.
Oturduğu kaldırımda bir sigara daha yaktı, bugün kaçıncı olduğu aklına gelmeden. Yağmurun ve bulutların karanlığına doğru kafasını kaldırıp baktı. Yaşıyordu işte. Kimisi doğduğu günde ölüyordu. Hiçbir kötü alışkanlığı olmadan, sebepsizce, sanki ölmesi gerektiği için ölürken. Binler, milyonlar ölürken yaşıyordu işte. Tüm başarısızlıkları, tüm aptallıkları, tüm ilginçliğiyle bir ağaç gibi kök salmak istiyordu varlığını dünyaya. Ölüm gerçeğini tüm kararlılığıyla inkâr ediyordu. Gezdiği şehirleri, seviştiği kadınları, ailesini, devrimciliğini, konformizmini, her şeyini seviyordu. Bir çelişki yumağına sarılıyor, sahipleniyor, hatta kutsuyordu. Yaşıyordu işte, ayağa kalkacaktı birazdan. Alman mühendislerinin üretimine emanet ettiği hayatı ile demin olanların hiçbiri olmamış gibi yaşayacaktı.
Yeni şehirler, yeni kadınlar tanıyacak; yeni maceralara girecek, yeni kimlikler edinecekti. Hayat adını, başladığı noktayı, hatta bu aydınlanma anını unutturacak kadar kuvvetli gelecekti üstüne. Yengesi için de, çocukları için de, akrabaları için de, cenaze namazına katılan cemaat için de, eve taziyeye gelenler hatta namazı kıldıran diğer imam için de her şey yaşandıktan sonra silinmekte olan bir an olacaktı. Sonsuz bir akış içinde yaşıyorlardı işte. Yaşayacaklardı da… Gülümseyerek kalktı oturduğu yerden, içinden son kez teşekkür etti dayısına. Hayatı gibi, arabası da kaza yapmaktan sayesinde kurtulmuştu belki de. Yağmur çiseleyerek tükenmekte, güneş bulutların arasından göz kırpmakta olan bir çocuktu.






