Şu sıralar İstanbul’a belki de gereğinden fazla gidip geldim.
Bu şehirde kendimi güvende hissetmediğimi sık sık belirtiyordum, nitekim Paris’e döndüğüm gün güvensizliğimin temelinin ne olduğu çıktı ortaya ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının uygulanmadığı bir ülke oluverdi Türkiye.
Hukuk sistemlerinin işlemediği ve adaletin olmadığı bir yerde kendinizi güvende hissedemezsiniz! Bu acı ve acımasız gerçeği yaşamış olmaktan çok rahatsızım.
Aynı rahatsızlığımı, bu yıl üç yeni kitabımla Oğlak Yayınları standında katıldığım TÜYAP Kitap Fuarı’nda da hissettim.
Değerli hocamız Prof. Nermin Abadan Unat’ın (103 yaşında) onuruna sunulan Fuar’a katılanlar eğer hocamız ile ilgili konferans ve oturumlara katılmamışlarsa Fuar’ın hocamızı onurlandırdığını bilemediler. Hiç bir yerde ne fotografını gördüm ne de bir pankart.
Bu Fuar’dan önce katıldığım TÜYAP Kitap Fuarı’nın yöneticisi rahmetli Deniz Kavukçuoğlu’ydu, onun yönetiminin neden farklı ve iyi olduğunu anlamakta zorlanmadım.

Bunca gazeteci, düşünür, öğretim üyesi ve hatta seçilmiş milletvekilinin hapis olduğu, özgürlüklerin askıya alındığı bir ülkede Cumhuriyet Kitap standının sessizliği de beni üzdü.
Bu yıl 100 yaşında kayıp ettiğimiz değerli gazeteci ve yazar dostum Hıfzı Topuz’un yayıncısı Remzi Kitapevi fuarda belki de en doğrusunu yapmış olandı.
Şehir merkezi ile fuar alanı arasında bir ulaşım sisteminin varlığından söz ediliyordu edilmesine de, otobüs nereden ve ne zaman kalkıyor, bunu duyuran, açıklayan hiç bir şey yoktu.
Kısacası, imza günleri için özel odalar olmasına rağmen pek çok yayıncının salonlarda gövde gösterisi yapabilmek adına bu odaları kullanmadığını, ancak uyarılardan sonra odalara geçmek durumunda kaldıklarını yani fuarda başı bozuk bir organizasyonsuzluğun varlığını söylersem abartmış olmam.
Faruk Şüyun’un hazırladığı “Cumhuriyeti yaşayan asırlık çınar Nermin Abadan Unat" anı kitabını bütün eleştirilerimin dışında tuttuğumu da belirtmek isterim. Değerli gazeteci ve yazar Şüyun titiz bir çalışma ile önemli bir anı-saygı kitabının oluşmasını sağlamış.
Bir süredir aynı yayıncıdan kitaplarımınızın yayınlanmasına karşın okumamış olduğum Yaprak Öz’ün Kendime Leyla kitabını edindim ve şiirlerine hayran kaldım.
Şiir kitapları pek satmaz, Oğlak Yayınlarının sahibesi Senay Haznedaroğlu da şiir kitabı yayınlamaya pek yanaşmaz, benim 2014 de yayınlanmış olan Kambur kitabım gibi Yaprak Öz’ün Kendime Leyla’sı da ayrıcalıklı kitaplardan. Şiiri seviyorsanız eğer ve şiirsiz kalınmaması gerektiğini siz de benim gibi düşünüyorsanız bu kitabı edinmenizi öneriyorum.
Adil İzci’nin Yoklar Kitabı keyifli öyküler içeriyor. Eğer öykü okumayı seviyorsanız, İzci’in akıcı anlatımını öneriyorum.
Selçuk Erez’in Eylemlerde Çocuklar Gibi Şendik kitabını da aldım. Oğlak Yayınlarından yeni çıktı. Kitabın “içindekiler” bölümüne baktığınız zaman “aman Allahım nasıl bir ülkede yaşıyoruz?” diyesi geliyor insanın.
Doktorluğunun yanısıra bilge gözlemciliği ve duyarlılığı ile de öne çıkan Dr. Selçuk Erez’ın son kitabı Z kuşağı diye adlandırılan günümüz gençleri için olmazsa olmazlar arasındadır, sorumlu anne babaların bu kitabı çocuklarının başucuna koymaları neredeyse bir gerekliliktir.
Hazır kitaplardan söz ederken, kendi kitaplarımı da anlatayım.
Toplamda beşinci, Oğlak Yayınlarında ikinci Paris Kitabım Paris Bambaşka çıktı. Kapağını Fransız ressam Jean-Michel Jaudel’in özel olarak hazırladığı kitabın künyesinde ressamın soyadı “Jourdel” olarak yazılmış, bu hata tamamen benim hatam, çünkü editörler bana birkaç kere sordular ve ben “Jourdel” de ısrar ettim. Sanatçıdan alenen özür dilerim.
Gölgedekiler benim beşinci romanım. Uzun yıllardır yayınlanmayı bekleyen bu kitabımı elime aldığımda heyecanlanmadım desem yanlış olur, çünkü yayınlanacağına artık benim bile umudum kalmamıştı. Oğlak Yayınlarının polisiye kitaplar serisinden “maceraperest kitaplar” dan çıktı.
Kapağını ressam Begüm Canel’in hazırladığı Tembel Gurmeler için Sandviçler ve Salatalar kitabım fuarda en çok ilgi gören kitabım oldu. Kitapta birkaç Oğlak yazarının da sandviç ve salataları ile katkısı var. Eğlenceli bir kitap oldu.
Yine Oğlak Yayınlarından yayınlanmış olan Sizin İçin Pişirdiler kitabımın şeflerinden Mike Norman, bundan bir süre önce eski adı “Rejans" olan Pera’daki ünlü rus lokantasını devir almış, ancak eski sahibi lokantanın adını vermediği için o da Atatürk’ün severek gittiği bu lokantanın adını 1924 olarak değiştirmişti.
Güney Afrikalı şef Mike Norman uzun yıllardır yaşamakta olduğu Türkiye’nin mutfaklarını iyi tanıyan, damak tadını ayrıntıları ile çözmüş usta şeflerdendir.
Mutfakların tarihine de saygılı olan şef Norman belki “Rejans” adını alamamış ama, Pera’nın tarihinde izi olan bu lokantanın ilk menüsüne sahip çıkmış ve Atatürk’ün oturduğu masayı da “ilelebet rezerve” olarak saklamış.
Belki de bu son İstanbul seyahatimin en güzel akşamını 1924’te geçirdim, çocukluğumdan beri gittiğim bu lokantada, eskiden beri yediğim yemekleri aynı tadlarda yeniden yiyebilmiş olduğum için Mike Norman’a teşekkür ederim.
Ancak, Pera’da yine hüzün ile karşılaştım. Önce Lebon sonra da Markiz olarak Pera’nın tarihine geçmiş olan pastahanenin kapalı olması, hüzünlü yalnızlığı beni üzdü. Fotograflarını çektim ve instagramda paylaşıp İstanbul Büyük Şehir Belediyesini de işaretledim.
Şehrin tarihi yerlerini ayağa kaldıramayı şiar edinmiş olduğunu sık sık belirten İBB’nin bu kültür noktasını da ayağa kaldıracağını umuyorum ve bekliyorum. Eski Markiz’i yeniden yaşatmayı başarabilecek bilgi ve birikimde olan pek çok şef var bugün İstanbul’da…
Fuarı, kitapları, lokantaları, inanılmaz kalabalığı, güven vermeyen yaşantısı ile bir İstanbul seyahatini daha bitirdim. Sanıyorum uzunca bir süre gitmem artık.






