Dolmuş virajlı yolları tırmalarken güçlükle ilerliyorduk. Temmuzdu, çok sıcaktı, ovanın bütün nemi buharla gökyüzüne ağıyordu. Beş yaşındaki kardeşimle annemin kucağına sığışmıştık. Sarı şapkalarımızı takmış, yeni şortlarımızı giymiştik. Havamızı sıcak bile bozmuyordu. Koltuk kumaşları dalga dalga ter iziyle kirlenmişti. Dikiz aynasına asılı oyuncak sallandıkça uykumuz geliyordu.
Yolculuk uzadıkça uzamış, kardeşimle yüzlerimizi baştan sona bir kez daha ezberlemiştik. Onun yüzünde açan gülücükler gamzelerinde kaybolurdu. Babam her şeye çabuk sinirlenen, uzun süre sakinleşemeyen, post bıyıklı, cana yakın bir adamdı. Babamı bu dağ köyüne zorla göndermişlerdi. Okulun kurulduğu yer dağ başıydı. Bizim çocukluğumuzun rengi de burada koyulaşıyordu. Annem kuru çalılara dönmüştü. Sesi ve gülüşü kuru çalıya takılmış yapma gül gibiydi.
Ben oldum olası olmayacak hikâyeler uydururdum. Kafam hayali şeylere çalışırdı. Şimdi, kardeşim oyalansın diye vapur hikâyesi anlatıyordum. Gemiler geçiyordu yüzlerimizden, dalgalar bütün kederimizi siliyordu. Annemin yüzünde bile bir ara sular ışıdı. Yük gemilerinde deniz işçilerinin nasıl çalışıp neler neler taşıdıklarından, martıların nasıl keyifli dalışlar yaptıklarından, köpükten, dalgadan, balıktan bahsedip durdum… Halbuki memur çocuğuyduk, bütün hayalimiz uzayıp giden ovayla sınırlı olmalıydı. Henüz deniz görmemiştik.
Yan koltukta, orta yaşlarda olmasına rağmen yaşlıca duran bir adam oturuyordu. Bazı köylüler gibi sıcağa aldırmadan ceket giymişti. Kucağında bir demet süpürge tutuyordu. Belki de köy köy dolaşıp süpürge satıyordu. Kardeşimin uyuduğunu unutmuşum. Oturmuşum vapurun güvenrtesine, anlattıkça anlatıyorum. “Martılara simit atarken, ayaklarının pembeliğini görebilirsin,” diyorum. Süpürgeli adam yan koltuktan sıkı bir tokat patlattı enseme. “Oğlum, yanaş artık bir limana!” dedi. Ağzı, ekşimiş her şey kokuyordu. Sarı dişleri havayı görünce morardı. Adam dizlerindeki yamalara vura vura gülüyordu. Ben batan vapurumun hüznündeydim. Babamın tayinini deniz kıyısına yapamazlar mıydı? Oralarda bizim çocukluğumuza yer yok muydu?
Dolmuş şoförü ve yolcular adama kızdılar. Sanki ben birdenbire yüzmeyi öğrendim.
“Ne güzel anlatıyor çocuk…” dediler. Annem adama çıkıştı: ”Ben çocuğumu, dağ başında bulmadım. Neden vuruyorsun,” dedi. Canım annem, nasıl da dirileşmişti. Ama ben süpürgeci adama acıdım. Adam ne bilsin denizi, bu sıcaklarda dalmanın ne güzel olacağını, bir kez olsun düşünmemiştir ki. Hele püfür püfür bir vapur güvertesini. Düüt! Düüüt! İşte geldik, lojmanın çatısı görüldü. Babam bizi bekliyordu. Babacım, günlerdir üstünü başını değiştirmemiş, gariban çocuklar gibi boynu büküktü. “Hadi inelim,” dedi annem. Vapurum dağ köyüne oturmuştu…