Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Şubat 2021

Edebiyat

Edebiyatın Durduğu Yer

Semih Gümüş

Paylaş

12

0


Edebiyatı niçin nitelikli edebiyat sözcükleriyle anlattığımız ve edebiyat olarak sunulan bir başka parçanın niçin o edebiyat içinde sayılamayacağı, geçmişi bugüne kesintisiz bağlayan yapıtlara bakarak anlaşılır.

Onca yıllık geçmişe bakınca da görüyorum – ya da bana öyle geliyor: Edebiyat ile edebiyat-olmayanı ayırmakta hünerli değiliz. Hem derin yapıya yönelmeyi, dolayısıyla sıkı bir düşünme biçimini gerektiren bir çaba bu hem de çoğunluğun ilgi alanına girmiyor. Okuru öncelikle ilgilendirmeyebilir ama edebiyat dünyasının da meraklı olduğu bir konu değil bu. Yazınsal olmayan metinler, siyaset, tarih, akademik çalışmalar ve benzerleri deyince daha kolay anlaşılır ama bir de edebiyatın içinden söz alan popüler edebiyat var. Popüler romanları edebiyat nedir sorusuyla kategorik olarak ayırmak, pek çok soruya da bu arada karşılık vermeyi gerektiriyor. Popüler de olsa, edebiyat sözcüğüyle tamamlanıyor o kategori.

Yazdıkları bugün gitgide daha çok okunmazsa olmaz olan Terry Eagleton, Edebiyat Olayı kitabında bu sorunun çevresinde dolanıyor. Sanat ve edebiyat nedir ve işlevleri nelerdir? Bıktıracak denli çok mu tartışıldı? O zaman kendi kendimize düşünelim: Bu sorulara birkaç cümlenin ötesine geçen yanıtlar verebiliyor muyuz ve verdiğimiz yanıtlar kendimiz için bile yeterli mi?

Terry Eagleton, insanların, bir yazı parçasını edebiyat olarak değerlendirirken onu kurmaca olduğu, sanatlı ve coşkulu bir dili olduğu, değerli olduğu biçiminde ampirik kategorilerle tanımladığını belirtiyor. Ampirik olanla edebiyatı yan yana getirmek, onun özünü anlayamamaya da neden olabilir. Akademik olanla sokaktan geleni buluşturan bir düşünme biçimi bu.

Jean-Christophe Grangé’nin ya da Maeve Binchy’nin romanları edebiyat mı, sözgelimi. Olmadığını ikna edici biçimde belirtebilir miyiz? Ejderha Dövmeli Kız değilse, bir zamanların kült romanlarından olan, Ehrenburg’un Paris Düşerken’i edebiyat mı? Kolay verilen yanıtları yokuşa süren örnekler bunlar. Catullus’un iki bin yıl önce yazdığı şiirler ya da hikâyenin kuyruğuna takılarak okundukları için başka bir şey düşündürtmeyen pek çok polisiye roman ya da kendilerini nitelikli edebiyat içinde görüp de başarısızlığın dibine vuran metinler nasıl bir edebiyat tanımı içinde?

semih gümüş

Öte yandan, Eagleton da aktarıyor: “Henry James’ın da dediği gibi, ilişkiler hiçbir yerde durmaz.” Ayağımızın altındaki toprak yürüyorsa, biz de aynı yerde duramayız. Öyleyse edebiyat anlayışının kesintisiz bir akış içinde değiştiğini kabul ediyoruz da, neyin edebiyat olduğuna ilişkin düşüncenin değişmediğini nasıl savunuyoruz? Kendimizi bildik bileli, edebiyat nedir, sorusuna verilmiş yanıt pek değişmedi. O zaman da edebiyat demek ki saltık, değişmez, yaratıcılığın dışında alınması gereken bir kategoridir.

Edebiyat büsbütün değişmedi elbette, tam tersine, edebiyatın cevheri aynı parıtısıyla, aynı yerde duruyor bence. Ama katılıklarımızın eridiği bölgeler var. Düzyazıya bakışımızda epeyce değişiklik olduğunu söyleyebiliriz. Değil yüzlerce yıl içinde, içinde yaşadığımız kuşağın ardında bıraktığı dönem içinde bile. Tolstoy, Dostoyevski ya da Stendhal’in büyük dünyaları anlatan kaya gibi romanlarından sonra Ses ve Öfke yazıldı, Yüzyıllık Yalnızlık da, Molloy da. Halit Ziya ya da Yakup Kadri’den sonra Tutunamayanlar ya da Puslu Kıtalar Atlası’nın yazıldığı gibi. Eskiler sonrakileri yaşadıkları yıllarda görseydi... sözgelimi Halit Ziya, İhsan Oktay Anar’ın yazdıklarını edebiyat olarak değerlendirir miydi? Bugün Yakup Kadri’nin romanlarının yazınsal niteliğini, ne kadar edebiyat, ne kadar değil, sorusunun ışığında tartışabilir miyiz? Nâzım Hikmet’in gençlik şiirleri onun edebiyat çevrelerinde parlak bir genç şair olarak tanınmasına neden oldu ama son dönem şiirleri yanında nasıl değerlendirilmelidir o şiirler? Peki o cevheri, dolayısıyla bir metni yaratıcı, yazınsal yapan o özü oluşturan nedir? Değil mi ki yaratıcılıkla ilgilidir bu, değişmez bir gerçekten, öğeden söz edilmesi olanaksızdır.

