Yaratıcı yazarlar, yazdıklarıyla nasıl birbirlerinden ayrılıyorsa, okuma biçimleriyle de ayrılır. Bir karaktere yönelen düşünce oklarının tümü on ikiden vurmaz. Bazen ıskalamak da olasıdır.
Önceden öyle değildi belki ama çoktan beri edebiyatın hayattan daha değerli olduğunu düşünüyorum. Sonunda, Edebiyat ne işe yarar? sorusu var, yerinde, anlamlı bir soru olarak hep durur. Herkesi ikna edecek karşılıklar vermek kolay değil. Somut bir karşılığı olmayınca ve yaptığı katkılar uzun zaman sonunda bile ölçülebilir değilse, edebiyatın ne işe yaradığını anlatmak da kolay olmaz. Uyumak ve uyanmak ne işe yarar, diye sormuyorsak, edebiyatın ne işe yaradığını da sormamamız gerekir. Yaratıcısının işine yarayıp yaramadığını sormuyoruz bile. İnsan niçin yazar? Pek çok yazara sorulmuştur ama neredeyse bütünü de, somut bir yarar görmediklerine çıkan yanıtlar vermiştir. Yazılanların para kazandırdığına da ender rastlandığına göre.
Edebiyatın değerinin sırrı yaratıcılıkta olmalı. Hiç kimsenin yapamadığını yapmak. Herkes roman yazmasına karşın, Benimki farklı, diyebilmek. Kendinden, yani o güne dek yaşadıklarından, deneyimlerinden, okuduklarından, bilgisinden, görgüsünden çıktıktan sonra, başkalarına benzemez metinler yazabilmek. Bunların karşılığı gerçekten yok.
Sözgelimi, yayımlanan kitapları için yazarlara ne ödeniyor? Satış fiyatına göre, belli bir yüzde. O kitap yalnızca bin adet basılıp satılırsa, bir yıllık emeğine karşılık alacağı para, yazarının bir aylık giderlerini karşılamaz. Piyasanın, ticaretin ilkelerine göre anlaşılır bir durum bu, başka türlü olması olanaksız. Kullanım değerine göre değer biçiliyor yazarın emeğine.
Peki yaratıcı emeğin değeri, yazılanın yazınsal değeri nedir? O ölçülemez. Sizinki x ise, ötekininki y’dir ve birbirinden bambaşka terazilerde tartılabilir. En doğrusu, o değeri yazarın kendisinin belirlemesidir.
Bir romanın ardında bir hayat var. Yazarının yaşadığı hayat, en kısıtlı biçiminde bile romana girecek kırıntılar taşır, bazen neden sonra parlayan birkaç ayrıntısıyla belki. Sonra yaptığı okumalar, o kitaplardaki sayısız yaşantının içinden çıkıp yazarın belleğinde bıraktığı izlerle sızar yazılanlara. İçinde bulunduğu hayatın ve toplumun etkileri de üçüncü –ve son sırayı mı– alır.

Yazılanlara giden süreç, herkes için aşağı yukarı böyledir. Oysa sonunda yazılanlar birbirine öylesine benzemezdir ki, aynı edebiyat anlayışında, aynı süreçten geçen ve yaratıcı yazı konusunda aynı yolu yürüyen yazarların yazdıkları birbirinden nasıl bu denli farklı olabiliyor, düşündürür? Bunu belirleyen pek çok bilinmeyen var ve bu durumun nedenlerini çözmek olanaksız. Önemli de değil. Sonunda ortaya çıkanları yazarlarından bağımsız metinler olarak okuyoruz ve yazarı bizi hiç ilgilendirmezken metin çok ilgilendiriyor. Okuduklarımız elbette yazarının hayatından da çıkmış olabilir ama bu bizi okuma sırasında ilgilendirmiyor. William L. Randall, “Bazı bireylerin hayatları iyi sanat, başkalarınınki kötü sanat örneği midir?” diye soruyor. Yanıtı içinde.
Elbette gerçekliği siyahla beyaza ayırmak için değil de, siyahla beyazı ayırmak için yaparsak işe yarar bu tanımlar. Sonra araya öteki renkler sıralanır.
İnsanın gerçek hayatının kafasının içinde olduğunu ve kimse tarafından bilinmeyeceğini belirtiyor Mark Twain. Bildiğimiz bir gerçek. Mark Twain bundan yazınsal bir sonuç çıkarılmasını bekliyor. İnsanı oluşturan kocaman kütlenin ancak küçük bir bölümü, sözler ve davranışlarla görünür. Görünür olan yüzeydir. Demek sözler ve davranışlar bir roman kahramanını yazarın tanıtması, okurun tanıması için ilk ipuçlarını verir. Ama bunlar o kocaman kütlenin küçük bölümüdür, asıl büyük kütleyi kişinin iç dünyasında aklından geçenler oluşturur, gizlidir o da. Onu ortaya çıkarmak için çok çalışmıştır edebiyat, özellikle roman.
İnsanın en çok nesini merak ederiz? Gördüklerimiz ortada. Görmediklerimizi, aklından geçirdiklerini, neler düşündüğünü merak ederiz asıl. Bunu biliriz ama yazarken bilirmiş gibi davranmayabiliriz. Demek bilinçli biçimde izinde olmak gerekir bu gerçeğin. Edebiyatın, Irving Howe’un deyişiyle, “hem ayna hem lamba” oluşudur bu. Hem yaşananlardan süzülür, hem göremediklerimizi aydınlatır edebiyat. Elbette gerçekliği siyahla beyaza ayırmak için değil de, siyahla beyazı ayırmak için yaparsak işe yarar bu tanımlar. Sonra araya öteki renkler sıralanır.
İster istemez, sanki içgüdüsel tepkilerle süzmeye çalışırız karşımızdakini. Hayatı değil de, daha çok insanları. Bitmez tükenmez bir alımlama ediminin esiri gibi davranır yazar, çünkü insan karşımızdan hiç eksilmez, hep oradadır o. Virginia Woolf, “Karakter okuma işinde kendimizi geliştirmez, bu sanatta bir miktar beceri kazanmazsak, felaketsiz bir yıl geçirmemiz olanaksız olurdu,” diyor. Yazarın yazdıklarıyla yaşamasının örneği bu sözler. Karakter okuma reflekslerimiz sırasında, bunu nasıl yaptığımızı da sorgulayalım. Çünkü şu da var: Yaratıcı yazarlar, yazdıklarıyla nasıl birbirlerinden ayrılıyorsa, okuma biçimleriyle de ayrılır. Bir karaktere yönelen düşünce oklarının tümü on ikiden vurmaz. Bazen ıskalamak da olasıdır; o karakteri anlatmayan ayrıntılar yazılanı gevezeliğe düşürebilir, gereksizleştirebilir.
Verilmiş anlamların yanında, gizli kalmış, belki bazıları yazarınca da öngörülmemiş anlamları da çıkarır nitelikli okuma (eleştiri)
Yaratım süreci yazara ait. Peki ne kadar? Yazarın denetleyebildiği yere kadar. Yazar yaratım sürecinin iplerini bütünüyle elinde tutabiliyor mu? Yazınsal metnin yaratıcı doğası da var, sonra o alır, sürdürür. Roman kişilerinin ayağa kalkıp romanı kendileriyle birlikte yürüttükleri yerde, yazınsal metnin yaratıcı doğası girmiştir araya. Devreyi bağlar aslında. Yabancı değildir.
Faulkner roman kişilerini bir arkadaşıyla karşılaşıp birkaç dakika konuşur gibi okuduğunu anlatıyor. Romancı da tanrı değil sonunda, o da bir okur. Burada Faulkner’ın tutumu hem sıradan okurunkiyle aynı düzeyde, hem de yaratıcı yazarın yüksek nitelikteki okuma –dolayısıyla yaratma– biçimiyle özdeş. Üstelik arkadaşınızla her konuştuğunuzda onun o güne dek görmediğiniz bir yanını nasıl fark ediyorsanız, roman kişisinin de her okumada beklenmedik yanlarıyla karşılaşıp şaşırırsınız. Dolayısıyla yaratıcı yazar kendi yarattığı kişilerin bütün duygularını, düşüncelerini, onlara verdiği kimliğin bütün örtük yanlarını bilemeyebilir. İnsanın zaman zaman kendisinde o güne dek bilince çıkaramadığı, bilemediği yanlarını keşfetmesine benzer bu da. Vardır ama fark edilmemiş, açığa çıkarılmamıştır. Dostoyevski Yeraltından Notlar, Ölüler Evinden Anılar, Budala ve öteki romanlarında karşısındaki kişilerle –ve kendisiyle– kim bilir neler konuşmuştur.
Demek her okuma, kendince geçerli yorum alanları yaratır, o alanlarda etkindir. Verilmiş anlamların yanında, gizli kalmış, belki bazıları yazarınca da öngörülmemiş anlamları da çıkarır nitelikli okuma (eleştiri). Bu arada o yorum alanlarının sınırlarını korumayı da unutmaz ki, geçersiz, dolayısıyla kendini açığa düşürecek yorumlardan korumuş olsun kendini.
Yazınsal-yaratıcı metni okumakla işlevsel metni okumak arasında sanırım şöyle de bir ayrım var: Bir tarih kitabını dolaysız yoldan okumaya, dolayısıyla anlatılan doğruları görmeye, varsa yanlışları ayırt etmeye çalışırız ve okuma biçimimiz tarihçinin yazma biçimine, bu okuma sırasındaki bakış açımız tarihçinin yazma sürecindeki bakış açısına koşuttur. İlişkiyi karşılıklı yarara göre, işlevsel düzeyde kurgulamak, okur ile yazar arasındaki alışverişin etkinliğini çoğaltır.
Bir romanı okumaksa, dolaylı yollara girmeyi, verilmiş anlamları anlamayı, yetinmemeyi, söylenmiş olanlardan söylenmemiş olanları çıkarmayı, bazen yazarın düşünmediklerini bulmayı gerektiriyor. Doğruyla yanlışı aramak yerine, anlamaya dönük olmalı. Değil mi ki doğruları arama yükümlülüğüyle ilgimiz yoktur, yazarın bulunduğu yerde bulunma zorunluluğumuz da yoktur. Okur kendi durduğu yerden bakar. Bu okuma biçiminin karşılıklı yararla, görevci anlayışla, işlevlerle ilgisi yoktur. Demek bütün bütüne yaratıcı bir etkinliktir bir romanı okumak.
Bir de tersine çevirelim bunu: Tarih kitabını yaratıcı biçimde okumak tarihçinin yazdığını değil, kendi tarihimizi okumak; bir romanı işlevsel bir metin olarak okumak da o romanı bir şey öğrenmek için okumuş olmak gibidir. İlkinde yarar, ikincisinde tat kalmaz.






