Erdinç Akkoyunlu • Tuhaflığın Altın Dili
23 Kasım 2017 Öykü

Erdinç Akkoyunlu • Tuhaflığın Altın Dili


Twitter'da Paylaş
0

Apartmanların, aydınlık denilen karanlık ve küf kokan tuhaf boşluklarına açılan mutfak pencerelerinden. Kuruş hesabı yapan esnafları, dünün yemeğini bugünküyle karıştırıp doyuran ucuz köşe başı lokantalarından. Akşamcıların rakılamak için Galata Köprüsü’nde misina kefallerini közledikleri mangallarından, İstanbul’un havasına yemek kokusu karışır. Derin bir nefes aldığında ciğerine Boğaz’a akan onlarca deresine verilmiş hane ve fabrika lağımının aromasıyla ekşimiş İstanbul nemi, bu yemek kokusuyla çekilir. Her nefeste de açlık çekilir. Sonra “Karnımı doyurmalıyım” denir yüksek sesle, kimsenin duymasından çekinilmeyen nadir Türk sözlerinden biri olduğunu bilinerek. Sokağı biraz dinlediğinde, şair gibi gözlerini kapatmana da gerek yok, "Acıktım" diye eşine ilan edenleri, annesine seslenenleri, hizmetçisine bağıranları, sadaka yalvaranları duyarsın. Bundan mıdır bilinmez yani ben bilmem, ama insan yaşamak için yemez de İstanbul’da, yemek için yaşar: Kahvaltı bittiğinde, öğle yemeğinde ne yenileceği konuşulur. Akşam sofrasında bahtına ne çıkacağının hayali ise, ikindi atıştırmasının tıka basalığına rağmen aklından çıkmaz. Hele gece ve yarısı tıkınmalarındaki porselen tabak takırtısı, emaye tencere şıkırtısıysa, Anadolu’ya uzanmadan önceki atalarının şaman dininin gece kötülüğü kovma ayini gibidir. Bunca doyurma eylemine karşın, şehrin ister bir gecede kondurulmuş çarpık yapılaşmasının istatistiği olsun; isterse belediye imar müdürlüğünün izniyle harç ve demir miktarı standartlardaki bir binası… Eşitlik bir zamanlar üniversite önleri taranarak bu ülkeden çok kanlı kovulan komünizm değilmişçesine gelmiştir her türlü hanenin birbirinin tıpkısı küçücük yapılmış mutfaklarıyla. İstanbul, iki kişinin asla yan yana birbirine düşman kesilmeden yemek yemek şöyle dursun, yemek yapma düşü bile kuramayacağı küçük mutfakların evlerinin kentidir. Evliliğimizin yirmi üçüncü gününde karım, “Eğer buzdolabı mutfakta olsaydı, çatı aktığında motoru bozulmayacaktı,” diye bana mutfağına buzdolabı da sığabilen bir ev kiralamadığım için söylendiğinde, şehir mimarisinden benim kadar haberdar olmayışı bile hayatımın en kötü ânını yaşamamı engellemedi. Tanışıp evlenmemize kadar geçen dört ayın en soğuk bir ifadeyle, işi soğutmak olan aletin bozulma sebebinin ben olduğumu hatırlatmasına neden bu kadar içerledim bilmiyorum. O ana kadar aklımın kıyısından bile geçmediği halde Mihrimah’ın dördüncü kocası olduğumu, benden önceki üç erkeğin ona gecelerce istediği gibi dokunduğunu düşündüm. Avucumdaki ince belli çay bardağını tuz buz ettim. Bu abartılı gurur gösterisi karşısında, bozulan buzdolabını düşünen karımın yaramı sarmasını beklemiyordum. Bir cımbızımız olmadığından tırnaklarımla avucumdan çıkardığım camın boşluğundan usul usul sızan simsiyah kanın bir arter (atar damar) kesisi olduğunu Taksim İlk Yardım Hastanesi’nin cerrahi bölümü hemşiresi Mihrimah’ın anlamamasına imkan yoktu. Benim için o kanlı şok anında buz gibi ifadesini daha katılaştırarak, “Komşudan yara bandı iste…” diye ilk yardımını yaptı… O an, o bardak benden daha bin parça olamazdı…

