Ekrem Baş • Uzaktaki Sular
30 Mart 2018 Öykü

Ekrem Baş • Uzaktaki Sular


Twitter'da Paylaş
0

Uzaktaki sular giderir mi susuzluğumuzu? Son iki haftadır kafam allak bullaktı. Sırf bu soruyu düşünüyor, bu soruyla yatıyor, bu soruyla kalkıyordum. Her gece, kapatıldığım dört duvar odada kafamı duvarlara vuruyor, kanayan yerlerden yüzüme akan kanı yalayıp duvarlara tükürüyordum. Hareketsizlikten kasım kasım kasılmış bacaklarımdan akan ter parmaklarıma kadar ulaşıp yere değiyor, yarattığım kaygan zeminde kayıp kolumu, bacağımı, kafamı kırıyordum. Eğilip kalkıyor çığlıklar atıyordum sonra. Her çığlığımda duvardan duvara yankılanan sesim usulca sönüveriyordu. Telefonsuz köylerdeki çığlıklar gibi cevapsızdım durup dururken ve debelenip duruyordum bağlı kollarım, titrek vücudumla. Arada bir kapı aralanıyor, aydınlık ışık odaya hücum ediyordu. Kamaşan gözlerimi ellerimle kapatıp bacaklarımın arasına alıyor, başımı sağdan soldan tokatlayıp, kaynayan beynimi düzene sokmak istiyordum bu ışığı görünce. Yorgun düşüp kendime yenilince de sırasıyla kapıdan giren babama, dayıma, ağabeyime ve anneme iliştiriyordum gözlerimi. Annem dışında hepsi gülümsüyor, ellerindeki armağanları yanı başıma bırakıp gözden kayboluyorlardı. En son giren ve annem ile teyzem arasında gidip gelen müphem suret git gide grileşip, yeşillenip en son beyaza çalıyordu rengini. Yavaş yavaş yüzü netleşiyor, pos bıyıkları belirginleşiyor ve beyaz gömlekli bir doktor suretine bürünüyordu. Elindeki her yerimle sevişmeye bilfiil hazır kızgın iğneyle, ''İlaç vakti!'' deyip, önce kollarımı sonra da belimi becerip, pis pis sırıtıyor, mis gibi kan ve ter kokan odama cacık kokusu armağan ediyordu. Kanıma karışan sıvının her hareketini beynimle yönlendirip, burun ve parmak uçlarıma ulaştırdıktan sonra, ağırlaşan başımı duvara vurmayı kesiyordum. Sonra tekrar bir karınca savaşının ortasında buluyordum kendimi. Beynimin içindeki kocaman üçüncü dünya savaşında... Beyaz gömlekli yüzümdeki kanı silip yaralarımı dikiyordu, gözlerimin içine bir fener tutup, ''Şimdi biraz rahatlayacaksın,'' diyor ve tekrar kapıyı çarparak çıkıyordu. İki hafta önce yemekhanede eski bir Çin filminde öldürülmek üzere olan adam soruyordu bu soruyu katiline. “Uzaktaki sular giderir mi susuzluğumuzu?” diyordu. Sakinleşmemiz için verilen ilacın yaptığı kafanın üstüne denk gelmiş olmalıydı ki öyle böyle takmıştım bu soruya. Hemen Hüseyin'e döndüm. Akıllılar gibi başını sağa sola sallayarak bilmediğini ifade etti. Bu hoşuma gitmemişti. Başkalarına sormam, anlamam gerekiyordu. Doktorlar, araştırma görevlileri, hemşireler... Hepsi yüzüme bakıyor deli olduğumu bilmelerine rağmen bir anlam yüklemeye çalışıyorlardı sözlerime. Dünyanın en kontrollü delisiydim. Cevaplar umurumda değildi. Yalnızca soruyu anlamaya çalışıyordum, tıpkı diğer her nesne her ruh gibi. Ben soruyu anlasam bile dünya beni anlayacak mıydı? Belli ki, tanrı bizi seçerken zar atmıştı. Peki, kim benim mucizelerimi yaşayabilirdi? Gözlerimi kapattığım anda uçabiliyordum sözgelimi. Kapıları kullanmadan bu lanet hastaneden kaçabiliyordum. Fakat acılarıma son veremiyordum ve bazen her şeyi birbirine karıştırabiliyordum. İsimleri aklımda tutamayıp yüzleri ezberliyordum. Akıllı değil ama özgürdüm. ''Özgürlük asla özgür olduğunu söylememektir,'' demişti Hüseyin. Yine akıllılar gibi konuşmuştu. Gördüğüm