Elif Ertuğrul Tura • Hiç Üzülme
23 Ocak 2018 Ne Haber

Elif Ertuğrul Tura • Hiç Üzülme


Twitter'da Paylaş
0

Dışarının kavurucu sıcağı, yerin altındaki kalorifer dairesinden bozma iki göz evciğin içindeki kesif rutubetle birleşince, Zeliha neredeyse nefes alamaz olmuştu. Oysa daha baharın son günleriydi, ne sabırsız yazdı bu böyle. Yaşlı tekir Karabiber bile iştahtan kesilmiş, taşlara yapışıp kalmıştı sıcaktan. Bu yaz çöl sıcaklarına hazır olmak lazım diyordu, radyoda hava raporunu sunan spiker. Bulabildiği en ince giysileri geçirdi üzerine. Soluk kırmızı renkli kısa kollu gömleğinin ucundaki çamaşır suyu lekelerini gizlemek için beline sokuşturduğu kısa paçalı pantolonunu sokağın başındaki yeni açılmış sadece büyük beden giysiler satan dükkândan sıkı bir pazarlıkla almıştı. “Ayağım uğurludur bak, kiminin parası kiminin duası gardaş. Düz on beş yap, olsun bitsin,” demişti. Derin bir iç çekmişti dükkân sahibi, neredeyse yarı fiyatına satmıştı pantolonu. Dükkân sinek avlamasa ikna olmazdı da... Neyse, bu cüsseyle zaten başka yerden üstüne başına bir şey bulması zordu, daha çok yolu düşerdi dükkânına. Kızının giymekten sıkılıp da verdiği eski sandaletlerin bantlarından fırlayan tombul ayakları, yuvarlanan gövdesini taşımakta zorlanıyordu. Trafik ışıklarına geldiğinde nefes nefese kalmış olmasına aldırmadan yeşil ışığı beklerken bir sigara yaktı. “Ah bu zeerli guatır yok mu, bitirdi beni. Aç geziyorum ama fil gibiyim yine de,” dedi kendi kendine. Sonra saatine baktı, küçük oğlanın gelmesine daha yarım saat vardı. Hafta içi akşamları, küçük bir oğlan çocuğunu okul servisinden alır, sonra annesi işten gelene kadar çocuğun karnını doyurup iki saat kadar onunla ilgilenirdi. Anne işten gelir gelmez Zeliha evine dönmek üzere çıkardı. Böylesine dara düştüğü bir zamanda ilaç gibi gelmişti ona bu küçük iş. Bugünlerin aynı saatlerinde, hatta neredeyse aynı dakikalarında, önce, “Hadi evladım, ellerini yıka, üzerini değiştir çocuğum”, sonra sırasıyla, “Yemeğin de mis gibi kokuyor, oh, beş dakikaya tabakta, ellerini yıka bakayım, doğru ödev yapmaya şimdi,” derdi. Aynı cümleleri, aynı sırayla ve neredeyse aynı zamanlarda söyleyince bu anları daha önce yaşadığı hissine kapılır, günleri karıştırırdı. Küçük oğlan, diken gibi dimdik saçlı, kısa boylu, zayıf, uslu, sakin bir çocuktu. Bir yandan elinden düşürmediği küçük ekranda çizgi film izlerken öbür yandan yemeğini yerdi. İri ve meraklı gözleri yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin ardında fıldır fıldır dönerdi. “Oy, küçük cinim benim, pek de akıllı, anası gibi. Yap şu ödevlerini, oku da dövlet kapısında mühim adam ol,” derdi taze sıkılmış meyve suyunu verirken. Küçük oğlan, “Aslan kral hatuna matata iş başında,” demişti bir gün gömüldüğü ekranın içinden. “Ne ola ki hatuna matata,” diye sormuştu Zeliha mutfağı toparlarken. “Bir Afrika dilinde, ‘Hiç üzülme’ gibi bir şey demekmiş,” diye cevaplamıştı ufaklık. Üzerine alınmıştı Zeliha, güzel şeyler duymaya herkes kadar onun da ihtiyacı vardı ne de olsa. Aslan yelesini andıran kabarık ve şekilsiz saçlarına, iri kıyım gövdesine bakılırsa, aslana benzemiyor muydu? Kral mıral değilim ama, aslan gibi kadınım, tabi ya, bak el kadar çocuk bile anlıyor, diye düşünüp mutlu oluverdi kendince. Kim bilir, belki hiç üzülmeyeceği güzel günler de gelirdi... Mütevazı mutlulukların bezediği pek sıradan hayatı, üç ay kadar önce bir sabah Hüseyin Efendi apartman servisine çıkmadan önce kan tükürdüğünden beri eskisi gibi değildi. “Akciğer kanseri,” demişti