Emrah Ateş • Çocukluğuma Vurulan Toplu Konut Darbesi
6 Temmuz 2018 Öykü

Emrah Ateş • Çocukluğuma Vurulan Toplu Konut Darbesi


Twitter'da Paylaş
0

Kapıya birileri üç defa sertçe vurdu. Babam, oturduğu divandan doğrulup kapıya yöneldi. Annem mutfakta çorba kaynatıyordu. Kapının çalınışından bir sorun olduğu belliydi. Çünkü insanın düşünceleri eylemlerine yansır. Kapıya karşı ya da kapı olgusuna karşı genel bir tutumun yoksa niye o kadar sert vurasın? Ne yapmış ki kapı sana?

Babam kapıyı açtı. Kapıdaki adam, elindeki beyaz kâğıtları babama uzattı. Babam kâğıtları alıp, kapıyı yavaşça kapatarak mutfağa annemin yanına gitti. Resim defterinde çizmeye çalıştığım manzara resmine; dağların arkasından yarım doğmuş bir güneş şekli ekleyip mutfağa yöneldim. Mutfak kapısına kulağımı yaslayıp annemle ne konuştuklarını duymaya çalışıyordum. İlkin annemin ağlama sesini duydum. Evin yıkılacağından bahsediyordu. “Çocuğun daha okulu bitmedi, bari karnesini alsaydı,” diyordu. Belediyeden kâğıt gelmişti. Tapumuz olmadığı için bizi çıkarmak istiyorlardı. Yandaki dükkânları ve evleri de satın almışlar, avm yapacaklarmış.

Kapı açıldı, babamla göz göze geldik. Sanki benim yaptığım şey bir evi yıkmaktan daha ayıpmış gibi, onları dinlemenin utancından kıpkırmızı oldum, kafamı aşağıya eğdim. Babam dizlerini kırıp boyu benim boyumla aynı mesafeye gelecek kadar eğildi. Babaların en büyük özellikleri çocukla çocuk olabilmeleri. Babam çocuk kadar boyuyla, elleriyle kafamı okşayıp, “Merak etme oğlum, yıktırmayız evi!” dedi. Babamı ilk kez bu kadar kararlı konuşurken görüyordum. Annem babamın arkasında durmuş, bizim acıklı hayatımızı gözyaşlarıyla sulamaya devam ediyordu.

Benim cânım annemi size kısaca özet geçeyim: Bir bilim kadınıdır, mucittir. Evde yalnızca pirinç kaldığı günler, her gün yediğimiz yemek pilav olmasın diye, dünyanın en güzel yemeklerini yapardı o pirinçle…

Oturduğumuz gecekondunun kocaman geniş bir bahçesi vardı. Bu bahçeye sürekli sokak köpekleri misafir olurdu. Babam zamanında köydeki köpeğini bırakıp İstanbul’a göçtüğünden beri, evladını kaybetmiş bir babanın başka çocukları sahiplenmesi gibi severdi sokak köpeklerini. Hani Sadri Alışık’ın bir filmde diyor ya, “Sokak köpeklerine selam vermek, adam olmaya çeyrek var demektir!” diye, babam öyle bir adamdı işte. Selam verirdi köpeklere. Bana da onun sayesinde küçük yaşta hayvan sevgisi aşılanmıştı. Bahçeye ne zaman yeni bir köpek gelse, eve yeni bir misafir gelmiş gibi hürmet ederdim. Kedilerin de geldiği çok olurdu ama onlar genelde evin çatısında gezinirdi. Babam evde balık piştiğinde ayıkladığı kılçıkları ufak bir poşete koyar, martılara ekmek atar gibi evin çatısına atardı kediler yesin diye. Babamın bu huyuna annem, “Çok pis adamsın,” diye karşı çıksa da, aile içinde çok büyük bir sorun yaratmıyordu.

Bahçede en çok Yekebaş’ı beslemiştim. Bir ritüel gibi, gelen her köpeğe mutlak bir isim verirdik. Adını babam koymuştu. Kocabaş anlamına geliyordu. Çok da matah bir şey değil yani. Ama Yekebaş iki yıl boyunca hiç ayrılmamıştı bahçemizden. Evimizden biri gibi olmuştu. Yekebaş benimle okula kadar gelir; okul çıkışına kadar da okul kapısının önünde beni beklerdi. Diğer köpekler arada gelir, karnını doyurur giderdi. Bazı hayvanlar da bazı insanlar gibi yalnızca işi düşünce gelirler. Sadık olan canlı, aç iken de tok iken de yanınızdadır.

Yekebaş bize sadıktı. Evin bekçisiydi. Gerçi bizim evde değerli olan ne vardı onu da bilmiyorum. Ama Yekebaş sayesinde kendimizi değerli hissediyorduk. Birileri hayatımıza girdiğinde hayatın akışı bir şekilde değişir. Bu da bize kendimizi değerli hissettirir. İlişkiler mesela, biz kendimizi değerli hissedelim diyedir.

Babam eve gelmeyeli tam üç gün olmuştu. Üç gün boyunca nezarethanede tutmuşlardı babamı. Evin yıkılmaması için belediye amirine gitmiş. Tartışmışlar. Babamı yaka paça tutup dışarı atmışlar. Babam da sinirlenmiş yerden taşı aldığı gibi belediyenin camına fırlatmış. Kamu malına zarar vermekten içeri attılar babamı. Ama belediye beni üç gün babasız bıraktığı için ve annemi de üç gün boyunca üç yıl yaşlandırdığı için hiçbir ceza almıyordu. Sistem, kendi iç düzenini hep kollar, olan garibana olur.

Annem, babamın olmadığı günlerde handiyse ne bir şey yedi ne de konuştu. Ama ha geldi ha gelecek diye de her akşam sofrayı hazır etti, pişirdi yemeğini. Bunca yıldır beraber baş koyduğu yastığa üç gün boyunca babamsız baş koymadı annem. Çocukken anlamıyormuş insan aşkın işaretlerini. Annem meğerse ne çok seviyormuş babamı.

Dördüncü günün sabahı, babamın başımı okşamasıyla uyandım. Dudağının üstünde, sağ tarafta büyük bir morluk. Kan gibi bir morluk. Mor rengin altına saklanmış bir kan. Rengi kendine siper etmiş bir kan. Uyuyan bir kan…

Gözlerimi açtığımda tebessüm etti, alnımdan öpüp, “Uyu oğlum sen, döndüm ben,” dedi. Şu babam yaşlandıkça yumuşuyor, diye geçirdim içimden. O sırada annem, “Ama çocuğun okulunun bitmesine bir hafta daha var,” diyordu babama. Annemin ses tonunda ve babamın sessizliğinde yanlış olan bir şey vardı. Hissediyordum. Ama tekrar uyudum. Uyku en büyük kaçıştı çünkü. Hiçbir şeyi sorgulamak ya da merak etmek istememiştim o an. Yalnızca kaçmak istemiştim. Başka bir dünyaya; rüya dünyasına… Keşke merak etseydim diyorum şimdi. Keşke uyanıp, babamın dizlerine kapanıp yalvarsaydım ona.

Uyandığımda babam evde yoktu. Saatler sonra bir kamyon ile geri döndü. Annem ağlıyordu. Ben uyurken hazırladığı valizleri kapının önüne bırakmıştı. Babam evin içine iki adamla beraber girdi. Eşyaları taşımaya başladı. Annem ağlayarak elbiselerimi başka bir valize yerleştiriyordu. O kadar çok ağlamıştı ki annem, valizlerin içi annemin gözyaşı ile dolmuştu. Artık nereye gitsek en çok da annemin gözyaşlarını, onun acısını, hatıralarını taşıyacaktık yanımızda.

Babamın masayı sırtlanan yüzüne baktım. Beni görünce yüzündeki acı gidiyor, yerini sahte ama mecburi bir gülümsemeye bırakıyordu. Eşyaları kamyonun arkasına doldurmuşlardı. Hava kararmıştı. Dünyam da öyle… Babam koltuk altlarımdan havaya kaldırarak kamyonun kasasına bıraktı beni. Sonra annem ile babam bindi kamyona. Ters çevrilmiş koltuğa sırtımızı dayayıp, oturduk kasanın metal zeminine. Babam köşede duran kilimi kıçımızın altına çekti. Araç hareket etti. Kamyonun egzozundan bozuk sesler içinde koca bir duman çıktı. Aracın hareket etmesiyle birlikte Yekebaş egzoz dumanlarının içinden peşimize koşmaya başladı. Babama, “Baba Yekebaş bizimle gelsin n'olur,” diye yalvardım. Yine gülerek, ama bu defa acı bir şekilde gülerek, sahte olduğu çok belli bir gülücükle, ben ağlayamam bilirsin, yüzümü döker giderim gülümsemesiyle “Gideceğimiz yere kadar onu götüremeyiz,” dedi.

“Ama baba, bari son kez yemeğini verseydik,” dedim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR