Arafta Düet de, yolun çok uzun olduğunu, yüzleşmeye cesaret edebildiğimiz ölçüde gerçeğe yaklaşabileceğimizi ve bu yolculuğun yaşadıkça devam edeceği gerçeğini hatırlatan kitaplardan biri…
Elimden geldiğince iyi bir edebiyat okuru olma çabama rağmen yeni yayınların pek çoğuna yetişemediğim halde, Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde yazdığı 2017 tarihli ilk öykü kitabı Seher’i çıkar çıkmaz okumamda, onun siyasi kimliğinin büyük etkisi vardı kuşkusuz. Seher’le başlayan ve izleyen yıllarda art arda kaleme aldığı öteki kitaplarıyla devam eden süreçte, okurlarına somut gerçeklerden kesitler aktarırken, düş gücünü de sergileyen bir yazarla tanıştım. Yazdığı metinler gerçeklerle düşlerin sentezi, birbirinin tam tersi iki kavramla döşenen bir mozaik niteliğindeydi.
Şimdi ise biri içeride diğeri dışarıda, biri Kürt diğeri Türk iki yazarın, bir kez olsun bir araya gelmeden, hiç görüşmeden birlikte kaleme aldıkları bir roman var karşımızda. Yine ülke gerçeklerinden yola çıkan ve yine düş gücüyle beslenen bir hikâye. Ancak bu kez, iki değerli ismin aynı hedefe doğru firar ederek Arafta Düet’te buluşmalarını sağlayan, farklı kuşaklardan ve farklı yaşamlardan gelmelerine rağmen ülkenin siyasi tarihine ilişkin yakın tanıklıkları, dahası, yaşadıklarıyla bizzat bu tarihin birer parçası olmaları, bakış açılarındaki ortak noktalar ve ortak bir zeminde birlikte üretme arzusu olmalı…

Romanı bu duygular eşliğinde okurken, arka fonda Hüsnü Arkan’ın “Oyun” adlı o güzelim şarkısını duyar gibi oluyordum. “Dize geldi zaman, eğildi önünde” diyordu demesine ama yalnızca yakın tarihimizin bir dönemine değil, ülkenin ve dünyanın alacakaranlıkta kalan tüm zamanlarına bir başkaldırı niteliğindeki şu sözleri öne çıkıyordu: “Sen kazandın ama ben haklıydım.” Arafta Düet yaşadığımız çağın başdöndürücü ritminde, “Bu kadarı da olmaz!” isyanlarının gölgesinde ne zamandır filizlenemeyen bir umudu da yeşertti yeniden: Bir dönemin işkencecilerinden emekli general Ayvaz Dere’yle sol görüşlü emekli avukat Sinan’ın, ikisi de kendisini az çok yenik hisseden ana karakterlerin birbiriyle kesişen hikâyelerinin, kazananların ya da hâlâ kazandığını zannedenlerin kendilerini sorgulamasına, yaptıklarıyla ve yaşadıklarıyla yüzleşmelerine de bir kapı aralayabileceği umudunu…
Sevgili Yiğit’le yıllardır sürdürdüğümüz bir gelenek var: Yazdığımız kitapların hemen hepsini henüz yazılma aşamasındayken okumak ve yorumlamak. Birbirimizi alkışladığımız da oluyor, acımasızca eleştirdiğimiz de. Bunca okumanın ardından, yakın dostluğumuzun uzantısı sohbetlerin ya da uzun tartışmaların da katkısıyla geldiğim yerde, okuduğum metnin kime ait olduğunu hiç bilmesem de kimi ipuçlarının, örneğin Yiğit’in asla vazgeçmeyeceği bazı sözcüklerin, deyiş biçimlerinin, unutulmaya yüz tutmuş eski kelimelerle öztürkçe olanların müthiş bir uyumla bir araya getirilmesinin, en önemlisi de olmazsa olmaz ironik üslubun izini sürerek, “Bu metin Yiğit’in kaleminden çıkmıştır,” diyebileceğime inanıyordum. Ne var ki Arafta Düet, bu ezberimi fena halde bozdu!.. Dosyayı yazılma aşamasında okurken, itiraf etmeliyim ki kendime sıkça sorduğum “Acaba bu bölümü kim yazdı?” sorusunun kesin yanıtını bulamayıp kararsız kaldığım zamanlar da oldu.