Terry Eagleton, “Jacques Rancière on sekizinci yüzyılın son döneminde ortaya çıktığı haliyle edebiyat kavramının, kendine gönderme yapan ve temsili olmayan belirli bir dil kullanımına işaret ettiğini düşünür ancak bu yaklaşım, belli bir edebi türle tüm olguyu örneklendirmek anlamına gelir,” sözleriyle Rancière’in düşüncesini önemli ama yetersiz bulduğunu belirtiyor. O cevherin içinde parlayan dil olmalı ama nasıl? Rancière’in kendine gönderme yapan ve temsili olmayan nitemi, aslında bütün kuşkuları aşarak edebiyatın özünü bugün de anlatıyor.

Temsil yetkisi, somut bir bağlamdan çıkar ve okuru somut göndergelere gönderir. Ama bu düzeyde bile okur somut anlamları kendisine sunulduğu biçimden çıkarıp belirsizleştirmeye başlar. Kendisi metnin içine girmiş, alımlama süreci başlamıştır çünkü. Yazardan bambaşka bir konumda okurken somut olanlar soyutlanmaya başlar. Düpedüz anlamlı bir okuma biçimi oluşur böylece.

Edebiyatın gerçekliği yerinde dururken gerçek hayatın somut taşları zaman içinde aşınıp gidebilir.

Terry Eagleton burada diyor ki: “Emma’nın bir roman olduğunu bildiğimizden, kahramanın kendini durdururkenki davranışının önemini Florence Nightingale’in hayatını ciddiye alacağımız gibi almayız.”

Doğru ama eksik. Florence Nightingale zaman içinde unutulabilir, en azından belleğimizdeki yeri pekâlâ zayıflayabilir ama Emma tam iki yüz yıldır unutulmadıysa, onun bundan sonraki iki yüz yıl boyunca da yerini aynıyla koruyacağını söyleyebiliriz. En azından, Emma daha uzun yaşayacaktır.

Edebiyatın gerçekliği yerinde dururken gerçek hayatın somut taşları zaman içinde aşınıp gidebilir.

Emma edebiyat işte, sözün kısası. İki yüz yıl boyunca dünya yerinde durmadı ama Emma farklı kültürler ve bileşenler içinde farklı okurların beklentilerine göre değişik okumalarla yenilendi.

Eagleton’ın, “Estetik eserler, alımlanma tarihleri boyunca değiştikçe, değer ve anlam açısından da bir ufuktan diğerine ya da o ufukların da değişmesiyle çeşitlilik gösterirler,” sözlerine yansıyor bu.

Edebiyat eseri, uzun yıllar ve farklı dönemler boyunca okunmayı sürdürdükçe okurun zihninde değişir. Bir yanda olduğu gibi dururken, öbür yanda sürekli farklı biçimde okunur ki kültürleri ve değerleri de böylece birbirine bağlar.

Bu nokta gerçekten önemli. Edebiyatı niçin nitelikli edebiyat sözcükleriyle anlattığımız ve edebiyat olarak sunulan bir başka parçanın niçin o edebiyat içinde sayılamayacağı, geçmişi bugüne kesintisiz bağlayan yapıtlara bakarak anlaşılır. Suç ve Ceza, Anna Karenina ya da Ses ve Öfke ve Nostromo, yüz yıldan uzun zaman önce de, yirminci yüzyılın başında ve sonunda da okunuyordu, yirmi birinci yüzyıl boyunca da okunacak – demek kuşakları zihinlerinden tutup birbirine bağlayarak kesintisiz bir zincir oluşturuyor edebiyat. Nitelikli edebiyat olmasaydı, binlerce yıllık geçmiş ile bugün arasında kurulan köprülerin kaçı sağlam kalabilirdi ve halkaları kopmuş zincir bugün sahip olduğumuz kültürü nasıl taşıyabilirdi.

Edebiyatın dayanıklılığını gösterir bu. İdeolojinin onu dayanıksızlaştırmak için gösterdiği onca çabaya karşın. İdeoloji kendini sapasağlam görür, çürükken. Yaşamayan organizma dökülür. Edebiyat, içeylemiyle durağanlığa, statükoya karşı durur. Eagleton bu noktayı gösterirken, “edebi değerin bir eserin içinde tutulduğu ideolojiyi parçalama kapasitesinden kaynaklandığını” belirtiyor. Yazınsal değerin ne olduğunu gerçekten çok iyi anlatan bir saptama. Yalnızca bundan değil ama bu da elbette yazınsal değeri oluşturan bileşenlerden biri.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sorunları Çözmek: Çatışmayla Baş Etmen..Aganta
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

N. A. Chawla

10 Şubat 2025

Yüz Yıl Sonra Sinemada Sürrealizm

İlk Sürrealist manifesto bundan yüz yıl evvel yayımlandı ama sürrealist harekette sinemanın rolü hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Fransız yazar ve şair Andre Breton, Ekim 1924’te İlk Sürrealist Manifestoyu yayımlandığında bir asır sonra bile canlılığını koruyan bir ha..

Devamı..

Eminim Öyle

Nazmi Özüçelik

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024