Akra'da Kwame Nkrumah büstünün –yüzlercesinden en çirkin olanının– önünde güvercinlere yem atıyordu. Ufak küpler halinde kendilerine fırlatılan yeşil cisimleri gören güvercinler şaşkın. Günün bu saatinde yemlenmeye alışık değiller. Hele salatalık! Grubun öncüsü birkaç güvercin, küp salatalıkların tadına baktıktan sonra geri tükürürken ötekiler hareket etmeden izliyor. Sanki canlı değil de birer padalyalar. Ya da kurşun asker. Ardından uçuştular bir anda –padalya gibi hareketsiz olanlar dahil–, öncülerden birinin kanadı havalanırken Kate'in saçlarını yalıyor. Kızgın olmalılar. Zaman çok çabuk geçiyor, öğleden beridir büstün karşısındaki bankta oturuyor. Siang'ı düşündü bir an, yem saati geçeli çok oluyordu, muayenehaneye geri dönmesi lazımdı artık.
Akra'da güneşin rengi kararsız, iki rüya arasındaki boşluk kadar beyaz bir sarı. Uzunca süren bu boşluğun ardından sonunda gözlerini açtı. Aç-tı. Önceki geceden bardağın dibinde kalmış kahveyi içti, su niyetine. Sigara dumanı rengindeki perdeyi iyice açtı. Beyazımsı güneş fütursuzca kapladı odanın her santimetrekaresini. Perdeyi açınca, Siang'ı gördü. Kedisini içeri almayı unutmuştu. Siang pencere pervazında kuyruğunu dikmiş, ön ayaklarını pencereye dayamış, içeri alınmayı beklemişti bütün gece. Önce şaşırdı, ardından düşük basınçlı bir, "Ah, ne duyarsızım!" pompaladı kalbi. Küt, küt, küt. İçeri aldı Siang'ı. Kalbi ritmini buldu tekrar. Küt, es, küt, es, küt, es. Siang'ı Monrovia'daki muayenehanesinde görmüştü en son, ilk şaşkınlık anından bir türlü çıkamaması ondandı.
Oda görevlisi olduğunu sandığı bir kadın çat kapı içeri girdi. Çıplak sayılırdı. Kadın pek aldırış etmemişti bu duruma, anlamadığı bir dilden bir şeyler anlattı Kate'e. Uzunca bir süre anlaşmaya çalıştılar. El dili, kol dili, kuşdili, ne varsa artık. Kadın Fransızca konuşsa, hayat Kate için iki gram kolaylaşabilirdi. Sabah kahvaltıda omlet yapıp yapmadıklarını sordu, cevap alamayacağını bile bile. Esmer, elmacık kemikleri çıkık, gözleri büyükçe ve hafiften çekik olan kadın yatak çarşafını ve yastık kılıfını bir çırpıda toplayıverdi. Büyüleyici bir hızla. Kate'in ağzı açık. Şaşkınlık mimikleri çocukluktan beridir pek bir abartılıdır Kate'in. Hazır ağzı açıkken, kadına bir şeyler daha sordu ve sabah ilaçlarından birkaç tane atıverdi ağzına. Kalan kahve tortularıyla bir nefeste yutkundu hepsini. Kadın şaşkın bu sefer, biraz daha usturuplu olma telaşında. Odanın tepesindeki fırıldak pervaneyi çalıştırdı ve çıktı odadan. Kate kendini bir anda Gazze'deymiş gibi hissetti. Anı biriktirmenin tarif edilemez doyuruculuğu bir yana, yapmadığı, olmadığı şeyleri hissetme gibi bir yetisi vardı Kate’in. Birkaç saniyelik dalışlar ve uyanışlar. Saniyelere saatler sığdıran dalışların ardından gelen 'pat' diye uyanışlar. Gerçek dalışlar ve yalan uyanışlar. Belki de tam tersi. Odadan çıkmadan aynaya baktı. Aptal bir tebessüm vardı suratında. İnanamadı; dudaklarına, yanaklarına dokundu. Hâlâ tam emin değildi bu tebessümün ona ait olduğundan. Tahta bavuluna diş fırçasını, makyaj malzemelerini, iç çamaşırlarını koydu. Anahtarı almadan, bavuluyla çıktı odadan. Bu kaçıncı gidişi, bu kaçıncı dönüşü, sayısını hatırlayamıyordu artık. Siang'ı içeride bıraktı. Odanın öbür tarafında kapıyı tırmalayışını duydu, duymazlıktan geldi.
Siyah tenini rengârenk elbiselerle örten, kafalarını örttükleri eşarplarla ülkenin bütün yükünü taşımaya alışkın kadınlar sessiz, yorgun. Batı Afrika’ya özgü hayat enerjisinden eser yok. Yazın ortasında, cehennem sıcağında herkes ellerinden ayaklarına dek örtülü. Ebola'nın, ölüm ve paniği bu toprakların üstüne usulca serpmiş olması bir yana, artık insanlar birbirine dokunamıyor. Ölüm hayatın her ânında. Açlık, hastalık, rüşvet yetmezmiş gibi, bir de ölüm. Kate hastanedeki hengâmeden bir süreliğine çıktı hava almak için. Siang’a yem vermeyi unuttuğu aklına geldi. Olsun, hastane personeli vardı, ilgilenirlerdi onlar. Aklını toparlayamıyordu bir türlü. Sanki iradesi yokmuşçasına oradan oraya sürükleniyordu devamlı. Monrovia'da barların olduğu bölgede buldu kendini. Daha hava kararmamış, akşam saat 8'i geçmemiş ama barlardan bangır bangır müzik sesi duyuluyordu. Guinea adlı bir bara girdi, birbirine en az beşer metre mesafede dans eden dört beş insan gördü içeride. Vurmalı çalgılar eşliğinde bedenlerini birbirine sürten, ayaktayken dahi vücutlarına kaşık pozisyonu verebilen, kocaman gözlerinde beyazın en duru tonunu taşıyan insanlar gitmiş, memleketinden manzaralar gelmişti sanki barlara. Ufak çaplı sokak konserlerinde, sahnenin hemen önünde transa geçmiş halde dans eden Eski Kıta’nın yalnız, orta yaş üstü insanları gelmiş de onlar dans ediyordu sanki Guinea'da. Yalnızlıklarını köpeklerin tasmalarında, ucuz bira şişelerinin içinde, alkol kokan nefeslerinde taşıyan insanların ruhu vardı Guinea'da. Yıllardır uzak durduğu, belki de kaçtığı o ruhla bu aralar sıkça karşılaşıyor olmasıydı belki de bu dalgınlığının nedeni.
"Gece 11'den itibaren sokağa çıkma yasağı olduğundan dolayı, barlar akşam 6-7 gibi açıp 10 gibi kapatıyor." Barın önündeki bankta yalnız oturan, tahminen altıncı birasını içen orta yaşlı adam böyle girdi söze. "Artık ne flört kaldı, ne başka bir şey. Bir kadını öpmeyi geçtim, artık omuzuna bile dokunmak mümkün değil. En çok da ne canımı sıkıyor biliyor musun? Selamlaşamamak... Birbiriyle bir metre mesafeden selamlaşan insanlarımız var artık. Katlanılabilir gibi değil. Siz beyazlar bir gün evinize döneceksiniz, bu enkaz bize kalacak." Kate, Benim evim burası, demek istedi ama söz çıkmadı ağzından. Ne dese yavan kaçacak, eğreti duracaktı. Ne derse desin, adam bütün kolonyal dönemin suçunu onun omuzlarına bırakıverecekti bir anda. Adam kalktı, yedinci birasını almak üzere bara girdi. Kate üzerinden çıkarmayı unuttuğu doktor önlüğüyle boş sokaklara baktı uzun uzun. Dönmek üzere olduğu tüm sokak köşelerinin ardında sarılan insanlar hayal etti. Siang'ı ve onu bıraktığı otel odasını hatırladı, hayal miydi gerçek miydi bilemedi. Hastaneye geri döndü. Ebola şüphesi konmuş genç ve yakışıklı bir adam, kucağında Siang sırasını bekliyordu.