Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Haziran 2020

Öykü

Dost

Atakan Boran

Paylaş

3

0


Kitaplığımdan yıllar önce okuyup etkisinden hâlâ çıkamadığım bir romanı alıp okumaya koyulmuştum. Romanı nerdeyse yarıladığım sırada çalmasına alışık olmadığım telefonumun melodisi bu okuma serüvenimi böldü. Telefonu yanıtladığımda önce sesin kime ait olduğunu çıkaramadım.

Kesik kesik gelen ağlamaklı bir kadın sesi beni Cemil’in evine çağırdığında durumun ciddiyetini kavradım. Telefonun ucundaki ses anlamayı reddettiğim bir kelimeyi yineleyip duruyordu: “Öldü, öldü, öldü…”
En yakın dostumun çektiği tüm o iç sıkıntılarının farkındaydım; yine de onun yaşama tutunmayı başaracağına inanıyordum. Fakat şimdi dostumun, Cemil’in, düştüğü kuytu dehlizlerden bir şekilde de olsa kurtulacağına dair umudumun boşunalığı gün yüzüne çıkmıştı.

Cemil ile şehrin öte uçlarında yaşadığımız için nispeten az görüşürdük ama onun sıkıntısını, tasasını hep içimde taşırdım. Kendisini soyutladığı insanların arasına bir şekilde karışabilirse ve sevmeyi hatırlayabilirse yaşamı bu bunaltılı halde yaşamaktan vazgeçeceğine inanıyordum. Oysa telefonun ucundaki, Cemil’e kuvvetli bir gönül bağıyla bağlı olduğunu bildiğim Seher, içten içe hep sezinlediğim, yine de ihtimal vermediğim bir haberle beni sarsmıştı: Cemil nereden edindiği belli olmayan bir tabanca ile yaşamına son vermişti.

Hemen hazırlanıp şehrin kalabalığına karışmış buldum sonra kendimi, çünkü Cemil’in ölü bedenine yakın olmam gerektiğine inanıyordum. Ama öyle ki, bu şehirde, bu aceleci kalabalık söz konusu olduğunda bir yere varmak zorlu bir işti. O kalabalığa karışmak, insanlarla, varılacak yere daha önce varabilmek için yarış etmek gerekiyordu.

Üstelik şehrin bu kalabalığında insanın kendi derdine üzülmesi bile pek mümkün değildi. İnsanların bedenini sarmış bıkkınlık ve huzursuzluk zırhı neredeyse dostumu kaybetmemin acısını dahi onlarınki yanında hafif bırakıyordu. Şimdi, şehrin öte ucundaki ölü evine gitmek için yoldaşı olduğum bu kalabalık, zihnimdeki bir parça güzelliğini de yitiriyor, arasına aldığı beni kendisine benzetip çirkinleştiriyordu.

Ben de nedense tıpkı kalabalıktakiler gibi acılarımı ve kederlerimi yanımda taşıyor, bunları anlamsız bir telaşın gölgelemesine müsaade ediyordum. Oysa benim onlar gibi telaşlanmama, acele etmeme hiçbir sebep yoktu. Arkadaşım ölmüştü ya, biraz erken ya da biraz daha geç onun evine varmam neyi değiştirirdi.

Araç yoğunluğu yüzünden güç bela ilerleyen otobüste yitirdiğim vakti anılarımda yolculuk ederek dolduruyordum. Şimdi Cemil, en canlı haliyle zihnimdeki bir filmin karakteriydi adeta. En çaresiz günlerimizde bile yaşamak için direnmek gerektiğine karar kıldığımız onlarca anı canlanıyordu gözümün önünde. Onun ölümünün acısı bu şekilde hafiflemiyor olsa da, toprağın altına girecek bedeninin onun varlığını büsbütün sonlandırmayacağını ve anıların onu yaşatmayı sürdüreceğini bilmek az da olsa beni avutuyordu.

Nihayet bu uzun yolculuğumun ardından onun evine varabilmiştim. Beni ilk önce açık duran kapının önündeki onlarca ayakkabı karşıladı. İçeri adımımı attığımda ölü evine has bir uğultunun dört bir yanı sardığını, evin içini hınca hınç doldurmuş insanların bir o yana bir bu yana gidip geldiğini şaşkınlıkla fark ettim. Boş ve sessiz olmasına alışkın olduğum ama şimdi sırf bugüne özel, bu acının daha rahat yaşanabilmesi için tasarlanmış gibi duran odaların kimisinden ağlama kimisinden ise yalnızca sohbet sesleri duyuluyordu.

