Dokuz Kere Leyla filmi iki ünlü oyuncunun salt performansına dayalı tutulmuş. Bu iki oyuncuyu beğenenlerin izleyebileceği, dolayısıyla da genelde hayli sınırlı kaldığını düşünüyoruz. Haluk Bilginer ve Demet Akbağ’ın şöhretleri ve oyunculukları filmi kurtarmıyor.
Netflix’te yeni vizyona giren Dokuz Kere Leyla tam bir hayal kırıklığı yarattı. Oyuncu kadrosuna bakıldığında, Haluk Bilginer ve Demet Akbağ iki önemli isim, Ezel Akay gibi deneyimli bir yönetmen vardı. Dolayısıyla onlardan kaliteli bir iş bekleniyordu. Üstelik vizyona girmeden önce medyada fırtınalar koparılmıştı. Herkes merakla bu filmi izlemek istiyordu. Kara mizah adında (ama tadında değil) tanımlanan bu filmi yorumlamadan önce kara mizah nedir onu anlayalım.
Kara mizah konularını ironi ve hiciv üzerinden alır. İroniktir çünkü toplumun yaşadığı savaş, ölüm, hastalık, kavga, açlık gibi konuları mizahî bir dille yansıtır. Hiciv konusunda ise toplumun zaaflarını ortaya koyar. Ancak izlediğimiz Dokuz Kere Leyla her ikisine de uymuyor. Bunun nedeni, kara mizah filmleri bir incelik isteyen, izleyeni kahkahalarla güldürmek yerine, bir konuyu esprili bir biçimde yansıtmaya yöneliktir. Stanley Kubrick’in yönettiği Dr. Strangelove filmi buna tipik bir örnektir. Ayrıca Samuel Beckett’in önemli eseri Godot’yu Beklerken de buna başka bir örnektir. Bu filmde kendini asmak isteyen birinin ansızın pantolonun düştüğü sahneyi anımsayalım. Kara mizah konusunda bir örnek de Woody Allen’i sayabiliriz. Ünlü yönetmenin filmlerinde toplum yapısının gelenekleri, tabuları ince bir mizah duygusuyla eleştirilir. Kara mizah böyle bir tekniğin ürünüdür aslında. Salt güldürmek değil, izleyeni tebessüm ettirirken bunun arkasındaki bir konuyu dantel gibi işlemesinde yatar.
Ayrıca kara mizah filmlerinde bazı önemli konuların olması gerektiği savunulur. Bunlar erotik, düşsel, tuhaf (ucube), konu ya da kurgu (bilinçli) karışıklığı, acımasızlıktır. Bu saydıklarımız belli aralıklarla kullanılır. Bazı yönetmenler sadece abartılı sahnelerle yetinirler. Bu tür filmlerdeki ana karakterler o filme özgü yaratılmıştır. Aynı karakteri bir başka filmde kullanmanız çok zordur. Aslında bu tür film anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, klostrofobi, paranoya, umutsuzluk, nihilizm, kıskançlık, ölüm, sisli geceler ve gölgeler, gelenekler ve tabular ele alınmıştır. Kara mizah edebiyat ve sanatta da kendini göstermiştir. Biz yazımızda sadece Dokuz Kere Leyla filmi üzerine yoğunlaşacağız.

Bu filmde yukarıda saydığımız özelliklerin hiçbiri bulunmuyor. Tam anlamıyla bir saçmalık üzerine kurgulanmış ve salt güldürü amaçlanmış. İki ünlü oyuncunun kariyerleri üzerinden, yarı komedi yarı kara mizah karışımı bir anlayışla çekilmiş. Böyle olunca da ortaya ne olduğu belli olmayan bir film çıkmış. Görsel efektler, kamera oyunları, müzik ve bazı sahnelerin aksiyonel olması bile filmi kurtaramıyor.
“Klasik Kara Anlatı filmlerinde filmlerin başından sonuna kadar sabit gerçeklik üzerinde kurgulanır ancak Kara Filmde ise karakterlerin her birinde farklı gerçeklikler ortaya çıkar. Karakterlerin farklı bakış açılarıyla değişiklik gösteren gerçeklik anlayışı neticesinde birden fazla katmanlı gerçeklik unsurları ortaya koyar. Kamera kullanımı olaya dâhil olur. Bu çalışmadan yola çıktığımızda Alman Dışavurumculuğu’nda ki çarpıtılmış perspektif ve karamsarlığı yansıtan eğri kesik hatlar, seyirciyi kargaşaya sokan mekânlar, aynalar ve görüntüyü yansıtıcı yardımcı araçlar, doğadaki gerçekliği duygu ve algı çerçevesinde birden fazla gerçeklikle Kara Film Karakteriyle etkileşim içinde bulunmuştur. Kara filmde gerçekliğin göreceli yapısı önemli yer alır.” ("Türk Sinemasında Kara Film ve Film Öykülerine Etkisi" / Yakup Tufan Yücel / Uluslararası Afro-Avrasya Dergisi / Cilt: 4 Sayı: 8 / Haziran 2019)
Kara mizah film denildiğinde, klasik ve modernizm arasında kalan, gerilim ve sanat çatışkıları yaşatan, karşıt ilkelere göre kendini ortaya koyan, temanın stille geri plana itildiği ve üstü örtüldüğü bir teknik sunar. Dokuz Kere Leyla’da ise insan psikolojisini tersyüz etme çabaları ironi ve hiciv açısından yetersiz kalıyor. Filmde kitle kültürü üzerine söylenecek fazla bir şey de yok. Donanımsız, yetersiz, görsellikle abartılı, etkisi ve kalıcılığı olmayan bir filim çıkmış ortaya. Kara mizah denildiğinde ışığın yer yer sert, gizemli, bazen loş ve aydınlık olması gerekir. Kamera açılarının ışık konusunda izleyen üzerinde bir etki yaratmadığını söyleyebiliriz. Bu tür filmlerde iyi bir hikâye olmalıdır. Bu hikâye kurgulanarak özel efektler, müzikler, kostümler, yansıtılan dış ve iç sesler itibariyle izleyiciyi içine çeker. Ayrıca ironi ve hicivcin katkıları da unutulmamalıdır. Bu tür filmlerde tek bir unsurun yer alması değil, birden çok unsurun özenle harmanlanması sonucu önemi ve güzelliği ortaya çıkar. Birkaç deneyimli oyuncunun çabaları sonuçsuz kalacaktır. Söz konusu temalı filmlerde kesinliğin yer almadığını söyleyebiliriz. Ancak kesinliğin haricinde içerik, oyunculuk, ışık, kamera, kostüm, konuya uygun sözler ve espriler gereklidir. Bunun yanı sıra iletinin parçalara ayrılarak çoklu konulara değinmeleri de olmalıdır. Ancak Ezel Akay’ın yarı intihal yarı esinlenme diyebileceğimiz rahmetli Tayfun Türkili’nin Dokuz Canlı oyunu ile yakın bir bağlantısı var. Ezel, söz konusu oyunla kendi filmini harmanlamak istemiş ama olmamış. Bunun nedeni, filmin özgün ol(a)mamasıdır. Dokuz Kere Leyla daha çok grotesk bir anlatıma yakın diyebiliriz. Yani gerçeğin abartılı bir biçimde gösterilmesidir. Filmde yar alan tüm unsunlar birer kötü şablon olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca aşk, sadakat, sevgi, anlayış, paylaşım gibi klişe sözleri tekrar tekrar duymak izleyiciyi bıktırıyor. Öte yandan, konunun kökenleri Dokuz Canlı adlı tiyatro oyununa dayanıyor. Bunu kırparak kopyalamak ve bir sinema filmine dönüştürmek için abartı gerekiyordu. Ezel de bu hataya düşmüş.
Dokuz Kere Leyla filmi iki ünlü oyuncunun salt performansına dayalı tutulmuş. Bu iki oyuncuyu beğenenlerin izleyebileceği, dolayısıyla da genelde hayli sınırlı kaldığını düşünüyoruz. Haluk Bilginer ve Demet Akbağ’ın şöhretleri ve oyunculukları filmi kurtarmıyor. Üstelik bu iki deneyimli oyuncunun böyle saçmalık derecesindeki bir filmde oynamalarına ne demeli? İkisinin de yeterince şöhreti, maddi geliri vardır. O halde, en masumane bir şekilde soralım: sizi böyle ucube bir filimde oynama zorlayan neydi? Sanki bu iki oyuncu can sıkıntısından, kendi aralarında hoşça vakit geçirmek için oynamışlar. Kendilerinin dışında eğlenebilen ve gülebilen kaç tane izleyici vardır? Böylesine içe dönük, sıradan, basit ve adına eğlence bile denilemeyecek bir filmin kalıcı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Film boyunca ironi ve hiciv yerine, doğrudan güldürü odaklı olması işin başka bir eleştirel boyutudur. Dokuz Kere Leyla sürekli olarak iki oyuncunun üzerine kurgulandığından, kara mizah vurgu çok geride kalıyor. Filmin konusu olabildiğinde yalın (aslında buna zorlama demeliyiz) bir anlayışla belirlenmiş. Adem (Haluk Bilginer) ve Leyla (Demet Akbağ) mutlu bir evli çifttir. Yılların getirdiği birikimler ve yan etkiler nedeniyle heyecanları kalmamıştır. İşte bu nedenle bir terapiste giderler. Olaylar da bundan sonra başlar. Terapist Nergis (Elçin Sangu) kısa sürede Adem’e aşık olur. Evli çiftin bütün mal varlıkları Leyla’nın üzerinde olduğundan, Adem tam dokuz kez Leyla’yı öldürmek için çeşitli planlar yapar. Bu planlar tamamen komedi üzerine kurulduğundan, filmin kara mizah ile anılması söz konusu olmuyor. Haluk Bilginer’in abartılı el kol hareketleri, beden dilini hoyratça kullanmasına da ne demeliyiz? Peki, Demet Akbağ’nın kendine özgü sırıtışı, gözlerini manalı manalı kısarak sağa sola bakması nedir? Yani iki oyuncu da bu rollerinde bir yenilik getiremiyorlar. Evet, cepleri para dolmuş ve kazançları artmış da olabilir ama ellerine kalan bunca eleştiriyi ne yapacaklar? Onların kariyerlerinde en hafif eleştiriyle söylemek gerekirse, bir çürük diş gibi kalacaktır.
Yazımızın sonunda bu filmi niçin eleştirmeliyiz sorusuna gelince şunları söyleyebiliriz: Öncelikle ana konunun ve hatta isminin bile, bir tiyatro oyunu ile yakından anılması rahatsız edicidir. Ayrıca izleyen üzerinde bıkkınlık usandıran gereksiz konuşma sahneleri, abartının öne çıkarılması, yönetmenin grotesk ve güldürü arasında kalması, ayrıca ironi ve hiciv eksikliği de işin cabasıdır. Ezel’in bunca deneyimine rağmen, yönetmenliğine soyunduğu filmin, biçim ve içerik olarak kararsızlığını da hesaba katmalıyız. Söz konusu kararsızlık filmin tamamına genişçe yayılıyor aslında. Filmi etkileyen bir söz de yok. Yönetmenin bu filmi çekme amacı nedir sorusu ise açıkta kalıyor. Büyük olasılıkla ticarî (gişe hasılatı) amaç güdülmüş. İzleyen ne izlediğini bilmeden sadece bakmakla yetiniyor. Dokuz Kere Leyla bir komedi filmi midir yoksa nedir?






