Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Aralık 2022

Söyleşi

Emel Kalender: “Bunca körleşmenin içinde görmeye devam edenler var. Onlara yakın durduğumda ayrıntıları yakalıyorum.”

Hatice Günday Şahman

Paylaş

3

0


Emel Kalender ile ilk öykü kitabı Zü’nün Tuhaf İnsanları (Öteki Yayınevi) üzerine söyleştik.

Hatice Günday Şahman: Sevgili Emel Kalender edebiyat ile olan ilişkiniz, okuma, kitap seslendirme ve tanıtımlardan yazmaya uzanan yolculuğunuzu ve kitabınızın ortaya çıkış sürecini bizimle paylaşır mısınız? İçinizdeki yazarı nasıl keşfettiniz?

Emel Kalender: Açıkçası kendimi bir yazar olarak görmüyorum. Yazarlık profesyonel bir meslek, bir ya da birkaç kitabının olması yazarlık için yeterli değil, bunu biliyorum. Üstelik daha öğrenmem gereken çok şey var. Edebiyatla ilgim çocukluğuma dayanıyor. Evimizin kilitli bir bodrumu vardı. İçeride ne olduğunu ölesiye merak ediyordum. Bir gün annemi ikna ettim ve kilidi kırdık. Kapı gıcırdayarak açıldığında gözlerimize inanamadık. Sadece kitaplar, dedi annem. İnsan kitapları neden kilitler ki? Artık bodrumun adı da oyun alanım da değişmişti. Emel nerede? Nerede olacak, Kitap Mezarlığı’nda. Bağdaş kurarak kitapları incelerdim. Adada mahsur kalan adamı bütün mahalleye anlattım. Fakat bu bana yetmedi, yan mahalleye de gittim. Bildiğim hikâyeler bitince uydurmaya başladım, insanlar beni gözleri parlayarak dinliyordu, yani artık önemli bir insandım. O zaman bir hikâye anlatıcısı olmaya karar verdim. Bu görevime YouTube’da kitapları seslendirerek devam ediyorum. Bence iyi bir okur kendi sesiyle metnin birleşmesine izin vermeli. Yazdıklarıma gelince, elbette günün birinde kitap çıkarma hayalim vardı ama hep erteledim. Yeterince iyi olana kadar beklemeliydim. Sonunda anladım; asla yeterince iyi olamayacaktım, edebiyat kusur seviyordu. Bir gün, uzaktan tanıdığım, Münire Çalışkan Tuğ’a yazdıklarımı gönderdim. Nasıl cesaret ettim ben de bilmiyorum. Beni aradı, herhalde şaka yapıyordu çünkü bilgisayarında adıma bir dosya açmıştı ve her hafta yeni bir bölüm istiyordu. Böylelikle kitap çalışmalarına başladık. Kitabın ortaya çıkışı ise sancılı oldu, neredeyse vazgeçecektim. Bu aykırı dosyayı kim basacaktı? Hem ne gerek vardı bunca kitap içine bir tane de benim eklememe? Fakat bir yandan da acınası bir şekilde kendimi ispatlama arzum vardı; ben de yazıyorum. Arzuma yenik düştüm ve işte sonuç bu oldu.

HŞ: Zü’nün Tuhaf İnsanları ismi ve kapak tasarımı oldukça dikkat çekici ve merak uyandırıcı. Kitabın ismine nasıl karar verdiniz? Olumlu ve olumsuz çağrışımlarla yüklü “Tuhaf” kavramı sizin için ne ifade ediyor?

EK: Kapak tasarımını yıllardır karalamalarımı okuttuğum Gülşah D. Hasbek yaptı. Kapak ve kitap bütün olsun istedik. Dört aylık bir sürecin sonunda çürüyen ve kafası patlayan Zü ortaya çıktı. Fakat bu süreçte fikrimi sorduğundan, sormasa neyse ama sordu, ufak çatışmalar yaşadık. Sadece papyon için bir hafta konuştuk. Gülşah, O papyon kalacak Emel, dedi. Peki, dedim, Sonuçta işin uzmanı sensin.

Kitabın adına Münire Hocamla karar verdik. Bu da pek kolay olmadı. Zor beğenen bir kadın Münire. Kitaptaki ilk öyküde olduğu gibi az kalsın bir virgül için birbirimize girecektik. Zü, öykü kahramanlarından birinin adı. Tanrı olduğuna ve bütün kitapların kullarından gelen mektuplar olduğuna içten inanıyor. Kitaptaki diğer kahramanlar da tıpkı Zü gibi aklın sınırlarında geziyor, neredeyse delirecekler, belki de çoktan delirdiler. Hepsi de Zü’nün Tuhaf İnsanları.

“Tuhaf” kavramı, tekinsizliği temsil ediyor; gıcırdayan kapıları, dar koridorları, cinayeti, babadan doğma bir oğlu, Tanrı’nın evine giren hırsızı, saflığı, çürümeyi, akıl hastanesini ve nihayet öbür dünyayı.

HŞ: Öykülerinizde kendini tanrı sanan Zü başta olmak üzere zihinleri karışık, Sündüz gibi evcil delileri, “normal” olmayan karakterleri, seçme ya da yaratma süreciniz nasıl şekillendi? Onların bu tekinsiz hallerini, kırılgan seslerini, savruk sözlerini oldukça başarılı bir şekilde okurla buluştururken, Yakup’un öyküsünde olduğu gibi çocuk bakış açısıyla yazarken karakterlerle empati kurmakta zorlandınız mı?

EK: Karakterlerle empati kurmayı kitaplardan öğrendim. Aslında buna duygudaşlık diyorlar. Ve zaten içine giremediğin bir karakteri sayfalarca yazmak okura eziyet olur. Bir çocuğun hikâyesiyse ona uzun ve karmaşık cümleler kurduramazsın, saflığı da ön planda tutmalı. Tabii gözlem de yapmak gerekiyor. Çevremde iyi bir diyalog yakaladığımda not alıyorum. Olduğu gibi yazıya aktarmak yerine onları işliyorum. Akıl hastanesini yazarken uzun uzun makaleler okudum, röportajlar dinledim. Onlar gibi hissedene dek bu devam etti. Dört sayfalık bir öykü bile uzun araştırmalar istiyor. Bence bu kabiliyet değil, çalışacaksın, o zaman oluyor. Bütün o kitaplar boşuna yazılmadı. Okuyacaksın, inceleyeceksin, tahlil edeceksin. Yazdım bitti, diyemezsin. Okur bunu daha ilk cümleden anlar. İşin özü; okuru küçümsemeyeceksin.

HŞ: İncelikli ve ayrıntılı bir bakışla, etkili bir öykü atmosferi yaratan, gerçek ve gerçekdışının iç içe geçtiği, ölçülü bir ironi ve mizah içeren kendinize özgü bu öykü dilini kurarken, metafor ve göndermeleri öyküye yerleştirirken nelere dikkat ediyorsunuz?

EK: Önce bir dert buluyorum. Daha doğrusu dert beni buluyor, bu konuda hiç sıkıntı çekmedim. Eğer o derdin arketipi yoksa yazmaya yeltenmiyorum. Sonuçta evrensel olmayan bir temayı işlemek zaman kaybı olur. Marquez’in dediği gibi yazmak marangozluğa eş, bir nevi ağır işçilik. Sonra o derdi dantel gibi ilmek ilmek örüyorum. Her bir ilmek yerli yerinde olmalı, biri bile kaçsa hepsi sökülür. Çok sıkıştığımda kitaplara bakıyorum. Ne demişler? Nasıl yapmışlar? Daha önce yapan olmuş mu? Uzun araştırmalar yapıyorum. Diyelim karakter aya gidecek, en az altı ay araştırma yapıyorum, makaleler okuyorum, belgeseller izliyorum. Zaten algıda seçicilik oluyor, işe yarar her bilgiyi depolamaya başlıyorsun. Ve bunca tekinsizliğin içine mizah girmese yazan da okuyan da sıkılır. Ben eğlenmeliyim ki okur da eğlensin. Şunu da belirtmek isterim, ben bütün bunları kendi aklımla yapmıyorum, hepsi de üstatların izlediği yollar.

HŞ: İlk öykünüz İLE, Kronos ve Zeus’tan beri mitolojinin ve edebiyatın kadim konularından biri olan Baba / Oğul ilişkisi ve çatışmasını işliyor. İsa’nın somut anlamda baba özlemi, yoksunluğu ve yarımlığı üzerinden kurguladığınız öyküde; “Giderdi mesela, uzaklaşırken küçüleceğine büyürdü.” , “Herkesin bir babası var, hem de herkesin. Kıskandığımdan değil sadece söylüyorum.” , “Hele bana seslendiğini duysam arkamı dönüp hiç gitmezdim. Hem bir insan tek başına kalırsa kokar.” “Ölü bir babayı affetmek daha kolay.” gibi yalın cümlelerle çok güçlü duygu aktarımları var. Ancak öykü ilerledikçe anlatıcı İsa’nın babasıyla yazma üzerinden bir güç çatışması, otoriteye başkaldırı ve kendini var etme çabasını görüyoruz.  “Kendi doğrumu kendim belirleyecek kadar büyüdüm,” diyen İsa İLE,’yi en başa koyuyor. Bu öyküde ve diğer öykülerinizde gördüğümüz otoriteye, genel geçer kurallara boyun eğmeme ve kendini gerçekleştirme izleklerini odağınıza alırken mesele ettiğiniz şey veya şeyler, yazma sebepleriniz nelerdi?