Üzüntümü bölmüş şaşkınlığımı gizleyemiyordum; bunca zaman bir başına yaşamış Cemil’in evi şimdi sayısız akraba, arkadaş ve meraklı komşu ile dolmuştu. Daha önce bu eve hiç uğramamış yahut olsa olsa birkaç kez uğramış o insanların evin tüm köşe başlarını doldurmuş olmalarından ötürü ayakta durup bekleyecek boş bir alan bulmakta bile zorlanıyordum.

Ben eve girdikten az sonra içeri giren Cemil’in tek şiir kitabını basmış, daha önce birkaç kez aynı ortamda bulunduğum editör ile göz göze gelip selamlaştım. Bu adam bana Cemil’in dönüşümünden öncesini hatırlatıyordu. Cemil’in şiirleri basılıp yayımlandıktan sonra kitap hatırı sayılır derecede beğeni toplamış hatta daha sonra ikinci ve üçüncü baskısını yapmıştı. Cemil bu süreçte hem gittikçe güçten düşen annesi Nihal Hanım’a daha yakın olup onun bakımını üstlenmek hem de yeni şiirler yazmak için işinden ayrılmıştı. Fakat Nihal Hanım birkaç ay sonra vefat edince Cemil bir vazgeçmişliğin pençesine düştü, günlerini kendini evine hapsederek geçirmeye başladı.
Editör, yanımdan hızlıca geçip karşı odadaki Cemil’in amcasının ve onun etrafına toplanmış kalabalığın yanına giderek baş sağlığı dilemeye koyuldu. Bunca yıllık arkadaşlığımızda Cemil’in amcasını sadece iki kez görmüştüm. İlkinde Nihal Hanım yaşıyorken eve ayaküstü uğramış, sözde hal hatır sormuştu; ikincisinde ise Nihal Hanım’ın cenazesinde ön saflarda yer alarak boy göstermişti. Gerçi diğer akrabalarını da bundan daha fazla gördüğüm söylenemezdi ama şimdi Cemil’in amcası önderliğinde bu akrabalar cenaze sahibi olmanın ağırlığıyla oturup taziyeleri kabul etmeyi kendilerine görev bellemişlerdi.

Sonra sabah bana Cemil’in ölümünü haber vermiş Seher’i mutfakta gördüm. Yanına yanaşıp onu mutfağın nispeten boş bir köşesine çektim. Hiç şüphesiz o, Cemil’in hayatında neler olup bittiğini odalara kurulmuş o akrabalardan çok daha fazla biliyordu.

Binanın işleriyle ilgilenen kocası yaklaşık dört sene önce vefat ettiğinde, bina yönetimi kapıcılık işlerini tamamıyla bu dul kadına devretmişti. Seher de buna hayır dememiş iki tane çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hem kapıcılık yapmayı sürdürmüş hem de arta kalan zamanlarında çağıran olursa ev temizliğine gitmişti. İşte Cemillerin evine özellikle Nihal Hanım’ın güçten düşüp ev işleriyle uğraşamaz hale gelmesinden sonra evi temizlemek maksadıyla girip çıkmış ve bu süreçte Cemil’e gitgide ilgi duymaya başlamıştı. Aslında Cemil bunun farkındaydı ama o Seher’e ümit vermek istemiyordu. Bu yüzden ona karşı mümkün olduğunca soğuk davranmaya çabalıyordu.
Yine de, Seher’in onun kitaplığını kullanmasına müsaade ediyor zaman zaman onunla bu kitaplar hakkında konuşuyordu. İlkokul mezunu olan Seher, okumaya son derecede hevesliydi. Cemil’in ilgisini çekebilmek için veya katıksız bir okuma azmiyle böyle davranıyor olması hiçbir şeyi değiştirmezdi. Cemil gibi ben de onun bu azmine hayranlık duyuyordum. Hatta ona birkaç kitap hediye etmişliğim dahi vardı.
Bu kalabalık içerisinde saf duygulara sahip ender kişilerden birisiydi Seher. Bu yüzden de ondan öyle hemen konuşmasını beklemiyordum. Önce masanın üzerinde duran bardağa su doldurup ona uzattım, sakinleşmesini bekledim. Kendisini konuşmaya hazır hissettiğinde anlatmaya başladı. Sesi halen daha sabahki gibi kesik kesik çıkıyordu.

“Dün akşamüzeri dışarı çıkarken kapımı çaldı. Elinde bir tane zarf vardı. Hiçbir şey söylemeden sürekli gülümseyip duruyordu. Tabii ben ne kadar heyecanlandım... Saklamanın bir âlemi yok artık, gerçi siz de biliyorsunuzdur ya, onu nasıl seviyordum... Öyle bir süre bakıştık sonra elindeki zarfı, içindeki mektubu yarın akşam okumam şartıyla bana uzattı. Hatta bu konuda ısrarla söz vermemi istedi. Tam gitmek üzereyken de dönüp ilk defa bana sarıldı. Öyle samimi ve içtendi ki bir yandan içimi bir sevinç kaplamıştı, bir yandan da korkmuştum veda mı ediyor diye. İşte meğerse dünkü davranışının sebebi veda etmesiymiş.”

Sabahtan beri bir iki damla halinde elmacık kemiklerimden süzülen gözyaşlarım, şimdi nerdeyse bütün yüzüme yayılmıştı. Seher de ben de bir süre öylece ağlayıp durduk. Sonra kendimi toparlayabildiğimde içerdekileri sormuştum, nasıl oluyordu da böyle çabuk burayı doldurmuşlar ve yaşarken yanında olmadıkları Cemil’in ölüsünü sahiplenmişlerdi.
“Sabah binanın içini süpürürken bir silah sesi duydum. Sesin geldiği yerin neresi olduğunu anlamak güç olmadı tabii. Hemen kapısının önüne gidip zile basmaya başladım. Açan olmadı. Binadakilerden birkaç kişi daha kapının önüne çıktı neler oluyor diye. Onlar ne olduğunun farkında değildi ama ben anlamıştım. Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sonra işte, polis arandı, ambulans arandı. Polisler geldi inceleme yaptılar, o sırada herhalde birkaç polis akrabalarına haber verdi. Siz gelmeden biraz önce de odasındaki cenazeyi alıp gittiler. Sizi aramak da benim aklıma geç düştü, Nihal Hanım’ın telefon defterinden numaranızı bulup size haber verdim. Siz gelene kadar haber herkese yayılmış olacak ev doldu taştı.”
Gözyaşlarımız nispeten durulmuştu, Seher’in bu sözlerinden sonra uzun bir sessizlik oldu. Sonra o, çocuklarını kontrol etmek için giriş katta bulunan evine gitmek için yanımdan ayrıldı. Şimdi bu kalabalığın içinde yalnız kalmıştım. Tanıdık birkaç çift göz görüyordum, ortak arkadaşlarımız gelip baş sağlığı diliyorlardı ama kimseye tahammül edecek gücüm yoktu. Neticede herkes birbirini bir şekilde teskin edebiliyordu, önce olanın trajikliği üzerine bir giriş konuşması yapıyor sonra peşi sıra gündelik olaylar hakkında utana sıkıla da olsa konuşuyorlardı. Kendimi bu topluluğa ait hissedemiyordum, çünkü teskin edilmek ve bu acıyı gölgelemek istemiyordum.

Bulunduğum yerde sabit duramıyor, evin içinde gezinip duruyordum. Cemil’in kapısı kapalı odasının önünden geçerken hüznüm neredeyse iki katına çıkıyordu. Fakat etraftakilerin konuşmalarına kulak misafiri olmaya başladıkça hüznüm yerini öfkeye bırakmaya başlamıştı. Cemil’i neredeyse hiç tanımayan o insanlar onun ölümü hakkında olur olmadık yorumlarda bulunuyordu. Kimisi onu inançsızlıkla yargılıyordu, Cemil yeteri kadar inanmış olsa kendi yaşamına son vermeyeceğini söylüyordu. Bir başkası faturayı onun şiir merakına kesiyor, şiir yazmanın kişiyi umutsuzluğa düşürdüğünden hayıflanıyordu. Neredeyse gülünç bir ağlamaklı ses tonuyla konuşan amcası zamanında Cemil’e nasıl öğütler verdiğini, ona nasıl işler ayarladığını anlatıyordu. “Ölünün arkasından konuşmak doğru değil ama,” diyerek Cemil’in biraz dik başlı olduğundan dert yakınıyordu. Daha önce hiç görmediğim, akrabası olması muhtemel orta yaşlı bir kadın bu ölümü fırsat bilerek evliliğin önemi hakkında nutuk çekiyordu, eğer Cemil evli olsaydı böyle talihsiz bir olayın yaşanmayacağını etrafındakilere inandırmaya çalışıyordu.
İşte başarısız tiyatro oyuncularını akla getiren bu insanların sahte gözyaşlarına ve yersiz tiratlarına dayanamayacağımı anladığım an bu ölü evini dönmemek üzere terk etmeye karar verdim. Neticede burada bulunarak dostuma bir vefa borcu ödeyemez, üstelik bu insanların üzerlerine asla almayacağı sorumluluktan kurtulamazdım. Bu kalabalığın midemi daha fazla bulandırmasına dayanamayıp evden dışarı çıktım.
Binayı terk etmeden önce de Seher’in kapısını çalıp Cemil’in bıraktığı mektubu okuyup okumadığını sordum. Seher, Cemil’e akşam okuyacağım diye söz verdiği için henüz okumadığını söyledi. Cemil’in belki bana da bir mektup göndermiş olabileceğini ilave etti. Seher bunu söylediğinde bir hayli heyecanlandım, evime dönüp posta kutumu kontrol etmek için güçlü bir istek duydum.

Seher’le vedalaştıktan sonra koşar adımlarla binadan çıktım. Sokakları, Cemil’in daha dün bu sokaklardan nasıl yürüdüğünü hayal etmeye çalışarak -sanki o yanımda yürüyormuş da içinde derin bir boşluk açan anlamsızlıklardan dert yakınıyormuş gibi- ardımda bırakıp otobüs durağına vardım. Otobüse bindiğimde Cemil’in silueti, kaldırımda oturmuş suratında hafif bir tebessümle sanki ertesi gün yaşamına son vermeyecekmiş gibi bana bakıyordu.  
Bina kapısını açar açmaz posta kutusunu kontrol ettim. Seher’in söylediği gibi Cemil bana da bir mektup göndermişti. Mektubu elime aldığımda kalbim heyecandan yerinden çıkmak üzereydi. Şimdi ölü olan bir dostun, ölümünden sonrasını düşünerek yazdığı bir mektubun her bir kelimesi ne kadar da kıymetliydi.

Eve girdiğimde mektubu okuyabilmek için bir süre heyecanımın yatışmasını bekledim. İçimde onlarca duygunun harman olduğu bir fırtına kopuyordu. En sonunda dayanamayarak zarfı yırtıp mektubu okudum:

“Yazgıma ilk defa müdahil olduğumu, onu kavradığımı ve her nasılsa onu aşmak üzere olduğumu hissediyordum. Bu yüzden, bu mektubu yazmadan önce bir süre insanlar arasında dolaşmaya karar kıldım. Çünkü son defa kendimle onlar arasında, bugüne değin aşamadığım o duvar hakkında fikir sahibi olmak istiyordum. Sevginin zihnime, kalbime ve hatta tüm uzuvlarıma işlemiş o saf halini, kendime reva gördüğüm iç bunaltılarından mı yoksa koşullardan ötürü mü kaybettiğimi bilmek istiyordum.

Bütün bir günümü kendime bir yanıt bulabilirim umuduyla şehrin yoksul ve izbe bir mahallesinde sokak aralarında dolaşarak geçirdim. İşte bu mahalledeki oldukça küçük bir kahvehaneye, bir süre kendimi iğreti hissederim korkusuyla girmeye cesaret edemememin ardından misafir oldum. Kahvehane müdavimlerinin boş bıraktığı tek masayı zor bela bulup oraya oturdum. Kısa boylu ne yetişkin ne de çocuk denebilecek bıyıkları yeni yeni bitmiş çırağın bir şey ister misin ağabey bakışlarına maruz kaldığımda açık bir çay istedim.
Biraz da kahvehanedekilerin meraklı ve yadırgayan bakışlarından kaçınmak için masanın üzerine bocalanmış bir gazeteyi alıp okumaya koyuldum. Gazetenin cinayet haberleriyle bezenmiş sayfalarını okuduğumda bir sinsi gülümseme yüzüme hâkim olmuştu. Çünkü her ne kadar acemice işlenmiş olursa olsunlar, bu haberler ustalıkla yazılmış öykülerin kavrayamadığı o gerçekliğe çok daha fazla sahiptiler. Çünkü gerçek, kurgudan öte ve ondan çok daha ağır bir şeydi. Fakat insan gerçeğin bu ağırlığıyla yüzleşmeye hazır değildi ve belki de bir roman karakteriymişçesine kurguya hizmet eden kabullenmelerin ardına sığınmalıydı. Oysa ben gerçeği olabilecek en katıksız haliyle algılıyordum.

