Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Eylül 2023

Söyleşi

Enrique Vila-Matas ve Yazınına Yön Veren Kitaplar

Thea Lenarduzzi

Paylaş

1

0


İspanyol yazar Enrique Vila-Matas ile kurmaca yazında riskin rolü ve romanın krizi üzerine

Thea Lenarduzzi: Bir sebepten ötürü eserlerinizde sürekli başka yazar ve sanatçılara yer veriyorsunuz. Peki “sanatsal etki” sizin ne anlama geliyor?

Enrique Vila-Matas: Zavallı yazarlar. Onlara bir hayli iyi davranıyorum. Kitaplarımda bu denli çok görünmelerinin nedeniyse hayran olduğum yazarların nasıl başardığını görmek ve sadece bu heyecan verici ama aynı zamanda sınayıcı mesleğe bağlı kalarak ayakta kalmaya nasıl devam edebildiklerini anlamak istemem. Elbette sadece ilgimi çekenlere yöneliyorum ama üzerimde bıraktıkları etki zayıf olduğu kadar da göreceli.

TL: Bu fikriniz biraz da Netflix ya da Amazon gibi platformlarda gördüğümüz, “şunu sevdiyseniz bunu da seversiniz” anlayışını anımsatıyor. Peki sizce bu anlayış, yine size ait olan “okurunuzu sizin yarattığınız,” yani siz yazmaya başlayana kadar onun var olmadığı fikriyle nasıl örtüşüyor?

EVM: “Şunu sevdiysen bunu da seversin” fikri, edebi kitaplar olarak bilinen kitapları okumaya başladığım 1965 yılında da vardı. Tesadüf eseri – aslında pek de tesadüf eseri değil,  Kötülük Çiçekleri ismi dikkatimi çektiği için – Baudelaire okudum ve bu yazar beni, o vakte kadar ismini hiç işitmediğim Rimbaud’ya götürdü; Rimbaud ise edebi zanaata ilişkin bir kitabını Rimbaud’ya atfeden Henry Miller’a; Miller’ı ve onun paha biçilmez eseri The Time of the Assassins’in izini sürdüğümdeyse Lawrence Durell ile karşılaştım. Her zaman söylemişimdir, çocuklarım olsaydı onların okuma tercihlerini yönlendirmeye çalışmazdım. Bunun yerine bırakırdım kendileri keşfetsinler. Tıpkı kendi yaptığım gibi – her kitap beni sonrakine götürür. Okurlarım hakkında söylediğimi anımsattığınız meseleye, yani ben yazmaya başlamadan evvel var olmadıkları konusunda gelince, biraz aşırı olmuş açıkçası. O yüzden sözlerimi geri almam sizde şaşkınlık yaratmasın. İnandığım şeyleri dile getirdiğim an onlara inanmayı bırakırım. Aynı şekilde yazdığım şeylere olan inancımı da yitiririm. Ama bunun sebebi, artık onları daha farklı bir düzeyden algılıyor olmamdır, bu da her şeyi daha karmaşık hale getirir.

Enrique Vila-Matas

TL: Peki bütün bunların yaratıcı risk bakımından ne gibi bir anlamı var? Zira geçtiğimiz günlerde Michael Leiris’i konu alan bir yazınızda “en azından boğanın boynuzlarının gölgesinin edebi bir eserde olması” gerektiğini belirttiniz. Bu düşüncenizi biraz açar mısınız?

EVM: Yazmanın, kesinlikle risk içeren bir eylem olduğundan bahsettim ve Michel Leiris’i örnek gösterdim çünkü onun için kendini yazma eylemine maruz bırakmak, arenaya dalan bir boğa güreşçisiyle kendini eş değer tutmaya çalışmakla aynı şey. Başka bir deyişle “bir yazar en azından boğanın boynuzlarının gölgesini kendi yazınına düşürmeli.” Yıllardır çalışmalarında risk alan,  bile isteye ihtiyatı elden bırakan yazarların kokusunu aldığımı düşünürüm. Her zaman onların farkına varmış ve bu sayede sanatçı olanla olmayanı ayırt edebilmişimdir. Bolaño onlardan biriydi. Şöyle bir şey hiç söylemedi ama söylediğini hayal etmekten hoşlanıyorum: “Eğer bir şey yapacaksanız, ölümüne yapın. Öteki türlü başlama zahmetine katlanmayın. Sonunda aklınız da dahil her şeyinizi kaybedebilir, kendi kendinizi kanıtladığınız bir dayanıklılık testinden fazlasını ortaya koyamayabilirsiniz. Ama yapacaksınız. Korkunç anlara rağmen sizin düşündüğünüzden çok daha iyi olacak. Tanrılarla baş başa kalacak, yaşamınızda kusursuz bir kahkahaya yer açacaksınız. Kayda değer tek savaş budur işte.”

TL: Tıpkı az evvel yaptığınız alıntı gibi kitap listeleriniz de oldukça yaratıcı…

EVM: Elbette çok daha farklı bir liste olabilirdi: yaygın olarak kabul gören ve dolayısıyla tartışmasız bir liste. Fakat bu tarz bir liste risk içermezdi ve benim çalışa eğilimin böyle değil. Öte yandan – geçtiğimiz gün bu konuyu Rodrigo Fresán ile konuşuyorduk – listeler söz konusu olduğunda, aynısı söyleşiler için de geçerli, yazarların vermiş olduğu yanıtlar genellikle o anki ruh hallerine bağlı. Kendimizi kandırmayalım, kurmacadan bahsediyoruz ve listeyi size gönderdiğimin ertesi günü, daha geleneksel kitaplardan oluşan bir yanıt verebilirim. Gerçek şu ki, kesinliklerle uğraşan bir yazar değilim. Henry James’in de dediği gibi: karanlıkta çalışır, elimizden geleni yaparız – gerisi sanatın çılgınlığıdır.

Enrique Vila-Matas

TL: Bize listenizdeki ilk kitaptan, Stéphane Mahieu’nün La Bibliothèque Invisible’inden bahseder misiniz? Sizi bu kitaba çeken neydi?

EVM: Var olmayan fakat bir şekilde bir yerlerde atıfta bulunulan kitapların icmali gibi. Örneğin J. Rodolfo Wilcock’un o eşsiz ve muhteşem kitabı La Sinagoga de Los Iconoclastas’ta alıntı yaptığı fantazmagorik eserlerin tamamına bu kitapta rastlamanız mümkün. Bu kitapta beni cezbedenin ne olduğuna gelirsek; muhtemelen bütün kitapların merkezinde yer alan, tüm dünyada mutlak doğru diyebileceğimiz bir kitabın bulunmadığı fikri.

TL: Bu kitabın yayımlanma tarihini görünce aklıma verdiğiniz röportajlardan birindeki sözleriniz geldi: “Kısacası sürekli yeni bir şeyin arayışında olacağım, ilânihaye bir seyahat arzuluyorum. O yüzden her daim tetikteyim.” La Bibliothèque Invisible’de nasıl bir yenilik buldunuz?

EVM: Hiçbir şey. Hakikaten hiçbir şey. Olan tek şey şuydu, o gün beş kitap seçmem gerekiyordu ve Mahieu’yü henüz bitirmiştim. Ben de onu ilk sıraya koymaya karar verdim. La Bibliothèque Invisible’i okudum çünkü benim icat ettiğim kitapları da içeriyordu ve bana ait olmayan bir kitabın bana atfedilmediğinden emin olmak istedim. Zira böyle bir kitaba rastlasaydım da pek hoşuma gitmezdi. Bunu söylemem size ilginç gelebilir ama konu bir şeyler uydurmak olduğunda itidalli olmaktan yanayım.

TL: Listenizdeki bir sonraki kitaba gelelim: Paolo Albani and Paolo della Bella’nın Mirabiblia: Catalogo ragionato di libri introvabili’si. Her ne kadar aralarındaki on bir yıl olsa da, Mahieu’nünki ile hemen hemen aynı görünüyor. Yaptığım üstünkörü araştırmadan emin olsaydım, Mahieu’nün kitabının Mirabiblia’nın çevirisi olduğunu öne sürerdim…

EVM: Birbirlerine benzedikleri doğru ancak inanın Mirabiblia çok daha iyi bir kitap. Bu kitap elime geçtiğinde çok sevinmiştim çünkü günün birinde uydurmuş olduğum onca kitabın ve yazarın var olmayan kitapları derleyen bir antolojiye dahil edilebileceği aklımın ucundan dahi geçmemişti. Yıllar sonra aynı hissi, 1984 yılında uydurduğum Rita Malú isimli bir karakteri Google’da aradığım zaman yaşadım. Bu şahısla ilgili binden fazla giriş vardı ve hayatımda ilk kez birine can verdiğimi hissettim.

Enrique Vila-Matas

TL: Peki Mirabilia’da neler bulacağız, birkaç örnek verebilir misiniz?

EVM: Kitapta aslında hiç var olmayan fakat Perec, Robert Derain, Manganelli, John Webster Spargo tarafından icat edilmiş metinler var. Ama asıl ilginç olan kitabın, daha doğrusu bu kataloğun dışında olup bitenler. Yani bahsedilen kitapların, yaratıldıkları metinlerin ötesinde bir yerde yaşıyor olmaları. Fakat size bunu açıklayabilmek için başka bir icat edilmiş yazara, Robert Derain’e dönmem gerek. Robert Derain, gerçek bir yazar ve bilge bir Katalan olan Jordi Llovet’nin alter-egosu. Bartleby ve Şürekâsı’nı yazarken çok da emin olmadığım bir konuda (edebiyatta sessizlik teması üzerine yazılmış denemeler hakkında) kendisinden tavsiye istedim. Llovet gerçekten kusursuz bir rapor gönderdi ve mektubuna eklediği bir notla emeğinin karşılığının 1000 $ olduğunu ve bu tutarı yakın bir zaman almayı umduğunu belirtti. Ben de intikamımı almak için kitaplardan birinin yazarlığını Derain’e atfetmeye karar verdim. Eclipses Littéraires, aralarındaki yegâne ortak nokta hayatları boyunca tek bir kitap yazıp sonra da edebiyatı bırakmak olan yazarların eserlerinden oluşan bir antoloji.

TL: Şu ana kadar bahsettiğimiz her iki kitap da bana Sophie Calle’in, görme yetisini kaybeden insanlara bazı tabloları tasvir ettirdiği Fantômes’unu hatırlattı. Ama sizin listenizdeki bu iki kitap bir adım daha ileride çünkü bu kitaplar hiç var olmadılar. Bütün bunların, Mallarmé’nin Manet’ye yazdığı ve Kassel’de Mantıksızlık Aramak isimli kitabınızda sık sık tekrarladığınız, “Resmedin, nesneleri değil fakat yarattıkları etkiyi,”dizesiyle bir ilgisi var mı? (Başka bir deyişle, sanatın yarattığı etki veya sanat fikri, artık sanatın kendisinden daha mı önemli?)

EVM: Sanatın ne olduğu ya da hâlâ sanat diye bir şeyin olup olmadığı, Duchamp ve Pisuvar’ından, belki çok daha öncesinden beri net değil. Bu da herkese, kendince uygun bir yanıt verme imkânı tanıyor. Varsayalım ki, biri beni silah zoruyla sanatın hâlâ var olup olmadığına dair görüşlerimi belirtmeye zorladı; tahminimce ona mesleğimin kurmaca yaratmaktan ibaret olduğunu söyler ve Nabokov’dan bir alıntı yapardım:  “Edebiyat icattır. Kurmaca kurmacadır. Bir hikâyeye gerçek demek, hem sanata hem de hakikate hakarettir.” Ve bu gayet yerinde alıntıdan sonra gözlerimi namluya diker, muhatabıma şunu hatırlatırdım: sevgili mesleğim roman yazarlığı beni hep aynı sorunla karşı karşıya getiriyor; inşa ettiğim romanın olay örgüsü zayıf olsa bile bir hikâyesi olmak, yani o roman bir şeyler hakkında olmak zorunda. Bu da o romanla aktardığım şeylerin, işler ne kadar iyi giderse gitsin, söylemsel dile biat etmesini gerektiriyor. Böylesi bir talihsizlikse bana Beckett’ın Finnegan’ın Uyanması için yaptığı savunmayı anımsatıyor: Joyce bir şeyler hakkında değil, o şeyin ta kendisini yazıyor.

Bir şey daha ekleyebilir miyim? Kimi zaman henüz yayımlanmış bir kitabımın neyle ilgili olduğu sorulduğunda şunu söylemeyi hayal ediyorum: “Hiçbir şey hakkında değil. Böyle bir kölelikten kurtulalı epey oldu. Bu sadece sanat.” Ve anlık bir duraksamadan sonra şöyle devam edebilirim, “bu, salt kendisi olan bir şey.”

Enrique Vila-Matas

TL: Ve listenizdeki üçüncü kitap, Hafen Slawkenbergius’un De Nasis’i görünmez kütüphanelerde yer alıyor. (Dilerdim ki, gerçek olsun ve burnumdan yola çıkarak kişiliğim hakkında bir şeyler söylesin…) Peki ama olmayan bir kitabı ne demeye listeye dahil ediyoruz?

EVM: Çünkü en sevdiğim kitaplardan olan Tristam Shandy’de geçiyor. Sanırım De Nasis’i listeme dahil etmek, Sterne’ün romanına sızmanın bir yoluydu. Zira bu roman benim için önemli olmanın da çok ötesinde, adeta kişisel bir tılsım. Tıpkı şu an olduğu gibi, bazı zamanlarda, yani durum öyle gerektirdiğinde onu elime almam gerekiyor. İşin en iyi yanı, çok bereketli bir tılsım oluşu. Demek istediğim şu, onun sayesinde üzerine düşünecek pek çok şey buluyorum. Örneğin burun, daha az evvel burnunuzun kişiliğiniz hakkında neler söylediğini merak etmediniz mi? Korkarım ki, size bu konuda yardımcı olamam ama Augusto Monterroso’nun Movimiento Perpetuo adlı eserinde bulduğum ve eğer var olsaydı sizin de De Nasis’te bulabileceğiniz bir cümleyi alıntılayabilirim: “Bugün burnunuza konan sinek, bir zamanlar Kleopatra’nın burnuna konmuş olan sineğin soyundan geliyor.”

TL: Sizin de söylediğiniz gibi Slawkengergius ile Tristram Shandy’de karşılaşıyoruz. Peki Sterne’ün bu başyapıtını okuduğunuzda “Ah işte, bana benzer bir ruh” dediniz mi?

EVM: Tam olarak öyle düşünmedim. Daha ziyade, Şimdi her şeyi çok daha iyi anladım, dedim. Yani onca yılı, sanki bütün hayatım buna bağlıymış gibi, ne demeye azimle okuyarak geçirdiğimi.

TL: Gerçeklik – kurmaca ikiliğini bir kenara fırlatıp atmak sizce önemli bir şey mi?

EVM: Herhangi bir şeyi bir kenara fırlatıp attığımı anımsamıyorum. Gerçek ve kurmaca meselesine gelirsek, benim için onlar evli bir çift. Son kitabım Mac y su contratiempo’da şöyle bir sahne var; geçen yılların ve yalnızlığın eziyet çektirdiği iki İtalyan – Baresi ve Pirelli – İsviçre otellerinden birinin barında konuşuyorlar. Görünüşe bakılırsa Baresi kurmaca yazarlarının dünyasını temsil ediyor. Yani gerçekte yaşanmış bir hikâyeyi anlatmanın hem sanata hem de gerçeğe hakaret olduğunu düşünenlerin dünyasını. Pirelli ise gerçeği birebir yeniden üretmenin mümkün olduğunu ve dolayısıyla gerçeğin, sadece tek bir gerçek olduğu zannıyla tırnak içerisine alınmasının hatalı olduğunu düşünenlerin dünyasını.

TL: Peki David Shield’ın Reality Hunger’da yer alan, kültürümüzün gerçekliği nadiren deneyimlediği dolayısıyla da tam anlamıyla – sanatta bile – “gerçeklik” için kıvrandığı argümanına katılıyor musunuz?  Özellikle de her geçen gün bir ‘hakikat-sonrası’ meselesi haline gelen yalan haber dünyasında?

EVM: Bana göre Reality Hunger, yazarlık ve özgünlük kavramlarını tartışan edebi alıntılardan inşa edilmiş bir anti-roman. Özgünlük diye bir şeyin olmadığını, özgünlük dediğimiz şeyin de aslında bir tür fetişizm olduğunu düşündüğümde ben de bu görüşe canı gönülden katılıyorum. Zira özgünlükten bahsettiğimiz zaman Platon’un fantezisinden bahsederiz: yani bizzat dünyanın kendisinin bir kopya olduğundan. Realizm gerçeği birebir kopyaladığını düşünür. Ama aslında kopyaladığı şey, kopyanın kopyasının kopyasıdır. Bir de David Shields romanın ölümünü daha en baştan kabulleniyor. Bu konuda ona katılmıyorum.

TL: Shields, çağdaş deneyimin paramparça olmuş doğasını yakalamak için yeni biçimlerin bulunması gerektiğini söylüyor. Tıpkı yüz yıl önce Modernistlerin yaptığı gibi. Peki size göre yeni bir biçim üretilebilir mi yoksa sadece eskiyi ele alıp onun üzerinde mi çalışmalıyız?

EVM: Mac y su contratiempo, benzer bir hissin etrafında dönüyor. Edebiyatta herhangi bir değişim ya da ilerleme olmadığı ve her şeyin bir yinelemeden ibaret olduğu hissi. Yer yer yazarlarla ilgili, kabul gördüğü için mutlak doğru haline gelen klişelere yönelik sorgulamalar da var. Örneğin anlatıcının “kendi sesine sahip olması gerektiği” miti. Oysa bu şekilde ifade edebileceğimiz münferit bir ses yok; sadece vantriloktuk, kimlikten ziyade maske var.

TL: Peki sanatsal hileler hakkında ne düşünüyorsunuz? Metakurgusal romanlar ve/veya türlerin birbiriyle iç içe geçirildiği metinler – sizce bunlar üstünde neden bu kadar tartışılıyor?  Mesela kimileri bunlardan hoşlanırken kimileri bunları bir tür hakaret olarak niteleyebiliyor.

EVM: Sık sık romanın krizinden bahsediyoruz ama aslına bakarsanız üstüne çok da düşünülmüş ya da tartışılmış bir konu değil. Bilhassa İspanya’da meta-kurmaca kelimesini duyduğunda dahi dehşete düşen, ülkede Katolikliğe son vermeye çalışan birileri varmış gibi tepki verenler var – sanki bu tür de diğerleri gibi Don Quijote’den türemedi. Üstelik Katolik olmak kimseye garip gelmezken onlar için Katolik olmamanın bunca tuhaf karşılanması çok acayip. Bence asıl sorun, romanın krizi üzerinde derinlikli bir biçimde henüz düşünülmemiş olması. Zira yıllardır bocalayıp duran romanın kendisi değil, bizzat roman türü. Tür olarak roman Joyce ile birlikte çoktan yok olmuşken çoğu romancının bunu fark etmeyişi ilginç. Belki de halkın ilgisi hâlâ geleneksel romana yönelik olduğu içindir.  Bolaño’nun söylediği gibi, bu tarz romanlar yazmaya devam edebilirsiniz ama bu hikâye anlatma usulü yıllar önce tüketildi. Ancak şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; elbette Tolstoy’unkiler gibi büyük romanlar hâlâ yazılabilir, tıpkı insanların büyük soneler yaratmaya devam ettiği gibi. Fakat bu, günümüz romancılarını hâlihazırda yüz yüze oldukları güçlükten, yani 19. Yüzyılda biçimlendiği haliyle roman türünden kaçınarak yeni fırsatlar arama güçlüğünden kurtarmaya yetmez. Üstelik buradaki arayış, belirtmeliyim ki, oldukça heyecan verici ve neredeyse bir aşıra yakın bir süredir yazarların önlerindeki romanı tamamlamaya çalışırken sıkılmalarını önlüyor. Beni asıl deli edense edebi gerçekçiliği icat eden yazarların (Balzac, Dickens, Flaubert…) aslında buna hiç inanmadığını göremeyenler. Balzac, Dickens ve Flaubert birer budala değildi – realizmin bir araçtan başka hiçbir şey olmadığını, sadece bir gelenekten ibaret olduğunu anladılar. Bu yüzden de hepsi gerçekliği eğip büktü ve bizlerin şu an kurmaca olarak adlandırdığı simülakrın iplerini çekiştirmekten büyük bir keyif aldı.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

The Five Books Journal’da yayımlanan “Enrique Vila-Matas; discute Los libros que le influyeron” başlıklı söyleşinin İngilizce çevirisinden (by Sophie Hughes) kısaltılarak çevrilmiştir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Faulkner’dan Genç Yazarlara 12 Altın Ö..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

7 Eylül 2025

Jacob von Gunten ve Okuru

Okurun romanın anlamsal zenginliğinden önce olgusal fakirliğine, ruhsal detayların hep birbirine benziyor oluşuna dikkatinin kayacak olması başka türlü bir algı düzlemi daha oluşturur.Robert Walser’in ilk üç büyük romanı içinde, belirgin biçimde en az “aydınlık” görüneni Jak..

Devamı..

“Tek Başınalık”ta Direnmek Üzerine Bi..

Narin Çelik

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024