en akıllı deliydi. Onun odasında, onun masasındaydık. Orada konuşuyor, orada anlamıyorduk. Sokaktan gelen korna sesleri eşlik ediyordu bize. ''Ben hiç özgür olduğumu söylemedim,'' dedim olanca aklımı kullanarak. O halde özgürdüm. Fakat yemek ve spor vakitleri dışında istediğim zaman çıkamıyordum odamdan. Kuşkusuz Hüseyin de aynı dertten mustaripti. Velhasıl o benim aksime inanıyordu özgürlüğe. Özgürlüğüne. Hem, aklını benim gibi sorularla da bozmuş değildi. Zihnimin karanlık odalarında anlamlandıramadığım ne varsa ona soruyordum ben de. ''Peki, dışarıdakiler özgür mü?'' ''Onlar özgür tutsaklar.'' Kim ne diyebilir. Kim kurtulabilir. Kaçmalıydık bu hastaneden. Gerçek özgürlüğü böyle tadabilirdik ancak. Onu gecenin koynunda bu şekilde sallandırabilirdik. Romanlar, hikâyeler okuyup esinlenmek gerekiyordu. Ben bir deliyim. Esine ihtiyacım mı vardı sanki. O gece güneş tanrısı şehri ışıldayan saçlarının gölgesinde hapsetmeden attık kendimizi dışarıya. Ben, benle oynuyordum. Hüseyin ise benle. Filmlerdeki gibi sokakların siyah beyaz olmadığını gördüğümde hüzünlenmiştim. Bir gün öğreneceğimi biliyordum ve o zaman çok üzüleceğimi de biliyordum. Fakat bu kadar kısa süreceğini bilmiyordum. İşe yarıyordu, geçiyordu susuzluğum. Uzaklara iliştiriyorduk gözlerimizi. Uzaktakilerin de daha uzaklara iliştirdiğini bile bile hem de. Dardı sokaklar ve inkâr ediyordu insanlar. Hüseyin kolumdan tutuyordu kayıp olmamam için. Bilmem kaç hokka güven duyuyordum. Tanrı geldi sonra. Güneş peyda oldu. Ben kendimi Hüseyin’in kollarına bırakmış etrafı süzüyorken, Hüseyin beni bilmediğim mahallelere sürükleyip duruyordu. Hayatın çıldırmış çizgisini keşfetmeye can atıyor gibiydi. Titrek bir sistemi vardı. İçinde kaplumbağalar ve balıklar yüzüyordu. Kaplumbağalar Hüseyin ile bendik. Geri kalanlar ise balıklardı. O kadar çok yürüdük ki, başka dili konuşan insanların köyüne geldik. Yıllarca bu köyün sokaklarında yatıp kalktıktan sonra tanrı bizi tekrar ziyaret etti. Bir tanrı nasıl ağırlanır bilmiyorduk. Hüseyin tekrar kolumdan tutup, ''Kendine gel!'' dediğinde, üstümdeki ölü toprağını atmam gerektiğini anlamıştım. Ben kendimi savurdum ve Hüseyin kayboldu. Hiç anlamadım. Sureti hâlâ yaşıyordu. Gözlerimi her kapattığımda görüyordum onu. Sonra zihnim bir sinsi oyun daha oynadı bana. Suretler zamanla birbiriyle sevişmeye, ilan-ı aşkta bulunmaya başladılar. İşlerin yolunda gitmemesini seviyordum. Normalmiş gibi hissetmemi engelliyordum böylece. Kimi zaman ben olabiliyordum ve her gece odama giren beyaz gömlekli de Hüseyin oluveriyordu. Ardından giren Annem, Babam ve kafayı yememe neden olan küçük kardeşim yüzlerini gizliyor, senfonik bir melodi fısıldıyorlardı. Hüseyin’siz Hüseyin'in öğrettiği her şeyle yaşıyordum. Köyün en ücra köşesinde eski bir dağ evi yapıyordum kendime. Dediğim gibi; dünyanın en kontrollü delisiydim. Her gecen gün bir şeyler daha öğreniyordum kendimden. Başımı yastığa koyduğumda, herkes gibi gözü yaşlı bir bunak olarak öleceğim günü hayal etmiyordum. Aksine neden daha fazla yaşamalıyım, diyordum. Oramdan buramdan insanlar çıkıyordu. Saç tıraşım hep aynıydı. Ve akşama kadar penceremde oturuyor, köyü ve dağın set kurup gizlediği şehri izliyordum. Sonra, beklediğim şeyin yaz yağmurlu bir akşam olduğunu söyledim kendime. Güzel bir fikir olduğunu başımla onayladım. Çünkü o gün tanrı beni son kez ziyaret edecekti. Ben Hüseyin olmadan onu ağırlayacak ve susuzluğumu gidermesi için uzaklardan getirdiği suları içecek, böylece ağır bir yükmüş gibi insanlığımdan kurtulacaktım. Doyduğumda, bir öğlen vakti ilaç sonrası izlediğim bir başka eski çin filmindeki ayrık cümleden etkilenecek, onunla yatıp onunla kalkacaktım. Yeniden kaçacak, yeniden kaybedecek ve yeniden yalnız kalacaktım. Bu esnada gördüğüm, yaşadığım ve özlediğim her şey birer yanılsama olarak gelip geçeceklerdi hayatımdan. Tıpkı hikâyelerimdeki gibi hiçbir zaman ana takılıp kalmayacaktım. Bir geçmişte olacaktım bir bu günde. Geleceğe gitmek kolay ama müphemdi. Geçmişte ve bugünde suretler vardı çünkü. Gelecekte ise gölgeler, sisler içindeki gölgeler. Hüseyin’in bahsettiği özgür tutsakların gölgeleri olmalıydı bunlar. Özgürlüklerinin sınırlarını bu sisler çiziyordu belki de. Elbette. Hüseyin yanılmış olamazdı. Biliyorsunuz; o akıllılar gibi konuşurdu. Bu hikâyenin aşırısı ve uçarısı fazla olan yegâne karakteriydi. Geleceği o bile bilemiyordu. Bedenim ve giysilerim neredeler bilemiyorum. Bir hastane koğuşunda da olabilirler, bir dağın yamacında da. Ben köyümdeyim. Şehre ve diğer normal olan her şeye uzak olan evimde... Yol kenarındaki zeytin toplamaktan yorulmuş kadınların yüzündeki alaycı gülümsemeleri fark ettiğim an bir sürerliliğin farkına varmıştım. Boyuna iniyordum şehre. Eskicilerden eşyalar beğeniyor, alıyordum. At arabasının tekerlekleri kentin asfaltlı yollarıyla vedalaşıp, benim oralara yaklaştıkça ağırlaşıyor, beygirler evlatlık kızlar gibi hırçınlaşıyordu. Bunun için bahane arayan eşyalar ise zaten titreşip renklerini yitiriyorlardı. Evimi güzelleştirecek olan, somun karşılığı cimri berbattan aldığım eşyalar düşüp, tekerleğin altına girip parçalanıyorlardı. Bu genelde ya parlak bir avize ya da bir natürmort tablo oluyordu. Evimde ne bir avize var ne de bir tablo; çöle açan vaha benzeri yeşilini sevdiren eski dağ evi. Küçük bir bahçesi var. Meyve, sebze yoksunu bir bahçe. Fakat çamlar, kavaklar, meşeler uyum içindeler. İki yeşil arasında bir salıncak ve hemen yanı başında küçük kurbağalı bir göl… Salıncakta sallanmadım hiç, gölü de henüz temizlemiş değilim. Vahşi batılardan yuvarlanarak gelen tozlu otların dışa dökülüşü ile önce bahçemi sonra gölümü ziyaret edip -kurbağalarımı ağlatıp- terk edişini izlediğimde, odamın çürük sarı abajurlu camının ardında bir hikâye biçebiliyorum onlara ancak. Suyunu taşırdığında, çamura bata çıka evin kapısına ulaştığım her an küfrettiğim bu göl, şahit olduramadığım mutlu görüntüler yüzünden attığı sitemkâr ve içli bakışla hala varlığını koruyabiliyordu. Atım suyunu içmiyor, kavurucu yaz günlerinde ördeklerim içinde yüzmüyordu. Salıncakla dertleştiğim kadar, ben de pek konuşmuyordum onunla. Eğer beklenmedik bir Salı, kendisiyle birlikte Sahra kuraklıklarını itelerse buralara, o gün biçecek hikâyem kalmayacak ve penceremin buğusu beni yerden yere vuracak. Kişinin biriyim, beynimden ürküyorum ve oda arkadaşına oyun oynamış bir deli kadar mutluyum. Güneş, zihninizdeki yansımasına yakın geçmişti; ne daha parlak, ne daha sönük. Ardından bir amca adam bir eskisinin aynısı olarak gölgesiyle kovaladı onu. Ben aynı baygın karanlığı üfledim şehre. Odam benim maskem, bir Fransız Cumhuriyeti.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR