Kişisel trajediler var.
Ruj ve oje ile kanser ve intihar çiziği. Hiçbir şey olmamış gibi aynı odadalar.
Büyük serüvenler yok. Güzel, gündelik araya sıkışmış, telefondaki mesaja düşmüş veya salondaki berjere kurulmuş kişisel trajediler var.
Durmadan yeni planlar yapıyoruz.
Yine de protez ellerle, olmayan organlarla, adsız konuklarla, birilerinin yerini almaya çalışan birileriyle, yani kendimizle ve ötekiyle, yenik düşmeyle ve yenik düşmeyle, kalakalıyoruz.
Deniz Eldam, belli ki bu sızıyı, hele ki kadınların yaşadığı bu derin sızıyı derinden hissetmiş. O yüzden arada bizi yatıştırıyor.
Sabiha’nın Tuna’ya söylediği ninninin ikinci nakaratında hepimiz ileri geri sallanmaya başlıyoruz.
Salça bulaşmış babanın ağzını bol sabunlu elbeziyle, annenin gözündeki çapağı, başparmağına doladığı ıslak mendille silmeyi düşünüyor.
Simon ve Garfunkel’in neon tanrıları da işe yarıyor. Eski yoldaşımız karanlıkla konuşma gereksinimi duyuyoruz öyküler boyunca.
Deneyimli ve eskiden olan biten her şeyi bilmekle yükümlü, ama artık işlevsiz kalmış bir meleğe okunsa bu öyküler, yirmi birinci yüzyılın (da) ne denli acıtıcı bir yüzyıl olduğunu doğrulayıp insanlığın yaşadığı tüm zamanları sigaya çeker.
Bundan eminim.
Bunu Kimseye Anlatma’yı okudum ve birazcık anlatmak istedim.






