Enver Özkardeş • Bayram Ziyareti
16 Mayıs 2018 Öykü

Enver Özkardeş • Bayram Ziyareti


Twitter'da Paylaş
0

Otogarda otobüsten iner inmez, şehrin sıcak nefesini yüzümde hissettim. Sonra, geçmişini arayan bir kâşif gibi merakla otogarın iki ucuna doğru göz gezdirdim. Çocukluğumda uçsuz bucaksız gördüğüm koca otogar, sıcaktan erimiş de bir avuç kalmış gibi göründü gözüme. O sırada yanımdan geçen kavruk bir çocuğun, ”Buz gibi soğuk su…” sesi otogarda soğuk bir rüzgâr gibi esti. Bir ara şehir içine yolcu taşıyan dolmuş muavinlerinin koca bir ağız olup, bütün şehri mahalle mahalle öğürüp kusarcasına bağırdıklarını işittim:, “Kenan Evren Bulvarı, Süleyman Demirel Bulvarı, Turgut Özal Bulvarı…” Bizim mahalle otogara yakın olduğundan, hangisine binsem götürüyordu. İlkin Turgut Özal Bulvarı'na giden dolmuş hareket etti. Ben de hızlıca ona doğru yönelip, bindim hemen. Dolmuş Şoförü, bir eliyle direksiyonu tutarken, diğeriyle torpido gözünden çıkardığı kasetin kapağını açtı. Kapak fotoğrafındaki Müslüm’ün iki parmağıyla tuttuğu sigarasının dumanı kıvırcık saçlı başının üstünde küçük bir bulut gibi birikmişti. Elmacık kemiğine dayadığı başparmağıyla da düşünceli bir hali vardı. Şoför, elindeki kaseti kasetçalara sokup, sert bir darbeyle iter itmez, Müslüm’ün sesi sigara dumanı gibi dolmuşun içine birden dağılıverdi.

Sevgiye muhtaçtım ben bir zamanlar

Sevdim de ne oldu anlayamadım

İnanamam artık beni sevene

Ben bu yüzden oldum dertler insanı

Yıllar öncesine gittim. Üniversiteye hazırlık için ders çalışırken bile Müslüm’ün şarkılarını dinlediğimi hatırladım. Karşı komşumuzun kızı (ilk aşkım) İpek duysun diye kasetçaların sesini sonuna kadar açışımı, abimin gözü gibi koruduğu Müslüm kasetlerini ondan izinsiz dinlediğim için yediğim tekme tokat dayakları… Az sonra, ineceğim durağa yaklaştık. Boğazımdaki gıcığı öksürüp temizleyerek, Öz bucak durağında ineceğim kaptan dedim. Göbeği direksiyona değen kirli sakallı şoför, “Tamam gardaş!” dedi. Direksiyonu hemen sağa kırdı. Solundan hızla geçen bir arabanın korna sesine, daha sert ve uzun bir karşılık verdi. Kısık bir sesle Allah’ına kitabına sövdü. Dolmuşu yolun sağına çekip, frene basar basmaz, tüm yolcular hızla öne doğru sallandık. Arka koltuktaki yaşlı kadının ağzından çıkan “Çüşşş!” sesi, kulağımı okşayıp şoföre doğru gitti. İki genç kız yolcu ise ellerindeki cep telefonundan başlarını bir an kaldırarak, yüzlerini buruşturup baktılar şoföre. Dolmuştan iner inmez sokak aralarına dalıp, eve doğru hızla yürümeye başladım. Pek kimse yoktu ortalıkta. Birkaç kedi çöp kovalarının içinde yiyecek bir şeyler arıyordu. Kedinin biri yanımdan geçerken bir an durup başını kaldırdı. Bir şey umar gibi gözümün içine bakıp miyavladı. Sonra da kuyruğunu bacağıma sürterek yavaş adımlarla yoluna devam etti. Evlerin bahçelerinden sokağa sarkan limon ağaçlarına kayıyordu gözlerim. Yollardaki irili ufaklı çukurlar belediye mührü gibi hâlâ sokak ortalarında duruyordu. Son köşeyi döner dönmez, evin sokak kapısının önünde durmuş, yolumu gözleyen annemi gördüm. Yetmişine merdiven dayamış kadın nasıl da koşuyordu yavrusuna. Ona yaklaştıkça yüzündeki kahverengi yuvarlak lekeler daha da büyüyordu. Yaşlanmışsın, diye seslendim içimden. O ise bana hiç büyümemiş bir çocukmuşum gibi baktı. Sokağın ortasında sarıldık. Bayramdan bayrama birbirimizi gördüğümüzden uzun oluyordu bu sarılmalarımız. Her seferinde de “kurban olurum” ezgileri eşliğindeydi. Annem, valizimi almak istedi hemen. “Yok, daha neler!” diyerek, elimi omzuna attım. Eğildim, yanağını öptüm. O da elini belime atıp, başını göğsüme dayadı. Eve doğru, birbirine yıllar sonra kavuşan iki sevgili gibi yürüdük. Babam kapıda karşıladı. Yeni uyandığından çatallı ve kalın sesiyle, “Hoş geldin BABA,” dedi. "Hoş bulduk baba," dedim. Sarıldık. İçtiği rakılardan iyice göbeklenmişti. Saçları biraz daha ağarmıştı. Salona geçtiğimizde tavandaki vantilatörün pervaneleri sıcağa değdikçe aşka gelmiş gibi hızla dönüyordu. Gözüm salonun çatlak sıvalı duvarlarında dolaştı bir süre. Sonra, o çatlaklarda yıllarca biriken sesler ve görüntüler yavaş yavaş sızmaya başladı. Evin içi birden karnaval alanına döndü sanki. Bir ara çocukluk fotoğraflarımıza daldım, benim, ablamın ve abimin. Ta ki annemin sesiyle irkilene kadar, “Ee, oğlum nasılsın?” "İyiyim," dedim her zamanki ağız alışkanlığıyla. Ardından babam, “Ankara’da havalar nasıl?” diye sordu. Siyasi havalardı aslında öğrenmek istediği. Sanki Ankara’da yaşadığım için memleket hakkındaki tüm siyasi sırları biliyormuşum gibi bakıyordu gözlerimin içine. "Siz nasılsınız? Boş verin Ankara’yı," dedim. Annem cevap verdi hemen: “Biz de nasıl olalım işte, Allah bundan geri komasın.” "Komasın," dedim, gülümseyerek. “Gadanı alayım,” dedi, öptü boğazımdan. "Abimler ne zaman gelecekler," dedim. Babam, “Dokuzda buradalar. Erken gidek gelek, çok sıcağa kalmayak,” dedi. Avucunun kenarıyla alnına bastırarak, boncuk boncuk biriken terleri silerken, “Bu sene yaz erken geldi,” dedi. Bir süre hepimiz sustuk. Telefonun zilinin çalmasıyla birlikte derin bir uykudan uyanır gibi başımızı çevirip, telefona baktık. Babam telefonun yanında olduğundan o cevapladı. “Ha! Günaydın oğlum. Şimdi geldi,” dedi. Sonra kısık gözleriyle bana baktı. “Gel Selim, seni istiyor abin,” dedi. Abim davudi sesiyle konuştu. “Hoş geldin gardaş,” dedi. "Sağ ol abi, hoş bulduk." “Biz de birazdan gelecik, var mı bir emrin?” Teşekkür ettim. “İyi o zaman görüşürük,” dedi. Kapattık telefonu. O sıra annem, “Sana sıkma börek yaptım, hemen hazırlayıvereyim,” dedi. Telaşla kalkıp mutfağa koştu. Babam kumandayı aldı eline, televizyonu açtı. Bense ablamın hastalık döneminde çekilmiş, sanki duvara değil de zamana asılı duran son fotoğrafına daldım. Abimler geldiğinde hepimiz çoktan hazırlanmış, avluda onları bekliyorduk. Araba sesini duymamızla avlu kapısının açılması bir oldu neredeyse. Yeğenim Osman’dı kapıyı açan. “Amca!” diye kucağıma atladığında abim ve yengem de geldiler arkasından. Sarılıp öpüştük. Abim, “Hadi gidelim bir an önce, yolda konuşuruk,” dedi. Doğan model beyaz arabasına bindik. Babam öne oturdu her zamanki gibi. Abim arabanın kontağını çevirir çevirmez, kasetçalardaki kaset de birden çalmaya başladı.

Yıkıla yıkıla yaşayan benim

Geceler boyunca kahrolan benim

Ah edip inleyen yıpranan benim

Kötüysem düşkünsem kime ne bundan

Bir müddet hepimiz soluksuz dinledik şarkıyı. Yeğenim Osman nerdeyse kucağımda uyuyakalmıştı. Yengemin, “Hasan, şunun sesini kıs acık!” diyen sesiyle ayıldık birden. Abim yengeme homurdanarak kıstı kasetçaların sesini. O ara dikiz aynasından bana baktı, “Gardaş, sen şimdi Ankaralı entel oldun ya, beğenmen de bu şarkıları,” dedi. Arkasından bastı kahkahayı. Gülümseyerek, "Biz de bunlarla büyüdük, içimize işlemiş ne de olsa," dedim. Hoşuna gitti, “Eyt be! Kimin gardaşı,” dedi. Bir ara anneme baktım. Sessizce pencereden dışarı bakıyordu. Aklı birazdan mezarına gideceğimiz ablamda olmalıydı. Yengemle göz göze geldik, sıcak gülümseyişi ablamınkini hatırlattı. Ablamın da her zaman gözlerinin içi gülerdi. Abim bir sigara yaktı. Babama da uzattı bir tane “cık” dedi babam. “Sen içiyor musun gardaş?” dedi. "Hayır, içmiyorum," dedim. Sessizce oturan babama takıldı abim. “Bak!” dedi. Bir eliyle yolun kenarındaki apartman inşaatı dolu arsaları göstererek, “Bu tarlalar var ya bu tarlalar, dönümü beş yüz binden satılıyormuş. Yemeseydin köydeki o tarlaları şimdi hepimiz milyonerdik şerefime,” dedi. Babam bir müddet söyleyecek söz bulamadı. Hazırlıksız yakalanmıştı. Ağzından cılız bir ses çıktı. “He ye.” Abim dikiz aynasından bana bakarak, “Şehir büyüyor gardaş, her yerde apartman var artık. Kim derdi bu dağlara taşlara apartman dikecekler diye,” dedi. Hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. Her yer pıtrak gibi apartman doldu dedim. “Boş versene, dağ taş kalsaydı daha mı iyiydi sanki?” dedi. Sigarasından derin bir nefes daha çekti. Mezarlığa yaklaşmıştık. İçimden konuşmak gelmiyordu hiç. Abim devam etti konuşmaya, “Bu arazileri önceden ucuza kapatıyorlar. Arkasından da imar çıkarıp, yüz misline satıyor şerefsizler,” dedi. “Şimdi paran olacak, müteahhitlik yapacaksın gardaş, paraya para demezsin dinime imanıma,” dediğinde mezarlığa gelmiştik. Osman sessizliğini mezarlığı görünce birden bozuverdi. “Mezarlığa geldik,” diye heyecanla bağırdı. Daha arabadan inerken annemin gözleri doldu. Güçlükle, “Kuzuum!” diyebildi. Abim, Osman’a seslenerek, “Gel Osman’ım,” dedi. Bagajdan çıkardığı su bidonlarını alarak, birlikte çeşmeye gittiler. Bizde yengemle beraber annemin koluna girdik. Babam arkada biz önde mezarlığın dikenli otlarının arasından mezara doğru yürüdük. Annem, ablamın mezar taşını üç kere öptü. Ağıtları ninni oldu ablama. Babam toprağa oturup, sessizce ağladı. Bir ara şalvarının cebinden mendilini çıkarıp, ablamın mezar taşındaki küçük çamur lekelerini sildi. Bende bir yandan mezarın üzerindeki yabani otları ve küçük çakıl taşlarını temizlemeye başladım. Aramızda sanki bir işbölümü yapılmış gibiydi. Abim ve Osman bidonlardaki suyu mezarın toprağına yavaş yavaş saygıyla döküyorlardı. Elif yengem gözündeki yaşları silerken, bir yandan da annemin kolundan tutup ona destek oluyordu. Abim işini bitirince avuçlarını açıp, havaya doğru kaldırdı. Fatiha süresini yüksek sesle okumaya başladı. Osman da küçük ellerini açıp, dudaklarını oynatarak, babasını taklit etti. Benim gözüm ablamın mezar taşındaki yazılara daldı.

Kader Toprak

Doğum: 19.03.1965 - Ölüm: 04.09.2004

Ruhuna el fatiha.

Sonra o yazılar babamın mendiliyle silinerek, mezar taşı beyaz bir film perdesine dönüştü. Çocukluğumda ablamla geçirdiğim kareler bir bir gelip geçti gözümün önünden. Bana en sevdiğim yemeği, yağda salçalı soğan pişirişini, çocukluğumdaki sokak kavgalarımda beni dayak yemekten kurtarışlarını, annemin çeyizinden kalma aynalı dolabın karşısına geçip oynarken, onu kapı aralığından gizli gizli seyredişimi, beni aynadan görerek, yanına çağırıp birlikte karşılıklı oynayışımızı, kanser olduğunu öğrendiğimiz gün hepimizin gizli gizli ağlayışını, ölmeden önce ona son kez sarılışımı da gördüm o perde de. Mezarlıktan ayrılırken annemin ayakları yine gitmiyordu. Eğilip ablamın mezar taşını üç kere daha öptü. Şalvarının cebinden bir avuç bayram şekeri çıkarıp, mezar toprağına tohum eker gibi serpti. “Bayramın kutlu olsun yavrum!” dedi. Abim o ara elindeki bidonun dibinde kalan suyu mezarın kenarındaki mermer kupaya döktü. “Kuşlar içsin,” dedi. Sesi ağlamaklıydı. Yengemle birlikte yeniden annemin koluna girdik. Yavaş adımlarla arabaya doğru hareket ettik. Abim mezarlıktan çıkar çıkmaz Allah’a, kitaba sövdü. Arabayı çalıştırmadan da bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekip bıraktı. Sonra kasetçalardaki kaseti çıkardı. Torpido gözünden başka bir kaseti arayıp buldu. Kaseti kasetçalara sokup, orta ve işaret parmağıyla sertçe itti. Kasetçaların sesini biraz daha açtı. Yengem bu sefer abimi uyarmadı. Eve kadar hiçbirimiz konuşmadık. Yol boyunca Müslüm’ün hep aynı şarkısını dinledik.

Ağlattı kader ağlattı kader

Gülmek istedikçe ağlattı kader

Mutluluk sır oldu ben bilemedim

Gülmek istedikçe ağlattı kader


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR