Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Temmuz 2013

Söyleşi

Enis Batur: “Basamaklar ağır ağır kat edilirdi.”

Turgut Çeviker

Paylaş

15

0


Turgut Çeviker: Ülkenin ya da dünyanın önemli yazarlarıyla birlikte aynı zaman diliminde, hatta aynı kentte yaşamak nasıl bir duygu? Sözgelimi Ankara-Paris-İstanbul üçgeninde.

Enis Batur: Globalizmin, yeryüzünü kasıp kavururken, yararları da oldu: Kültürel alışverişin, yapıtlarla ve insanlarla ilişkilerin sıcağı sıcağına gerçekleşebilmesini, teknoloji ve iletişim alanındaki hızlı gelişmelere borçluyuz. Şimdiki zaman bilincini yükselten bir durum bu. Edebiyat alanında bile. Çağdaş benzerlerimizi yarım yüzyıl, çeyrek yüzyıl sonra fark etmek zorunda değiliz artık. Bizden önceki kuşaklar böyle bir olguyu yaşamadılar, son on beş-yirmi yıl içinde gelişti yeni koşullar. Eskiden, yalnızca kendi ülkemizin yazarlarıyla oturup paylaşmaya çalışırdık, projelerimizi ve kaygılarımızı. Şimdi, beş kıtadan tanışlarımızın nüfusu artıyor. Yerel/evrensel dengelerini değişik bir perspektiften tartabiliyoruz. Koşut, benzer sancılar taşıdığımızı görebiliyoruz. Bilmemekte zarar yoktur, ama bilmek sanmaktan iyidir. Ben, yazmanın bir direniş, bir karşıkoyuş, bir kabullenmeme boyutu olduğuna inananlardanım. Ötekilerin varlığı, dayanışma duygusu, önemli. Geniş bir coğrafyaya yayılıyorsa, daha da önemli.

: Bunca dergicilik deneyimi yaşadıktan sonra bugün yeni bir dergi dizisi (edebiyat, sanat, düşün, kültür) tasarlasan nasıl bir tutum içinde olursun? Sürdürülen dergicilik anlayışlarını değerlendirerek...

EB: Biraz önce söylediklerimin uzantısında yer alacak bu konudaki düşüncelerim: Uluslararası katılımlı dergiler çıkarılmalı artık. Çeviri yapmaktan söz etmiyorum, doğrudan katılımı kastediyorum. Türkiye’de yayımlanan bir dergide, pekâlâ Güney Amerikalı, Asya ya da Afrika çıkışlı, Portekizli ya da Rus yazarların ürünleri ilk yayın olarak yer alabilir bugün. Fol dergisini çıkarırken, Ettore Sottsass ve Greenaway örneğin, coşkuyla katılmışlardı. YKY’de, Manguel’in ve Byatt’ın kitaplarının çevirileri kendi dillerinden önce çıkabilmişti. “Biz bize yeteriz” düşüncesi, zihniyeti tıkanıklık yaratıyor, oysa dergi inşa etmek açılmaktır.

: Tiyatro, sinema ve sanat (resim-heykel) alanındaki yeni eğilimler konusundaki düşüncelerin... Özellikle İstanbul’daki küçük küçük tiyatrolar neredeyse bütünüyle “farklı” bir tiyatro anlayışı içinde. Klasik sahneleme yollarıyla ilişkilerini kesmiş durumdalar. Bir arayış tiyatrosu var. Kâzım Taşkent Sanat Galerisi bile kavramsal sanata kapılarını açtı. Sinema yeni anlatım yolları aramada en kekeme olanı. Yine de ilginç girişimler var; örneğin Karagöz’ü Kim Öldürdü ve Ulak. Tiyatro, sinema ve sanat alanındaki tutumlar ve ortaya konulan yapıtlar konusundaki düşüncelerin...

EB: Dünya kenti nitelemesine yaraşır bütün yerleşim yerleri, yerlilerini ve olası gezmenleri çekmek için nicedir seferber. Kıyasıya yarışma kuralları, devreye “kültür endüstrisi” kavramını sokalı epey bir zaman oldu. Müzeler, kültür merkezleri, yeni opera-tiyatro-sinema binaları temel yatırım alanları arasına girdi. Dev bir finans çarkı dönüyor buralarda. Merkezi yönetimler ve yerel yönetimler, büyük sermaye kuruluşlarıyla el ele, kültürü iş’leştiriyor ve iş’letiyorlar. Yepyeni iş kolları su yüzüne çıktı. Sanat yönetmenleri, küratörler, komiserler, dramaturglar ve benzerleri amansız bir rekabet içinde, durmadan “proje”ler kotarıyor. Peki, buralarda ne oluyor? “Yaratıcı uğraş”lar, sanatçılar kurulur kurulmaz yerleşiklik kazanan bu otoriteler ortamında, hangi oranda özgürler, özerkliklerini koruyabiliyorlar? Safdilliğe düşmeden yanıtları aranabilir mi bu soruların? Ben, çeyrek yüzyılı aşkın bir süre, aralarında, sayılan ama sevilmeyen biri olarak bulundum. Savunduğum değerlerin, bizden öncekilerden devraldığımız kimi ölçütlerin tasfiye ediliş sürecinin birinci elden tanığı olmuş biriyim. Yeni düzen farklı bir temel mantığa dayanıyor, onun için de bizim gibiler ya tedavülden kaldırılıyor, ya da “kontenjan senatörü” muamelesi görmeye razı ediliyor. Yakınıyor muyum, hayır, tam tersine, etkin rol almayalı beri kendi işimle başbaşa kalma olanağım arttığı için mutluyum. Ama, yeni düzene iyimser gözle bakmam da beklenemez. Sırtımı duvara vermeyi öğrendiydim bereket, diyorum. Bir de, genç kuşağın parlak üyeleri adına üzülüyorum.

: Seyahatname kitaplarına düşkün olduğunu biliyoruz. Bu konuda kitapların hatta bir de seçkin var. Türkiye’yi –hiç değilse belirlenmiş kentleri– Evliya Çelebi gibi gezip yazmayı düşündün mü? Bu, en azından bir yıllık bir zaman dilimini içermeli.

EB: Yazı adamı, kendi ülkesinde, yabancı diyarlarda dolaştığı gibi dolaşamaz, taraftır. Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmelerin sonucu olarak oluşan toplumsal dönüşüm beni kayıtsız bırakmıyor: Burada gezmek istemiyorum. Bir Doğu Karadeniz yolculuğu düşüm vardı, bir de Antakya’yla ilgili bir projem. İçimden gelmiyor şimdi. Aslına bakılırsa, yurtdışında da yolculuk yapma iştahım enikonu azaldı. Orta Amerika’yı, Arjantin ve Uruguay’ı görmek, derin bir Rusya seferi yapmak istiyordum, bu isteğim de azaldı sanırım. Ayrıca, son yıllarda yazdığım yol metinleri, daha çok kafamın içinde dolaştığımı gösteriyor. Bir yere gitmek için, bazen, insanın masasına oturması yeterli olabiliyor.

: Edebiyat dünyamızda Nurullah Ataç ile Yaşar Nabi, Hüsamettin Bozok, Memet Fuat ve Cemal Süreya gibi yazar-yayıncılar yeni değerleri keşfediyordu. Varlık uzun bir süredir genç edebiyatçılar için yarışmalar düzenliyor. 1990 sonrasını, dergiler ve yayınevlerinin yeni edebiyatçılarla kurduğu ilişkiler açısından değerlendirir misin?

EB: Bizim kuşağımız, 1970’li yılların başında yola koyulduğunda, koşullar alabildiğine farklıydı. İyi edebiyatın ilk kapısı nitelikli dergiler olurdu. Basamaklar ağır ağır kat edilirdi. Dergilerden hiç geçmeden ortaya çıkan ilk yazarımız Orhan Pamuk’tur ve onun serüveni, bugün gelinen noktayı bir başına açıklamaya yetebilir. Bugün, iyi genç şairin, yazarın ürünlerini yayımlayabileceği yayın organı ve yayınevi sayısı azımsanamaz. Tanıtım mecraları gırla. Gelgelelim, “iyi” yapıtları, yayımlanışından iki ay sonra hiçbir kitabevinde bulamazsınız kolay kolay, “ünlü” yapıtlar (!) onları kovalamıştır. Kitabevlerindeki şiir raflarına, deneme raflarına bakınca içim sızlıyor. Size bir sokak ödevi vereyim: Üstelik Doğan Kitap’tan çıkmış, Adnan Benk’in toplu yazılarını bakalım kaç kitabevinde görebileceksiniz? Genç edebiyatçıya tek bir seçenek sunuluyor: Kendi halinde olma, medyatik ol. Özel bir üniversitenin, öğretim üyelerini seçerken, onlarda ya köşe yazarı, ya da televizyon programcısı olma özelliğini aradığı bir ülkede işi zor yeni yazarın.

: Şiirlerinde yakın bir zamanda halk edebiyatı eğilimleri görüldü. Birçok önemli şairimiz için yaşanmış bir deneydi bu: Cahit Külebi, Oktay Rifat, Melih Cevdet gibi adlar verilebilir. Senin gibi modern şiirin uçlarında gezinerek şiir dünyasına girmiş bir şairin belli bir yaş ve olgunluğa ulaştığında halk şiiriyle buluşması konusunda neler söyleyebilirsin.

EB: Kentli, kentsoylu, neredeyse seçkin bir kültürün donanımına sahip şairlerin halk şiiri ile ilişkiye girmelerini garipseyenler gördüm: neredeyse bir tür sınıfsal suçluluk işi, olmadı bir gezginin yabancı bakışı ve merakıyla özdeşleştirilen bir snopluk bulunmuştur o diyaloglarda. Oysa, halk şiiri iki büyük gücüyle kendine çeker şairi. Birincisi has, arı, varsıl bir dile dayanır, olgun örneklerinde. İkincisi, olağanüstü bir soyutlama becerisiyle karşılaşılır orada: Ne kadar öykünseniz, erişemezsiniz. İdeolojik kaygının payı ya yoktur bu ilgide ya da pek azdır. Asıl kaygı, deyim yerindeyse, yüksek bir tekniğin çağrısında bekler. Paradoks belki şurada: Karacaoğlan’ın yerel özellikleri ağır basan şiir sanatına, en çok, evrensel kültüre sokulmuş şairler yaklaşabilmiştir.

: Yapıtlarında “doğa”dan yeterince söz açılmadığını sanıyorum. Dünkü edebiyatçı, bilim adamı gibi doğadan da yola çıkardı. Modern sanat yaratıcıları doğadan kopardı. Bugün modern bir yaratıcı için doğa ne anlama geliyor, gelmeli. Yaşayan örnek oluşturabilecek örnekler var mı?

EB: Kentleşme, şairi ve yazarı çekim alanında tutukluyor bir buçuk yüzyıldır. Büyük şehir, Baudelaire’den günümüze mıknatıs gibi çalışmış. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tılsım bozuldu, Auschwitz’i yaratan insan hemcinslerinden soğudu, doğaya ricat etmeye başladı Batı’da. Bizdeyse, edebiyat adamı kentte tıkılı kaldı. İstisnalarımız olmuştur: Novel Zeland düşleri kurup Aşiyan’la yetinen Fikret’ten Halikarnas Balıkçısı’na ve onu bir bakıma izleyen İlhan Berk’e giden çizgide. Benimle ilgili gözlemine gelince, buna pek katılmıyorum sevgili Turgut: fiiirlerimde doğanın yeri azımsanamaz. Birçok durumda olduğu gibi, burada da ikiye bölündüğüm söylenebilir şüphesiz. Bir de, entelektüel kimliğimin barındırdığı önemden taşırıldığını, büyütüldüğünü düşünüyorum: Aydın yanlarım, öyle bir boyutum olsa bile, bir aydın değilim ben. Aydın kişi, ötekilerin tasalarıyla yatıp kalkar, ben kendi sorunlarına gömülmüş biriyim.

: Bütün zamanların Doğu edebiyat ve sanatlarını izleyebiliyor musun? Osmanlı toplumu aydınları-yaratıcıları, Doğu bilgisiyle yıkanıyordu. Batılılaşmayla birlikte kantarın topuzu karşı köşeye inmeye başladı ve Doğu’dan koptuk. Düşün, bugün Arapça bilen diplomat sayısı bile birkaç taneyi geçmiyor olabilir. Arap ve Farisilerle İngilizce aracılığıyla konuşuyor olmak utanç verici değil mi? Aynı şey yaratıcılarımız için de geçerli. İran Doğu Tiyatrosu (metin ve sahneleme) konusunda ne kadar görgüsüzüz. Bu soruyu gelecek açısından yanıtlayabilir misin?

EB: Bizim dramımız, Batı’ya da, Doğu’ya da özenmemizden kaynaklanıyor. Batılı ya da Doğulu olmaya diklenenlerimizin çoğu, “öteki”ler konusunda öfkeli bir cehalet içinde. Kültürel ilgi başka, kültürel kimlik bambaşka. Türkiye’de kitlelerin kafası karıştı: Nasıl yaşayacağız, giyineceğiz, kadını eve mi tıkacağız, erkekle kesinkes eşit konuma mı koyacağız, ortadan yarıldı yurttaş topluluğu. Önce bunu bir çözüme götürmeliydik. Robert Donkoff bir Evliya Çelebi uzmanı, Tietze bir Türkçe bilgesi, Walter Feldmann bir Osmanlı kılavuzu olmuşlardır, ama yaşam tarzları ve değer sistemleri değişmemiştir. Ben kendimi bir Avrupalı, bir “en doğu Avrupalı” olarak görüyorum öteden beri. Yalnızca yetişme koşullarım, gördüğüm eğitim ile ilgili değil bu, bir sürü sınıf arkadaşım taban tabana zıt konumdalar, bir tercih sorunu, bir inanç sorunu. Ülkemin yerinin de bu olmasını dilerdim, olmadı, bir Ortadoğu ülkesi olarak kalmayı seçti vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu. Doğu kültürlerine yeterince açılamadım, ciddi bir eksikliktir. Tek ve kısa bir ömrümüz var, her şeye yetişemeyiz.

: Paris’i sevdiğini biliyoruz. Orada doğurganlığın neredeyse artıyor. Peki, Tokyo, Pekin, Moskova, Tiflis, Tahran, Babil, Şam, Kudüs, Kahire, Atina ve Selanik gibi Doğu kentlerinde Paris’te çalışır gibi konaklamak ve oraları satırlarına düşürmek istemez misin?

EB: İstanbul ve Paris, iki odaklı bir hayat düzenim oldu. Yaklaşık bir yıl yaşamak istediğim şehirler vardı: Roma, Barcelona, New York, Berlin, Londra, Petersburg gibi, bugüne dek böyle bir olanak doğmadı. Bundan böyle doğar mı bilemiyorum ya, yaşım ilerlerken şehir yaşamı ağır gelmeye başladı, İstanbul’dan ve Paris’ten de hızla soğuduğumu görüyorum. Daha sakin, dingin ortamlar arıyorum artık. Türkiye’nin bağlamı çok yorucu. Olup bitenlere bırakın kayıtsız olmayı, mesafeli durmayı bile başaramıyorum. Bizim yaşımızda haberlere ve yorumlara sık sık sağır kalmak gerekir.

2009

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024