Aradan epey zaman geçtikten sonra, şimdi aynı metni kitap olarak ve karakterlerle ilgili ayrıntılara, anlatılan hikâyeye, dile, üsluba odaklanarak okurken, artık bu soruyu sormadığımı fark ediyorum. Belki metni tek yürek olarak kotarmanın oluşturduğu büyü ya da Selahattin Demirtaş’ın deyişiyle “efsun”, dili ve üslubu da şekillendirerek iki yazarı aynı zeminde buluşturuyor. Gerek içerik ve olay örgüsü gerek dil ve üslup hakkında önceden konuşulmadan, belli bir karara varmadan, adeta kendiliğinden oluşan metnin okurda yarattığı büyü, tüm soruları anlamsız kılıyor belki de.

Selahattin Demirtaş’ın her alanda kendini belli eden ince mizah duygusuyla Yiğit Bener’in alameti farikası o “hınzır” diye nitelediğim ironi, Arafta Düet’te birbiri içinde harmanlanarak ortak dilin oluşmasında büyük katkı sağlıyor. Söz ettiğim ironi, sevgili Sibel Oral’ın iki yazarla yaptığı söyleşide bir kez daha gösteriyor kendini. Her söyleşinin ardından dile getirilen, “Keyifli bir söyleşi oldu!” cümlesi, bu söyleşiyle gerçeklik kazanıyor. Yalnızca keyifli ve eğlenceli değil, incelikli ve derinlikli, okuru düşünmeye, yüzleşmeye ve kendisiyle hesaplaşmaya sevk eden bir metin çünkü. Yaşarken olduğu gibi yazarken de acılarla bu yöntemle baş etmeyi tercih edenlerin ortak dili…
Yolları rastlantısal olarak kesişen iki yazarın –ki bu kesişmeyi sağlayan rastlantıların da ince dikkatlerin sonucu olduğunu söyleyebilirim– birbirlerinin okuru olmalarıyla başlayan mektup arkadaşlıkları, birbirlerine aynı boy hizasından bakarak oluşturdukları dostluk ve bu dostluğun dünyada ilk diye nitelenen bir ortak kitaba evrilmesi, her şeyden önce biz okurlar için büyük bir kazanç. Demirtaş ve Bener’in roman karakterleri kendi gerçekleriyle yüzleşirken, okurlarını da yüzleşmeye davet ediyor ve okurlarına da aynı boy hizasından sesleniyorlar. Okuru kavrayan aynı boy hizasında olma duygusu ise öncelikle bireye, bireyin iç dünyasında yaşadığı gelgitlere, insan olmanın inişli çıkışlı hallerine kulak verme, onu anlamaya zemin oluşturması açısından çok önemli bir adım.
Kuşaklardır bize dayatılan resmi tarihin ötesine geçmek, gösterilenin ardındaki görmek için farklı yollar var kuşkusuz, ancak benim çocukluğumdan beri seçtiğim yolların başında, yetiştiğim evin doğal ortamının da etkisiyle edebiyat geliyor. Hep aynı dille yazılan resmî tarihte yer almayanlar, Demirtaş’ın söyleşisindeki deyişle “dilsiz” olanların yazdıklarıyla gün yüzüne çıkıyor, “edebî firar”larla okurlara ulaşıyor. Dünyaya ve ülkeme bakışıma katkıda bulunan, dünya görüşümü şekillendiren tüm edebiyatçılara teşekkür borçluyum. Yarım yüzyılı geçen okuma yolculuğum boyunca kimi kavramları yerli yerine oturttuğumu, pek çok gerçekle yüzleştiğimi düşündüğüm de oldu elbette ama iyi ki bu yargımı değiştiren kitaplar var hâlâ. Arafta Düet de, yolun çok uzun olduğunu, yüzleşmeye cesaret edebildiğimiz ölçüde gerçeğe yaklaşabileceğimizi ve bu yolculuğun yaşadıkça devam edeceği gerçeğini hatırlatan kitaplardan biri…
Arafta Düet, hayatın içinden gelen inandırıcı karakterleriyle, merak uyandıran olay örgüsüyle, iki yazarı ortak zeminde buluşturan mizahi diliyle ve beklenmedik finaliyle bir çırpıda okunuyor ama belleklerde uzun süre kalacağa benziyor. İyiliklere vesile olmasını, barışa ve özgürlüğe katkıda bulunmasını umuyor, tüm kalbimle diliyorum.