EK: Otorite ve sistem, sevgili ikiz kardeşler. İnsanı yok sayıyor, değersiz kılıyor ve asfaltla ayakkabı arasında ezilmiş bir böceğe denk tutuyor. Onur kırıla kırıla yok oluyor, nihayet omurgasızlara dönüşüyoruz, düpedüz sürünüyoruz. “Hadi ayağa kalkalım,” diyorum, ses yok. Sanki herkes halinden memnun. “1984” için distopik diyorlar. Hayır efendim, bütün kurumların göbek adı 1984. Gözümüzün içine baka baka, “Bu dört değil beş,” diyor sistem. “Sakın,” diyor, “başını kaldırma. Biz ne dersek o.” İnsanın bu durumda iki seçeneği var. Eğer reddetmeyi seçerse başı büyük belada. Onu bir kayaya bağlar ve kartallara ciğerlerini yedirirler. Bu sırada Prometheus bir kurtarıcıyı bekler. Peki ya kimse kurtarmaya gelmezse? İşte o zaman en iyisi delirmek. Öyle geniş çemberler çizmeyin, iş yerinizdeki sisteme bakın, komşularınıza bakın hatta hayvanlara bakın. Belki de çıkar yol bulunamadığı için hayvanları taklit ediyoruz. İşte benim sebeplerim bunlar.

HŞ: “Koridorların uzun, karanlık duvarlarından yetimlik akan” kimsesiz çocuklar yurdu, ruh ve sinir hastalıkları hastanesi gibi mekânları kurgularken ve “Hiç penceresi olanla olmayan bir olur mu?” gibi satır aralarından sızan çarpıcı ayrıntılarla buradaki ilişkileri, olayları, “havada gezen” fikirleri öykülere taşırken nelerden beslendiniz?

EK: Bana öyle geliyor ki çoğu insan benim gördüklerimi görmüyor ve bu beni çıldırtıyor. Onlara acımaktan yoruluyorum. İnsanlar uzuv olmayı tercih ediyor. Kendilerine ait fikirleri yok. Ama vücut insandan daha akıllı. Örneğin bir insan neden bayılır? Bedenin şarteli atıyor, diyor ki; Yere düş, kan uzuvlara boşuna pompalanmasın, önce kalp ve beyin. Sonunda şunu keşfettim, konfor başkaldırıyı durduruyor. Elbette göreceli bir konfordan söz ediyorum, sanıyoruz ki yatacak yerimiz olsa yeter. Tıpkı icatların ihtiyaçtan çıkması gibi, insan dirençli bir yaratık, ihtiyacı olduğunu düşünmüyorsa onu kimse yerinden kaldıramaz. İşte bütün bunların sonucunda dünya bir korku filmine dönüştü. Fakat bunca körleşmenin içinde görmeye devam edenler var. Onlara yakın durduğumda ayrıntıları yakalıyorum. Bence, ben de onlardan biriyim, öyle hissediyorum. Günün birinde kocaman bir pencerenin önünde kahvemi içeceğim, dumanları tüten sütlü bir kahve, ayaklarımı bir sehpaya uzatacağım, umudum var. Yoksa bunca kaosa nasıl katlanır insan.

HŞ: Ölü baba, ölemeyen anne, kendini öldürmeyi düşünürken hırsızı öldüren, yakınlarının ölmesini dileyen ve zimmetindeki organları teslim edemediği için beklemede kalan ölüler… Öykülerin bütününe baktığımızda farklı yönleriyle ölüm temasında yoğunlaşmanızın belli bir nedeni var mı? Özellikle fantastik ve mizahi bir biçimde ölüm sonrasını yazdığınız Zimmet öyküsü nasıl doğdu ve gelişti?

EK: Evet ölüm her öyküde var. Ama ben ölümü göçüp gidenlerin arkasından yas tutanlar olarak görmüyorum. Ölüm, dramatik bir olay değil, artık bunu kabul edelim, bir gün başımıza gelecek diye ödümüzün koptuğu, bilmediğimiz bir öte dünya. Gılgamış 4000 yıl önce yazıldı. Peki günümüze kadar, eksik tabletler olsa da, nasıl ulaştı? Eminim ki bu tabletlerde ölümsüzlüğü bulacağımızı sandık. Koskoca insanlığın ana derdi ölüm. Baş edemeyince fizik ötesi kurtuluş hikâyelerine başvurduk, olur böyle şeyler. İnsan sürekli korkamaz, bir yerde umut gerekli. Öldükten sonra başımıza neler gelecek? Hep merak etmiyor muyuz? Ya semavi dinlerde söylendiği gibi, saç telimize kadar, bedenimizin hesabını vereceksek? Zimmet’i yazarken semavi kitapları kronolojik olarak okudum. Beklendiği üzere bu okuma yolculuğum mitolojiyi de içerdi. Ölümden sonrası için insanlık neler demiş? Hades’in dünyası, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Cehennem, Aden. Yirmi sayfalık öykü için bir yıldan fazla araştırma yaptım. Aslında daha da uzatacaktım ama ilk kitap olduğu için kısa kestim.

HŞ: Ölümsüz, Zimmet ve Etek Çıkmazı öykülerinde fiziksel ve ruhsal sağlığa ilişkin ayrıntılara yer vermişsiniz. Öykülerinizi kurgularken sağlık sektöründe çalışmanızın olumlu katkıları olduğu düşünceme katılır mısınız? Benzer şekilde sadece edebi değil psikoloji, felsefe gibi farklı türlerde yaptığınız kitap seslendirmeleri, incelemeleri de yazma uğraşınızı besliyor mu? 

EK: Edebiyat, kanımca, disiplinlerarası okumalara muhtaç. Psikoloji okumadan çözümleme yapamayız. Felsefe okumadan düşüncemizi genişletemeyiz. Tarih okumadan tekerrürü göremeyiz. Mitoloji okumazsak kör oluruz. Kitap seslendirmelerini yapmamın bir amacı da daha iyi anlamak. Hem yavaş okumuş oluyorum. Hızlı okumalar gelişmeyi engelliyor. Mehmet Kaplan, Ahmet Hamdi Tanpınar / Huzur’un önsözünde bunu anlatmış; “Dünyada koşarak hiçbir şey görülmez.” Alain, “Düşünmek için durmak lazımdır,” der. Bütün kitapları okuyamayız, ben ikna oldum. Çok okumaktansa etkili okumalı. Bir kitabı kapayıp diğerine geçmek için beklemeli. Yeni bir güne başlamak için uyumak gerektiği gibi.

Sağlık sektöründe çalışmamın katkıları oldu. Olumlu mu bilemem ama oldu. Yirmi üç yıldır hemşireyim, yani yirmi üç yıldır acı çekiyorum. Hastanenin dar koridorlarında bekleyen yığınla insana bir avuç çalışanla hizmet veriyoruz. Uzun çalışma saatleri dayanma gücünü zorluyor. Ne çalışanlar normal ne hastalar. Bu cümle benim için önemli; İçlerinden biri olarak bunu söylemem tuhaf gelebilir ama sağlık çalışanları, özellikle yöneticiler acımasız. Herkes sahada çalışanları görüyor ama bir de bu düzensizliği yönetenler var. Ellerine hiçbir şey bulaşmadan çiçek suluyorlar. Ama biz piyadeler, zavallı bizler, etrafımız acı çeken insanlarla çevrili. O çemberden çıkmam mümkün değil, çok denedim, en büyük hayalim sanırım bu. Ve insanlar hasta olunca biraz da tuhaflaşıyor. Bitmeyen bir korku filminin içinde gibiyim. Ekranlarda buzlanan sahneleri biz birebir yaşıyoruz. Örneğin bir hastanın hayatını kurtarmaya çalışıyoruz, iki elimiz kanda, o sırada burnu akan başka bir hasta gelip, Bizimle kim ilgilenecek? diye sorabiliyor. Ben de bu kadar acıya dayanamadığım için hayal kurmayı öğrendim. Onları birer hikâye kahramanına dönüştürüyorum. Şimdiye kadar başka bir çare bulamadım.

HŞ: Bundan sonrası için planınız nedir? Edebiyat yolculuğunuza öyküyle mi devam edeceksiniz?

EK: Sanırım ilk kitap olduğundan beni çok zorladı. Sadece yazmak olsa neyse, edebiyat dünyasında olanlar iyi bilir, bir de yayımlatma ve insanlara duyurma kısmı var. Sandım ki yazacağım, basılacak ve bitecek. Şimdi bu saflığı kaybettiğim için kırgınım. Gerçekten ben de merak ediyorum: Peki şimdi ne olacak?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hüseyin Kıran: "Bir dili öğrenmek bell..Serap Çakır
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

12 Haziran 2025

Gitmediğim İrlanda ve Okumadığım Ulyss..

Türkiye’de bu kadar seveni olduğunu mutlaka bilmesini istediğim Meltem Gürle’nin ev sahibi ve sonradan dostu Mary’le Dublinliler’in “Pansiyon” adlı öyküsünü anlattığı yazıda tanışıyoruz.Meltem Gürle’den bir şeyler okumayı çok özlemiştim. Sonra İrlanda ..

Devamı..

Yeni Rota: Geçmiş Uzak Bir Ülke

Ş. M. Uğurlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024