***

Yeni evlilerin evinde bir evin ev sayılması için gereken cımbız, plastik buz kabı, tel maşa, turşuluk tuz, çuvaldız, tirbuşon ve yara bandı gibi gereksinimler, komşu kapısı kadar uzaktır… Bize ise herhangi bir komşuluk çağrısı yapmadığı halde, on katlı, kırk daireli apartmana taşınırken gördüğümüz ilk kişi; kafasını yarım açtığı kapısından uzatıp bizi görünce suratımıza kapatan alt kat komşumuz Neriman Hanım kadar uzaktı: Eline para sıkıştırıp şahit yaptığımız bronşit çaycının öksürükleri boş salonu çınlatırken, Beşiktaş Belediye Başkanı’nın verdiği yetkiyi hoyratça kullanarak bizi karı koca ilan eden genç nikah memurunun evlilik cüzdanını uzattığında Mihrimah’ın elini okşamasından üç gün sonra… Yani Tarlabaşı’nda, adını ilk kez bu eylemle duyurmak isteyen ve ideolojisini televizyonun haber spikeri ağzında gevelediğinden tam anlamadığım bir terör örgütünün, İETT otobüsüne düzenlediği bombalı saldırıdan üç gün sonra… Tam açıklığıyla; o gün yaralanan on yedisi ağır, kırk beş yolcudan otuzunun en yakındaki olduğundan Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne kaldırıldığı bilgisi Mihrimah’ın nikâhta kapatmadığı telefonuna mesajla gelip de alelacele hastaneye gittiği… Aslında biri uykusuz, öteki yarım dalmalı, diğeri deliksiz rüyalı geçen üç nöbet gününün ardından...İki gün hastanenin önünde, karım ha çıktı ha çıkacak, beni görüp de sevinsin nöbeti tutmuşken… Suçu sadece okula ya da işe gitmek olan masum yaralı yurttaşların yakınlarının, “Devlet bizi sadece ilk gün basın ile odaları ziyaret ederken hatırladı, şimdi yapayalnızız” yakınmalarını artık kaldıramayınca… Salonun penceresinden belimize kadar intihara ramak kala biçiminde sarkarsak, imara açılan sahilde yükselen Katar sermayesi Bakırköy rezidanslarının Marmara’dan bize arta bıraktığı ve kiramızı yükselten mendil kadar denizi izleyerek, gelişini beklerim diye düşünüyordum ki. Kapıyı anahtarıyla açıp, yorgunluktan tükenmiş halde eve dalan Mihrimah, “Şimdi düzüşüp uyumazsam, bir daha asla senin gibi çirkini kendime dokundurtmayacağımdan korkuyorum,” dediği o cumartesi günüydü… Aşklar ve aşktan doğan sevişmeler kitapçı zincirlerinin on ikili DVD kutusu hallinde satın alınan eski Yeşilçam filmleri zamanında kalmış da, bugün pek çok kişiyle, pek çok kez yapılmazsa insanın yaşadığını anlamadığı düşüncesi salgın gibi yayıldığından… Bağlılığın hiçbir zaman huzur vermeyen gelgitleri yerine, biraz hormon salgılamanın ve sarhoş olmanın yettiği yatak gelgitleri; yani düzüşmek hayatın anlamını çözmüş neslin seks devriminin hayata kayıt şifresi sayılıyordu. Bu nedenle, karımın sevişelim yerine düzüşelim deyişini yadırgamadım… O âna değin otuz yedi yıllık yaşamımda ne canlı ne de şehrin üçü bir arada sinemalarındaki seks filmlerinde görmediğim kadar güzel sarışın olduğuyla aydınlanmakla meşgul olmaya çalıştım. Oysa aydınlanmayı sevmem, karanlık insanın sığınağıdır karanlığın koyuluğu bizim sadece bizi endişelendiren korkularımızdan yapıldığından…Zihnim parıl parıldı ve hiç tanımadığım bir korkunun gaddarlığıyla titriyordum. Mihrimah’ın tıraşı biraz uzamış koltuk altı kılları ışıkta görünmeyen sarının tonuyla Tanrı tarafından boyandığından, vulvasının (genital bölge) her tarafından fışkırmış upuzun ve yamru yumru monspubisini (genital alt bölge)kaplayan kıllarının bir lanet gibi kara ve karmakarışık oluşuna şaşıyordum.Bu keşmekeşte yolumu bulmak hiç kolay olmayacaktı çünkü gittikçe gözüme kirpi dikeni gibi görünen kıllar, labiummajusu (büyük dudak) istenmeyen misafirlere karşı kapatmıştı. Mihrimah, seks filmlerinin kadınları gibi işaret ve orta parmağıyla labiumminusunun ( küçük dudak) yanaklarını açıp yolu kestirme hale getirmezse, glanisim (erkek üreme organı başı) onun örülüp, boncuklanacak kadar uzun ve korkutucu piloslarına (insan kılı) değip, içime yürüyeceği; köklerinin burnumdan, kulaklarımdan çıkacağı gibi saçma bir korkuya kapıldım. Bu korkunun benzerini de dört ay önce de yaşadığımı hatırladım… Tam olarak, dört ay yirmi üç gün önce, Kapalıçarşı’daki çalıştığım kuyumcu atölyesinde, yeni evlenecek arkadaşının sipariş vermesine yardımcı olmak için gelmişti… Patronumuz, arkadaşının kızına düğünü için özel imal edilecek ziynetlerin modellerini gösterirken, o sarışın kadın, ömründe ilk kez altın atölyesi görmüş bir insanın şaşırma hakkını sonuna kadar kullanarak ve epey ileri giderek, “Bu balığı nasıl da güzel yapıyorsunuz, bayıldım,” diye bana iltifat etmişti. Nasıl olupbittiyse patrona yakalanma korkumu yok edip, istediği için uzattığım cep telefonuma numarasını yazmış, bir mesajla o akşam Sultanahmet Meydanı’nda buluşmayı planladığını iletmişti. Buluştuğumuzda Mihrimah’ın bir anda susup, “Burada, seninle ne işim var benim” deyip gidişinden ölesiye korkarak onu susturmadığım için, kırgınlık ve yanılgılarla dolu hayat hikâyesini öğrenmiştim…Güzelliğine kapılan, ama ruhundan zerre anlamayan üç yakışıklı adam, kalbini fena kırmıştı. Bana üç eski kocanın çantasında taşıdığı onunla ile sarılıp, objektife gülümsedikleri zamanda çekilmiş fotoğraflarını gösterdiğinde, etrafta bir ayna olmaması için inanmadığım Tanrı’ya dualar ettim. Fakat Mihrimah, ben yetimler yurdundan on sekiz yaşımda elimde devlet memuriyeti için yetim kontenjanı hakkını gösteren belge ve kalacak yeri olmadan kapıya atıldığımda, daha yurdun köşesini dönmeden son sürat kaldırıma çıkıp altına alan arabanın dağıttığı yüzümün sol tarafını okşadı, “Eminim bu acıyı yaşamasaydın, şimdikinden daha güzel bir erkek olamazdın,” dedi. Bana arabasıyla çarpanın, iyileştiğimden beri yanında çalıştığım kuyumcu atölyesinin sahibi olduğunu öğrenince tiksintiyle şaşırdı, “Patronun vicdanını rahatlatmış, sen de işini sevmişsin, o altın balığı çok güzel yapıyordun…” “İşimden nefret ediyorum… O işveren, çok az paraya çalışacak, çok sadık bir köleyi gözünden tanıyarak Kapalıçarşı’nın en zengin kuyumcusu olmuş. Ben ise, yetimler yurdunda o balığı o kadar güzel imal etmezsem bu yaralı surat ile kimsenin bana başka bir iş vermeyeceğini bilecek kadar çok kötü roman okudum,” dedim. Beni öpmesini beklemiyordum ya, bu ruhsal yakınlaşmaya karşılık olarak dört ay boyunca her gece buluşmamızda, “Çünkü daha ilk görüşmemizde o üç eski kocam da beni öpmeye ve okşamaya kalktı ama sen bana dokunmadın,” diye anlatıp durmasını da ummuyordum. Üstelik o fotoğrafları neden çantasında taşıdığını, hadi bakmak istiyorsa bile akıllı cep telefonunun hafızasında taşımadığını sormadığımı kendime sordum… İşte ben o cumartesi günü, böyle geçmişe daldığımı fark etmeden kirpi sırtına benzeyen bu kaosta Mihrimah’ın yorgun bedenini bilinçaltıma sızan ayıp filmlerin öğrenilmiş ritmik saçmalığıyla hırpalayınca, çok haklı bir tokat yedim.Mihrimah, canını yaktığımdan bir bağırtıyla “İn üzerimden be,” diye bana attığı tokatla kolum, konsüldeki (orada ne işi varsa) vazoyu devirmişti. Alt kat komşumuz, bir şilebin aşçısı kocasını iki ay önce Fildişi Sahilleri’nde ısıran sineğin sıtma taşıdığını tespit edemeyen acemi doktorların soğuk algınlığı teşhisine kurban veren Neriman Hanım, o anı bekliyormuş gibi, evinin tavanına, tahta fırça sapıyla defalarca vurmuştu. Şimdi ben azgın, sakar yeni evli üst kat komşusu, hala siyah giyerek yas elbiseleri içindeki Neriman Hanım’ın iki parmak araladığı kapıdan üstüme attığı yara bandını havada kaptım… Gönlümden kanayan avuç yaramı sardım…

***

Kendi markalarının ürünlerinden başka alete göz ucuyla bile bakmayan yetkili servisler, Philadelphia Electric Company’in ürettiği1969 model Philco marka buzdolabını tamir etmeye yanaşmak şöyle dursun, bin bir yalvarmayla eve çağırdığımda bu hurdanın daha bir hafta öncesine kadar motorunun saat gibi çalışıp, içinin Kuzey Kutbu gibi soğuk olduğuna inanmıyordu. “Şu markalaşma çıktı çıkalı, yetkili servisler bizim mesleği öldürdü. Sizin meseleye gelirsek, abi bunların meraklıları var. Beyaz eşya antikacıları diyorum… Onlara verin. Ya da internetteki satış sitelerine koyun. Şimdi böyle eski eşyaları zenginler evlerine dekor diye alıyor, vallahi en son model buzdolabından üç tane alacak paraya elinizi öpene satarsınız,” diyen mahalle tamircisinin becerisinin de çenesi kadar kuvvetli değildi. Bakir bir arazinin arsız dikenleri batmış gibi her çişe gittikçe canımı acıtan düzüşmemizin üzerinden haftalar geçmesine karşın, Mihrimah’ın bana uyguladığı ceza yöntemi son bulmadı. Kapalıçarşı’daki altın atölyesinde alt kattaki kuyumcuda kapış kapış satılan altın balıklarımı kadınların boynunda yüzdürmeye giderken, o da Taksim İlk Yardım Hastanesi’ndeki gece nöbetinden yeni dönüyordu. Sanırım Arap turistler, İstanbul gezilerinde kendilerini boydan boya altın işlemelerle kaplamazlarsa bu seyahatin değersiz geçtiği düşünmeseler Kapalıçarşı’da bu kadar çok altın almazlardı. Onların ilgisi, patronun para sevgisiyle kucaklaşınca, Mihrimah ile bir gün evde kalabilmek için yemek ve dinlenme molasız çalışarak stokladığım balıklar, kapanın elinde kalıyordu. Bundan bahsetmesem de tüm gün cıvadan çıkmayan ellerimdeki tremor mercurialisi fark eden Mihrimah, vücudumun da titrediğini basbayağı gördüğü halde bazen apartmanın merdivenlerinde karşılaştığımızda da yüz vermiyordu. Birbirimize yabancıymışız gibi nezaketen günaydın derken, Mihrimah’ın gözleri,“Buzdolabı hâlâ çalışmıyor,” diye soruyordu ki, bu külüstür Philco’dan da değersiz olmak kötüydü… Bir de bu rastlaşma anlarda bazen Neriman Hanım’ın, hep onun eşiğine denk gelen karşılaşmalarımızı kapı arkasından takip ettiğini, balkonda içtiği paket paket sigaranın hırıltılı nefesinden duyuyorduk, nedense dinleyen bizmişiz gibi utanıyorduk…

***

O soran ve suçlayan bakışlarla ezilmemek için yaptığım araştırmada buzdolabını kargo gemisiyle üretim yeri Amerika’ya bile göndersem, çatıdan akan suyun bozduğu motorun yedek parçalarının fabrikanın müzesinde dahi olmadığını öğrendim. Sonra aklıma, bana buzdolabını beyaz eşya antikacısına vermemi söyleyen tamirci geldi. Sağlam bir komisyon karşılığında tanıdığı beyaz eşya antikacısının da yardımıyla, bu tuhaf mesleği sürdürenlerin sayısının ne kadar çok olduğuna şaşarak, mesleki dayanışma sayesinde Türkiye’deki çalışan en son Philco marka buzdolabını, onu sığdıracak bir mutfak bulamadığımdan benim bozduğumu öğrendim. Beyaz eşya antikacılarının bir hayvan türünün nesline son vermişim gibi beni suçlayan imalarına maruz kaldığım günün akşamı eve ulaşmak için son katın merdivenleri gözümde büyürken, Neriman Hanım’ın kapısı, istenmeyen ve tehlikeli kişilere karşı arkadan zinciri şakıtıyla çözülerek açıldı. İçimden, “Alt kat komşumuz kapı arkasından bizi dinlediğini anladığımızı, anladı şimdi meydan okumak için alenen karşıma çıkacak” derken birkaç dakika sonra Neriman Hanım ile her tarafı ağzına kadar izmarit dolu kül tablalarının mide bulandıran kokusu eşliğinde, balkonunda yükselen yeni inşaatlara bakarak kahve likörü içtik. “Bu saatte kahve yapmaya hem üşeniyorum hem de bu likörün sarhoşluğuyla yüz falı bakmak, kahve telvesinde gelecek aramaktan evladır…” dedi… “Fallarla ilgili bir kitap okumuştum. Yani yetimhanede elime geçen kitaplardan biri de oydu ve bir genelevde çalışan seks işçisi (o kadınlara fahişe diyenleri bu söylemle kınadığımı düşünürüm hep) kadının arkasına düştüğü not vardı. ‘Bir kerhanede ömür törpülüyor olmam, bu kitabı okumadığım anlamına gelmez, haydi sen de oku’ Nasıl olmuş bilmiyorum, yetiştirme yurdu için kitap kampanyası kolilerinden çıkmıştı o kitap, öyle o kalmış aklımda. Nottan haberdar olan bazı arkadaşlarım, ilk fırsatta o kadını aramaya gidip elleri boş döndüklerinde ben çoktan kitabı bitirmiştim. Tutturulması en zor olanın insanların yüzüne bakarak söylenen kehanet olduğunu kitaptan hatırlıyorum. Bunun için kişinin gerçek yeteneğe sahip olması lazımmış. Çok uzattım ama, siz eskiden falcı mıydınız Neriman Hanım?” “Bana Neriman abla demelisin. Böylesi daha iyi,” dedi ve bunu söylemeden önce yuttuğu kahkahasını biraz da likör sarhoşluğuna sığınarak öyle bir attı ki, uzaktaki manzaramızı kapatan inşaatın Anadolu’dan gelmiş kimi işçilerini bu gece rüyasında şeytan aldatacaktı. “Ben biraz kahin sayılırım fakat oğlum senin yüzünün yarısı öyle dağılmış ki, kaderini okumak için kâhin olmak da yetmez. Temiz bir yürek şart. Bak benle içerdeki odaya gel…” Ellerini karnına çektiği dizlerinin üstünde bağlayıp, yatağında oturan ben yaşlarda yeni sakal tıraşı olmuş, kıyafetleri temiz pak bir adam vardı ve bizim odaya girip, onun yüzüne dikkatle bakışımızı da, Neriman ablanın şu sözlerini de olmamış sayıyordu genç adam: “Kerem bana kocamdan bana hatıra… Onun eşiyle birlikte geçen yaz trafik kazasında ölen kız kardeşinin oğlu. İki yıl önce bir sabah annesi ve babası neden kahvaltıya gelmiyor diye odasına girdiğinden beri Kerem’in bu haline ilişkin bildiğimiz tek şey, ‘Beni neden sevmedin’ diye yazdığı kağıda, şimdi bu duvara baktığı gibi baktığı… İşte oğlum, ben her akşam bu kahve likörünü içip, Kerem’in yüzüne bakıyorum, bir vakitler namım İstanbul’da alıp yürüdüğünde bana aşk, sevgi ve en çok da samimiyet aramak için gelenlerden kazandığım parayla bu evi de almamı sağlayan falcılığımı kullanıp Kerem’i kim sevmedi, neden sevmedi diye onu yakanı bulmaya çalışıyorum… Bol bol kahve likörü alıyorum…” Balkona döndüğümüzde, Neriman ablanın kahve likörünün dibini görüşünü, ilk söylediğinde yapmasını çok istediğim ama Kerem’in halini görünce o an korkudan titrediğim yüz falıma bakmasını izledim. Bana uzattığı sigarayı, "Hiç tiryaki olmadım, kırk yılın başı belki çok canım sıkılırsa içerim" diye ret ettim. Bir taraftan da ancak başka alemleri görebilenlerin bunu göremeyen fakat o an böyle bir şey olduğunu sezebilen ben gibi acizlerin anlayacağı şekilde; yani pek bir derin bakışından korkarak, “Bugün göremedim ama yarın yine gel,” demesinden korktum. Neriman abla, yüzümde ne gördüyse artık, bana söylemediğine eminim…

***

O akşam anahtarımla kapımı açıp eve girdiğimde, kendi için kurduğu tek kişilik sofranın son gereksinimlerini masaya koyan Mihrimah, bana kendi evine girer gibi rahatça hareket eden bir hırsızmışım gibi bakınca, buzdolabı için başvurduğum tüm yolları bir çırpıda anlatıp, eğer bu saatte evde bulunuşu bir af işaretiyse af edilmeyi diledim. Ve o ana kadar bir şeyi sormayı unuttuğumu fark ettim, kahve likörünün sarhoşluğuna sarılarak, kahkaha atmadım ama bir cesaret, “Şu eski püskü buzdolabı senin için, bana kendini dokundurtmayacak kadar neden bu kadar önemli?” diye sordum…

***

Bir hafta boyunca Türkiye’de beyaz eşya tedariki yapan yerli yabancı kırk iki firmanın teknik servis çalışanları, yönetimin asansörle eşya taşımayı yasaklayan kuralına yaka bağır açılmamış şekilde söverek, motoru en çok soğuttuğundan en büyük boy buzdolaplarını evimize taşıdılar. Tıpkı o buzdolabı tamircisinin söylediği gibi, eski zamanların samimiyetini o yılların bir hurdasını ev dekoru yaparak yaşadığımızı yüzümüze söylemekten çekinmeyip Philco buzdolabına, “Aksesuarınız ne güzelmiş” dediler… Ve yanına getirip koydukları pahalı son teknoloji soğutma aygıtının asıl yeri olan mutfağa sığmamasına üzülerek, kendi evlerindeki mutfaklara da buzdolabı sığmadığından yakındıktan sonra teknik servis çalışanları, Mihrimah’ın iddiası doğrulanınca, ürün iade etmenin tüketici lehine değiştirilen maddelerine söverek buzdolaplarını evimizden geri götürdüler. Bazen biri getirirken, öteki götüren rakip firma teknik servis çalışanları bu durumdan hiç hoşnut olmasalar da, merdivenlerde birbirlerine yol vermek için kan ter içinde kaldılar. Mihrimah, benim teknolojiye olan güvenimin boşa çıkacağı anın zaferini yaşamak için mesaisini bir haftalığına öğleden sonraya aldı. Her yeni buzdolabı eve getirildiğinde fişini takıp dijital ekrana soğukluk ayarını göstergenin sonuna ulaştırarak, bir bardak su deneyini büyük bir dikkatle gerçekleştirdi. Ben de bu gösteriyi iddia sahibi olarak kaçırmamak için, Kapalıçarşı’ya ulaştığım güzergahtaki yol çalışması ve sabah trafiğini bahane ettim; işe bir saat geç gitme hakkımı sonuna kadar kullandım. Mihrimah haklıydı. Denediğimiz hiçbir buzdolabı, Philco’nun soğuttuğu bir şişe suyu içtiğimizde duyduğu ferahlığı yaratmıyordu. Su aynı su, şişe aynı şişe, boğaz aynı boğaz olduğuna göre ya haber saldığım ve karşılığında servet önerdiğim beyaz eşya antikacıları bize yedek parça için 1969 model bir Philco bulacaktı. Ya da Mihrimah, onları evden kaçan annesinin yokluğunu aratmadan büyüten babasının bir zamanların Kadıköy bitpazarından aldığı ve Mihrimah’ın üç evliliğinde de yanında taşıdığı tek çeyizi olan Philco’nun onca sene nasıl teklemediyse şimdi de öyle dirilmesi için Tanrı mucizelerinden birini verecekti…

***

Çocuğu hastalanan arkadaşıyla nöbet değiştiren Mihrimah’ın eve iki saat geç geleceğini cep telefonuma mesajla bildirerek beni önemsediğini hissettirdiği gün, içimdeki iyiliği biriyle paylaşmazsam mutluluktan septisemi geçireceğimi düşündüm. Çünkü kanıma o güne kadar böyle bir mutluluk karışmadığından, karamsarlık akan damarlarımın zehre direncinin olmadığı açıktı. Ve ben, Kerem’in yanında oturmuş, tıpkı onun gibi ellerimi karnıma çektiğim dizlerimin üstünden bağlayıp, onun duvarda baktığı yere bakarken, neden kendime Latince tıp terimleriyle teşhis koymaya başladığımı düşündüm. Her halde Mihrimah’ın hemşire olduğunu öğrendikten sonra anatomi kitaplarıyla başlayıp, beşinci ayın sonunda tıp fakültesinde başkasının yerine sınava girebilecek kadar mesleki kitabı okuduğum içindi. Elimde değil, Beyazıt sahaflar çarşısına uğramadan Bağclıar – Kabataş tramvayına binip, Sirkeci’de inerek Bakırköy otobüsüyle eve gelene değin okumadan edemiyordum. Kerem’in yanında böylece oturursam, bana eninde sonunda kime ve neden böyle tutkulu aşık olduğunu söyleyeceğine dair düşüncemi de, kuşkusuz okuduğum bir psikoloji kitabından aklıma yazmıştım. Yetiştirme yurdu iyiydi güzeldi fakat yüzlerce öksüz yetim arasından sadece benim kitap kurdu olmam şimdi kendimi yazabilirmişim gibi bir umuda kaptırmama sebep olmuştu… Kerem’in yanında böylece oturdukça, onun normal insanlar gibi bazen boğazını temizlediğini, bazen kaşındığını, bazen gözünün seğirdiğini görmek, “Bana açılması ve bu delilikten kurtulması yakındır,” teşhisini dehşetle düşünmeme sebep oluyordu…

***

Mucizeler lanetler gibidir; başladı mı arkası mutlaka gelir. O akşam Mihrimah’tan aldığım ikinci mucize; eve geç geldiği için sanki her akşam yemek yapıyormuşçasına bu akşam yetiştiremeyeceği bahanesiyle bir torba lokanta paketli pilav ve fasulyeyi aynı onunla yememdi. İster istemez bu eylemsel nezaket amacına Mihrimah’ın gerdek öğleden sonramızın tokatla yarım kalan mutluluğunu tamamlamakla varacak diye düşündüm. İnsanların zihninden geçen kimi şeylerin kader yazısı gibi mimiklerden okunduğunu biliyorum; fakat bundan mı bilmem Mihrimah belki de o an benim başka bir şey düşünemeyeceğimi üç evliliğin tecrübesiyle sezip, “Seninle bu akşam ne de buzdolabımı tamir ettirmediğin hiçbir akşam, oram örümcek bile bağlasa, seninle düzüşmek istemiyorum… ”diye kestirip attı… Nedense onun bu eziyet gerekçesini, çok haklı buldum. Benden istediği şey karşılığında mucizeler sunmasını gerektirecek denli zor olmamalıydı… Kendimi Mihrimah’ın karşısında hem beceriksiz hem de sevgi dilencisi gibi hissederken, dünyanın en önemli keşfini yapmış gibi bir anda sordu, “Elinin mucizesi o altın balıkların tanesi kaça satılıyor?” Aldığı cevapla parmak hesabı arasındaki uçurumun derinliğini yüzünün sarkan çizgileriyle ve bana iğrenerek bakışıyla gizlemeden, “Bir altın balığın bu evin üç aylık kirasını fatura giderleriyle karşıladığını düşünürsek ve bir altın balığın Arap turistlerce günde onlarca satın alındığını da hesaba eklersek, tabi yüzünün sol tarafını hiç saymıyorum, o zaman patronun sana ya oturduğumuz bu evi satın alır ya da sen Arap turistlerden bir servet kazanmak isteyen Kapalıçarşı esnafından en yüksek maaşı verenle çalışmaya başlarsın…”

***

İstanbul’da toplu taşıma kullananların akıllı telefonları, tablet bilgisayarları, asgari ücret yorgunluğu uykuları ya da nadiren kitaplarından başını kaldırıp birbirinin yüzüne bakmama adeti çok hızlı yayıldı ve hemen herkes uyum sağladı. Bu sayede yüzümün sol tarafını kapatacak şekilde bir saç modeliyle korsanların tek gözlerini kapatarak karşısındakine korku vermek için katlandıkları körlükten kurtuldum. Birkaç yıldır, kitabıma ara verdiğim zamanlarda toplu taşımada etrafımda olup bitenleri iki gözle rahatça görmenin avantajıyla izliyordum. O gün, Gülhane Parkı durağından travmaya binen genç kız, herkesin kendisine iç geçirerek baktığı o güzelliğini sokaklarda benim gibi güzelliği elinden alınmışları teşhir ederek kazanmışçasına, sol tarafımı gördüğümde, “Aa korkunç bir şey… Tanrım kötülükten sen sakın bizi…” diye vagonda herkesin duyabileceği kadar çığlıkla kendini Sirkeci durağında tramvaydan attı… Eğer saç modelimi değiştirmemiş olsaydım bana, “Kızın söyledikleri doğru, sen sakın bizi,” diye Tanrı’ya yakaranların onaylarını görmeyecektim. İnsan duyduğu şeye değil gördüğüne inanır… Tanrı’ymış… Eğer var ise, bunca kötülükle sardığı dünyamızda bizden neden iyilik beklediğini ve en küçük bir kötülüğü bile cehennemden yanarak ödeyeceğimizi söylesin demek istedim onlara… Susmak bazen tüm söylenecek doğrulardan daha doğrudur… Neriman ablanın balkonunda oturup, sermayenin gücüyle bu kentin binlerce yıllık surlarını rezidans duvarlarıyla bir dış sur gibi kuşatan inşaat faaliyetlerin izlerken, sigaraya kırk yaşına yakın başlamanın ne öksürtücü karşılığı olduğunu, gözüm yaşararak tadıyordum. Dibini bulduğum kahve likörünün, insanın ağzında kahve tadı bırakmaktan başka, sarhoşluğun yayından bile geçirmediğini keşfetmekse cabasıydı. Üstelik Neriman ablanın bana yüz falı vaat edip de tüm dikkatini gözlerim, kaşlarım, burnum, alnım ve çenemde gezdirişinin bilmem kaçıncı seansının sonuna varmıştık. “Güzel kızların neredeyse tamamını doğunca şeytan öpmüştür. Ondandır ki güzellikleri bitinceye değin pek çok erkeğin canını yakarlar. Aldıkları ahtan belasız kurtuluşları da yine şeytan tüyünün öpüşün sonunda hediye diye verilmesindendir. Bugün canını sıkan o kız, sana iğrenerek bakan o kalabalık, senin tüm günahlarını yüklenip gitti. Melek kadar temizsin. Ki hiçbir insan evladı, hele ki nikâhı sende olan evindeki kadın gibileri, bunca temiz erkeği görmeye dayanamazlar. Sen büyük acıların kapılarını açtın lakin yüreğin yetebilecek mi yüzünden okunmuyor…” dedi… “Onun adı insufficientiacorditir, yani kalp yetmezliği,” dedim.

***

Patronum, maaşımın on altın balık kolyenin satış fiyatına yükseleceği zammı hiç düşünmeden ret ederken, Mihrimah çoktan hazırladığı ve üzerinde epeyce düşündüğünden hiç sektirmeden ettiği sözlerden belli savunmasını yaptı, "Şimdi eşim 37 yaşında olduğuna göre ve sizin hatalı solama ile aşırı hız sebebiyle kaldırıma çıkıp, onu otomobilinizin altına almanızın da üzerinden 19 yıl geçtiğini düşünürsek... Bu 19 yılın 18 buçuk senesinin de sizin yanınızda, Kapalıçarşı'da bu süre zarfında bir pırlantacı, bir çantacı ve bir de halı dükkanı açmanızı sağlayan altın balıkları imal ederek geçtiğini eklersek... Şöyle kabaca bir hesapla, eşime başka bir kuyumcu atölyesine giderek aynı balıkları imal etmemesi ve turist müşterilerinizi kaçırmamanız için teklif edeceğiniz para, aşağı yukarı Bakırköy sahilindeki inşaatı bitmek üzere rezidanslardan birinin üç oda bir salon olanını peşin almaya yetecek kadar olmalı. Aksi halde yine küsuratlara çok takılmadan yapacağımız bir hesapla, eşimin başka bir atölyede bu altın balıkları imal etmesi karşısında sizin kar marjınız, artık kar marjınızdan söz edemeyeceğiniz kadar düşeceğinden bence size pek makul bir anlaşma önerdiğimizi hesap etmişsinizdir." Kapalıçarşı'da beş yüzyıldır kutsanan tek şey hesap etmektir; hele bu hesabı Mihrimah gibi çabuk ve kar amaçlı yapanı, üstelik de karşındakini ikna edeni kutsalların kutsalıdır Patronum, Mihrimah'ın hesabını kendi namına hiç uygun bulmasa da, bir hemşirenin böyle esnaflaşmasına hayranlığından, işin doğrusu beni elinden kaçırmak istemediğinden hak verdi. Maaşım karımla patronumun Kapalıçarşı’nın ikinci kutsal ritüeli pazarlıkla yaklaşık dokuz altın balık kolye parası olarak tespit edildi. Ayrıca patronum, yanında çalıştığım 19 yılda hakkım olan maaştan daha azını aldığım için aradaki farka denk gelen serveti de en kısa sürede Mihrimah'ın hesabına yatıracağını vaat etti. Hayatımda hiç kişisel zafer kazanmadığımdan bu garip duygu ile midemde engelleyemediğim kusma kasılmaları oluşurken, Mihrimah, yüzümün sağlam tarafını okşayıp, "Daha bu başlangıç. Senin hayatını elime alıyorum ve yüzün dahil her şeyi düzeltiyorum. Ama öncelik yine bende. Şu marketten bana kadın pediyle, 8 numara sarı saç boyası al," dedi. "Boya niçin," diye şaşırdım. "Aptal mısın, sekiz aylık karını tanımadın mı; ben sarışın değilim, boya güzeliyim…" *** Sigara içmenin en iyi yanı, ondan derin nefesler aldığınızda aslında dertlendiğinizden iç çektiğinizin anlaşılmamasıdır. Ancak çok eski bir sigara tiryakisi sizin tütünle bağınızı ortaya döküp saçabilir; tabi bu kişi Neriman abla gibi bir arsız ise iş başka... Bu kadının benim o Tanrı'ya inananların, yüce yaratıcının olacak her şeyi kendi kontrolünde tuttuğu ve adına yazgı ya da kader denilen gelecekte başıma geleceklerin hepsini bildiğini ve büyük bir olgunlukla sustuğunu anlatır bakışları vardı. Bundan sıkılmış mıydım? Sanmıyorum… Mihrimah'ın patronun hesabımıza yatırdığı parayı, sık sık internet şubesine girerek kontrol ederken, penceremizden görünen rezidanslardan birini almak için de broşürlere bakması meşguliyetinde, "Hangisinin salonu daha çok ışık alıyordur acaba," diye bilirkişi bir mimarmışım gibi cevap beklemeden bana sorması hoşuma gidiyordu. Bu ne kadar güzelse, onuncu ayı dolan evliliğimizin gerdeği hariç bana kendini dokundurtmaması yasağının sürmesi ayrı hüzün kaynağıydı. Bunlar aklımdan geçer ve bir sigaramdan içip bir de kahve likörümü tüketirken, Neriman abla bir solukta şunları dedi: "Oğlum biliyor musun? Kerem, bence Allah'ın bana verdiği bir ceza. Falcılık yaparken binlerce insanın geleceğinden parçaları, onların istediği biçimde süsleyerek kehanette bulunduğum için pişmanım. Kaç insanı biraz sorun yaşadığı sevdiğinden ayırdım. Kaç insana hiç umut olmamasına karşın birini sev dedim. Kaç insana ömür tüketmesi karşılığında ev, araba gördüğümü anlattım hatırlamıyorum. Benim işim bana gösterilen gaipten, o bilinmezden ve değişmesi çok muhtemel kaderden parçaları ağzım laf yaptığından anlatmaktı. Kocamla falcılığı bıraktıktan sonra, yani beş yıl önce tanıştım. Ne onun bir sineğin taşıdığı sıtma mikrobuyla öleceğini, ne de Kerem diye bu çocuğun adını bilmediğimiz Aslı'sı için hikayedeki gibi yanıp tutuşacağını göremedim... Göremem de zaten, kehanet başkası için var, kahinin kendine hayrı yok. Ama evladım, ben senin geleceğini apaçık görüyorum..." "Gördüğünü ben de görüyorum Neriman abla. Fakat gördüklerini ne zaman söyleyeceğini düşünüyorum. Bunu beklerken likör ve sigara tiryakisi oldum, üstelik de zengin. Ki sen yüzümden bunu okumuşsundur… Yine de bana neden gördüklerini söylemediğini bilmiyorum. Ben Tanrı'ya inanmıyorum ki, kadere inanmıyorum. Söyleyeceklerin madem ki kader yazısı, inanmadığım kaderin kehanetine inanmam. Ama galiba sen ne söylersen inanıyorum…"

***

Yemeğimi kendim pişirip, tek başıma yediğim; onun bir saat süren banyo keyfinden sonra sekiz numara sarı boyalı saç ve doğal kirpi dikeni vulva kıllarıyla dolu pasaklılığına ses etmediğim, yatakta kazara elim vücuduna değse sinek öldürürmüş gibi ağır eliyle ona dokunan yerime attığı tokata razı olduğum sürece iyi bir eştim. Ne vakit ki, sanki birbirini arzulamaktan öldükleri için yatak dışında da ateşleri sönsün diye birbirlerinin önünde teklifsiz soyunan çiftler gibi, beni kudurtmak için mi yoksa beni iyice görmezden geldiğinden mi kestiremiyorum, önümde sutyenini, külotunu değiştirdiği anlarda erectionem (sertleşme) yaşadığımda, “İyiliğimi unutma, kendi işini kendin görürsün artık,” sözüne sustuğumda iyi bir eştim. Ama bir süredir onun tavsiyelerine uymaya başladım ve birinde iş üstünde yakalandım. Bana dünyanın en önemsiz şeyiymiş gibi, “Kimi düşlüyordun,” diye sordu. “Seni,” dedim, arsızlığın tıpkı esnemek gibi bulaşıcı olduğunu göstermeyi umarak. “Benden başka hangi kadın seni ne yapsın ki. Tabi bu suratı düzeltmediğimiz sürece. Hala estetik ameliyat olmam diyor musun? Doktor yüzünün iki yarısının da birbirinin aynı olacağına garanti veriyor.” İsteğim ellerimde sönerken, yüreğime de sönüp, çatırdarken, “Bu yüz benim gerçeklerle yüzleşmemi sağlıyor; bir insanın beni başka bir insan yapmasına dayanamam,” dedim. “Bir insanın demek ha. Senin dindar olduğunu bilmezdim.” “Tanrı’ya hala inanmıyorum, ama bu demek değil ki insanların insanları yeniden yaratabileceğine inanıyorum. Giyineceğim artık bana bakma,” dedim. “Sigara kokuyorsun…” “Evet, içtiğimi biliyorsun…” “Sigara kokusu erkeğe yakışıyor…” “Öyle mi…” “Üstelik içki de kokuyorsun…” “İçki değil, kahve likörü Aslında içki…” “Kafan güzel olduğunda ve sigara koktuğunda, yüzünün sağlam yanına da bakınca…” “Bakınca?..” Mihrimah, cevap yerine ani bir hareketle flankslarını (parmaklarını) hayalimin üzerinde aşağı yukarı gezdirip, “O aşağıdaki deli kadınla görüşme. Sana kötü etki ediyor. O kadın beni kıskanıyor. Öyle olmasa ne zaman merdivenden çıksam, kapı deliğinde beni gözler mi? Beni sana kötüler mi? Bu kadını bırak, çünkü o genç adamları kendine aşık edip, delirtir der mi?” deyip, penisimi sıkıp bırakınca yanarak ejakülasyon (boşalma) yaşadım. Mihrimah, o ana değin en küçümseyici ve üstten bakan tavrıyla, “Erkek işte, hepinizin işi buraya kadar…” dedi…

***

Altın balık kolyesi yapmanın püf noktası, balığın gözünü tıpkı yüzüyormuşçasına canlı ifadeyle hazırlamaktır. Böyle yapıldığında, balık kolyesinin altını bir başka ışıldar, kadınlar birbirlerinin gerdanlarına eğilip, terle karışık esans kokularını içlerine çekerek, balığın güzelliğinden bahsederler. Doğru Kapalıçarşı’nın yolunu tutup, diğer esnafların kıskanç bakışları arasında onların yol tarifiyle dükkanımızı bulur, boyunlarına uygun ebattaki altın balık kolyesini almanın mutluluğunu tadarlar. Denir ki, bu altın balık kolyeyi takan kadın ömrü boyunca aşktan yana yüzü gülenlerden olur ve yaşlılık denen hastalığı en hafif şekilde geçirir. Altın balık kolyem üstüne bu İstanbul şehir efsanesini kim, nasıl, hangi tecrübeyle ortaya attı ya da üretti bilmem; bildiğim şey, bana zammı ve maaş farkını verdikten sonra patronumun siparişlerin yetişmediğini öne sürerek normalden üç kat fazla çalıştırmasıydı. Öğrendim ki, altın kolye balıkları deminki hikaye ihraç edilen ülkelerin dillerine çevrilerek yurt dışında da balıklarım güzel kadınların boyunlarında yüzüyor. Bir Türk altın işliğinin eseri olan balıkları hediye eden erkekler, o boyunları sabaha dek öpüyor, okşuyor. Bunu düşündükçe ve Neriman abla, “Karın sana benimle görüşmemeni söyledi. Üstelik bana deli dedi. Dahası Kerem’i kendisinin delirttiğini ima etti ve bunu yaparken sana kadın olarak vazifesini ellerini kullanarak geçiştirdi,” değil mi kehanetini hatırlıyor, Mihrimah’ı daha çok istiyorum… Artık bir akşam eve gittiğimde doğruca çantasını alıp, içinden üç eski kocanın fotoğrafını tek hamlede çıkarıp, sigaramı yakmak için satın aldığım gümüş işlemeli benzinle çalışan çakmağımla kül etmek; likör kokan nefesimle karıma, “Sevenler birbirlerinin olurlar, sen de benim ol, bir olalım, sen benim kayıp yarımsın; hem yüzümün hem ruhumun,” demek istiyorum ama Mihrimah’ın bu romantizmden hoşlanacağını hiç sanmıyorum…

***

Sadece parası olanları değil seçkin aileleri bir sitede toplayarak, ütopik bir müteahhitlik başarısına imza atma peşindeki firma evi banka kredisiyle değil de peşin almak istediğimizi duyduğunda, tam da Mihrimah’ın istediği gibi bize hiç seçkin olmadığımızı zerre kadar hissettirmedi. Üzerinde bir tartışmaya girişmeden, “Evi senin üzerine yapalım,” teklifimi havada kapan Mihrimah, tapusuna kavuştuğunda, “Yıllardır uğraştığın altın zerre zerre nefesinden kalbini inip, onu kaplamış,” deyiverdi. Anladım ki, kadınlar kendilerini mutlu hissettiklerinde tüm şairleri küstürecek kadar kelimelerle aşk yaşıyordu. “Ondan değil, yani öyle bir kalbim olduğunu sanmıyorum. Bu evi sen çok istediğin için senin. Yani hayalin sahibi sensin…” dedim… O gece, yatak odasını sigara dumanı ve likör kokusuna boğarak sabaha kadar sevgililer gibi seviştik. Mihrimah, “İlk kez bir erkek beni böyle sevdi. Artık düzüşmeye son,” dedi.

***

Nedensiz, epeydir uğramadığım Neriman ablanın kapısını çaldığımda sanki son gidişimin üzerinden beş dakika geçmişçesine bir ilgiyle karşıladı beni. Salonda oturup, pencereden yeni aldığımız dairenin de bulunduğu rezidansa dalmış Kerem’i görmek beni şaşırttı. Onu odasının dışında görmek sanki dünyanın en garip şeyiydi fakat Kerem’in o odada doğup büyümediğini hızlıca aklıma getirip, yanına oturdum. Kahve likörü ikram eden Neriman abla, “Sizin evin üst katta oluşuna küfreden taşıyıcılardan duydum. ‘Bu herif manyak mıdır nedir, 1969 model buzdolabına otomobil parası verip, aynısını yaptırmış’ dediler. Bunu karın mı istedi senden?” “Evet dedim. Ve seninle görüşmememi de istedi.” “Ama buradasın...” “Buradayım, Kerem’in yanında olmak güzel…” dedim… Kerem, başını baktığı inşaattan ayırmadan, “Burnundan, kulaklarından kirpi oku gibi kıl fışkırıyor. Lanete mi uğradın? Yoksa bir kadın mı zehirledi seni?” diye sordu. Neriman abla ile birbirimize baktık, ben elimi burnuma ve kulaklarıma götürdüm. Gerçekten de Mihrimah’ınkiler gibi kıllar parmaklarıma battı. “Hayır Kerem,” dedim bu genç rabdiusa (deliye). “Ben aşığım ve onun Latincesini bilmiyorum…” “Boş ver,” dedi Kerem… “Her dilde aynı saçmalık zaten…”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR