O gün keyfine göre arı kovanı aramaya başlamıştı. Çiçeklerini buluşturmanın ne ihtimali ne de başka bir yolu vardı. Evlerinin üzerindeki bereketin onları terk etmesinden endişeleniyordu çünkü her birine mutluyken görünür kılınırdı dünya.
Kovanları aramaktan yorulunca evin önündeki kütüğe oturdu. Küçük oğlu elinde bir kupayla yaklaştı. İçindeki yasemin otu, üzerlik tohumu, melisa yaprağı oranlarını anlattı. Sana çayın iyi geleceğinden eminim baba, diyerek sözünü tamamladı. Baba da biliyordu ki çaydaki hiçbir oran, çaya inancı tam değilse fayda sağlamayacaktı. İyiliğe inanmaya çalıştı. Kalbini yokladı. Vadesini tamamlamadan bu işi bitirmeliydi. Çiçeklerin umuduydu o. Çayını bitirip tekrar yola koyuldu. Sırtındaki çantasıyla kısa mesafelerde durup çoğalan çiçekleri kontrol etti. Tükenmeye yakın bitki türlerini görmek onu korkutuyordu. Dünya büyük bir yok oluşa doğru sürüklenirken biliyordu ki, evinin bereketi dünyanın bereketiydi. Bu düşünceler doğrultusunda ilerlerken çalıların arasında bulduğu uzunca bir dal yardımıyla toprağa ev resmi çizdi. Bereket, dünya, ev. Bu üç kelimeyi defalarca tekrarladı. Evin çizimine kapı ve pencereler ekledi. Düşündüklerinde bir eksiklik vardı. O yaşlı gözlerindeki ufak parıltıyla anladı ki eve tüten bir baca çizmeliydi. Peki bu ne anlama geliyordu? Bacayı çizip dumanı tüttürdükten sonra eve doğru hızlı adımlarla yürümeye koyuldu. Eve varınca sobayı yaktı. Üzerine güğümle su koydu. O suyla güneşi yıkadı. O suyla havadaki sisi giderdi. O suyla topraktaki kötü ruhu kaçırdı. Yatağına girdi, yorganı başına kadar çekti. Küçük oğlu ağzına ayna tuttuğunda dumanı olmayan tek nefes babaydı.