Belki de bu yüzden hal ve davranışlarımda, üzerime sinmiş, bu kahvehaneye uyumsuz gelen bir şeyler vardı. Sahi orada arıyordum? Kendimi öylesine tuhaf hissettim ki bardağın yarısına kadar dolu olan sıcak çayı, bir anda içtim; masanın üzerine cebimdeki bozuklukları bırakıp hemen dışarı çıktım.

Hayatıma anlam katacak nedeni aramadığım bir burası kalmıştı diye kendimi kızdım. Yine hüsrana uğramıştım. Bir nedenin aslında hiç olmadığı gerçeği içimi ürpertti.
Bugüne kadar bir şekilde yaşamı deneyimleyen ve üzerinde bir tahakküm kuracağıma inanan bendim. Kendimce zorluk olarak saydığım onca uğraşın arasında üzerime bir gölge gibi çökmüş olan şu karanlığın farkına varamamış yahut varmış olsam bile onu hep koşullara bağlamayı tercih etmiştim. Gerçeği avuçlarımın arasına alıp kavrayabileceğimi, düzeni, biçimi, işleyişi anlamlandırabileceğimi sandım. Fakat insanı anlamak ve onu aşmaya çalışmak ne acı bir deneyimdi. Gerçek yüzüme çarptığında, katılaşmış bir kalp ile anladığımı sandığım ama bir türlü anlamadığım o insanlar arasında çırpınırken buldum kendimi. Şimdi tam da, hislerinden arınmış ve en bayağıyı bile normal bulabilecek bir zihinle yaşıyordum.

Ama artık yaşamak ve yaşamak için çaba sarf etmek bana fazlasıyla yorucu geliyor. Belki o çaba için yeterli gücü kendimde bulsam yaşarım da, örneğin şimdi bir sahil kasabasına gider ruhumu dinlendiririm, sonra kalbimi yumuşatmak için insanların arasına karışır onlar gibi gelecek hakkında planlar kurarım ve belki henüz yaşamı tam manasıyla deneyimlememiş körpe düşünceli bir kıza âşık olurum.

Oysa benim için, o veya bunu yaşamak belirli bir manaya gelmiyor artık. Aslında, benim için son derece aşikâr olan şu seçim haricinde geri kalan tüm yaşam bir farklılık arz etmiyor. Vücudumu terk etmiş o duygunun beni nasıl da yere serdiğini gayet iyi biliyorum.

İntiharıma göstermeni umduğum anlayışın yaratacağı yıkım için içimde kalmış o son parça hisle üzüntülerimi iletiyor, bir özür mahiyetinde beni ölüme götüren hisleri anlattığım bu mektubu sana gönderiyorum.

Dostun Cemil’den sevgilerle.”

Dostumun bu mektubunu nerdeyse soluksuz okumuştum. Mektubu okumayı bitirdikten sonra sarhoşluğa benzer bir ruh haliyle mektubu masanın üzerine koyup koltuğuma kuruldum. Zaman algımı yitirdiğim anlardan birisini yaşıyor, zihnimdeki sayısız düşünce ile boğuşuyordum.

Mektubu üçüncü okuyuşumdan sonra Cemil’e kulak vermem gerektiğine karar kıldım: Tüm acılarımı bir anda dindirebilecek bir kabullenmenin ardına sığınmalıydım. Çünkü dostumu kaybettiğim ve onun veda mektubunu henüz okuduğum gerçeğini ancak bu şekilde kabullenebilirdim.

Başka bir düşünceye fırsat vermemek için; Cemil inançsızlığından, şairane hislerinden, dik başlılığından ve evli olmamasından ötürü yaşamına son vermişti diye tekrarlıyordum içimden.

Çünkü ben Cemil gibi, gerçeğin o ağırlığıyla yüzleşemezdim. Yüzleşmemeliydim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Gereksiz İnsanA. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Seda Belkıs

10 Haziran 2026

7. Mardin Bienali: Zamanın Eşiğinde Ha..

Kızıltepe’deki güncel sanat üretiminin taşıdığı politik gerilim, Dara’nın sessizliğinde yankılanıyor sonra biçim değiştirerek Yukarı Mardin’e yükseliyor.Mardin. Yukarı Mezopotamya Ovası'nın üzerinde, zamanın lineer akışına meydan okuyan kadim b..

Devamı..

Yaz Tatilinin En Heyecan Verici Rotası..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024