doktor. Tedavi için iki ay sonraya gün veriyorlardı. Hastane hastane, kapı kapı dolaşmıştı Zeliha. En son gittiği hastanede “altı ay sonra gel” lafını duyunca masaya indirmişti yumruğunu. Güvenlik görevlileri Zeliha’yı ve hasta kocasını yaka paça tutup sokağa atmışlardı. Ah yoksulluk, büyük bela. Yok, yok, yok işte… O gece herkes uyuyup da el ayak çekilince, ta ne zaman, “ak akçe kara gün için” deyip de, yüklüğün dibine tıkıştırdığı, düğününde takılmış birkaç burma bilezik zihninde ışıldayıverdi. Aslında hep aklındaydı da, işte… Kara günse bundan âlâ kara gün mü olur, Hüseyin’inin ciğeri kanıyorsa o altınların gün ışığına çıkma vakti gelmiştir. Ertesi gün apartmanın sabah servisini yapar yapmaz soluğu Kadıköy’de bir kuyumcuda aldı Zeliha. Otobüste eve dönerken aklında o bileziklerin takıldığı gün vardı. Evlendikleri gün, henüz yirmisinde bile olmayan, kırk beş kilo, ceylan gibi seken, al yanaklı, ince belli, badem gözlü, köy güzeli Zeliha. Biraz ürkek ve oldukça da âşıktı o zamanlar. Zeliha’nın bir kolunda sıska, kara kuru, zeytin gözlü Hüseyin, öbür kolunda da sıra sıra dizilmiş, güneşten parlak, kalın burgulu bilezikler. Şimdi bunlardan geriye ne kalmıştı? Doksan sekiz kilo, bembeyaz saçlı, sekmek şöyle dursun, iltihaplı eklemlerinin üzerinde sızım sızım yuvarlanan Zeliha, günden güne eriyen Hüseyin ve yarım saat içinde bir tomar banknota dönüşmüş ışıltılı bilezikler. Buydu işte hepsi… Hayat kavgasında eriyip giden aşkı da evcil bir sevgiye dönüşmüştü bunca zamanda. Kocaman kadınlar toplu taşıma araçlarında ağlarsa çok ayıp olurdu. Bu yüzden göz pınarlarının ucuna gelen yaşları düşmek üzereyken kızları geldi aklına. Kızların hayali, halatla ağır bir yükü çeker gibi, gözyaşlarını geldikleri yere geri çektiler. Büyük kızının, “Gözyaşların da amma ağırmış anne,” dediğini duyar gibi oldu. Yaşlanmaya yüz tutmuş gövdesine kan pompalayan kalbi, yirmilerindeymiş gibi atmaya başladı. “Daha çoook iş var, küçük kız da fakülteyi bir bitirsin. Ah bi de dövlete kapağı atsa ablası gibi...” diye iç çekti. Zeliha’nın nefesi gecenin sessizliğinde ta uzaklardaki, emektar bir değirmen taşının hırıltısıydı sanki. Un değil, dert öğüten eski bir değirmen. Kuyumcudan dönüşte, tam kapıda sigara içerken on numaradaki çokbilmiş Necla Hanım’a yakalanmıştı. “Aman Zeliha, bak Hüseyin Efendi’yi de bu sigara bitirdi, bırak şu zıkkımı artık yahu,” demesin mi? Ona neydi sanki. İlk sigarasını daha on bir yaşındayken Hüseyin’i vermişti ona. Okulun arka bahçesinde, çiçeklenmiş elma ağacının altında, kuytu ve sessiz duvarın dibinde, sadece ikisine ait küçük sırlarının ilkiydi o iki dal sigara. Bırakabilir miydi hiç? Ah, insanı dert öldürürdü. Tahta kurtları gibi küçük küçük, kıtır kıtır, içten içe kemirirdi ruhunu ve güneşli bir havada hiç rüzgâr yokken devrilen, içi boşalmış ağaçlar gibi, hiç sebep yokken devrilebilir ya da şen şakrak sohbet ettiği bir gecenin sabahına uyanıp kan tükürebilirdi insan. Sigara dert miydi ki hasta etsin? Yüreğinde ateş olanın ciğerinden duman eksik olur muydu hiç? Böyle demişti Hüseyin. O öyle dediyse doğruydu. Ne anlar Necla gibiler, aman. Yanında uyuyan Hüseyin’i seyretti Zeliha. Ah bir kurtulsa şu illetten, bir iyileşse. Dua etti, sabahın erken saatlerine kadar. Hastaneye gideceklerdi, öğleden sonra doktor görecekti Hüseyin’i. Yanı başındaki küçük çantasına baktı, banknotları koyduğu poşetin hafif bombesine dokundu. “İyileşeceksin,” diye mırıldandı alacakaranlıkta. Gülümsedi.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR