Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Ekim 2022

Öykü

Ev

Çiler İlhan

Paylaş

3

0


“Özlemiş misin evini?” diye sordu, bacaklarımın üstünde iki battaniye, cevaplamam gereken e-postalara yetişip bir yandan yeni yazım için araştırma yaparken. Karın aylardır yağdığı yetmezmiş gibi Avrupa’nın güneyinin yavaş da olsa bahara hazırlandığı o günlerde biz yine uçsuz bucaksız bir beyazlığa gömülmüştük.

“Hayır” dedim.

Tabansız bir üçgene benzeyen kaşlarını kaldırıp masmavi gözleriyle baktı suratıma. Kendim ondan çok şaşırmıştım. Bir sonraki adımımı düşünürken göz göze gelmemek için bilgisayarımla meşgulmüş gibi yapmaya devam ettim. Sonra o bas, seksi sesiyle kaygısız kahkahalarından birini attı. “1 Nisan! Çok komiksin!” dedi. Son derece gereksiz şakaların yapıldığı bu manasız güne burun kıvırıp duran ben değilmişim gibi sarıldım buna. “1 Nisan ya!” dedim zar zor gülümsemeye çalışarak. Ada’da bana bir şey olmuştu. Yalan söyleme yeteneğimi kaybetmiştim.

Elinde kocaman bir testere, üstünde iş tulumu, olimpiyat yüzücülerine taş çıkartacak kaslarıyla bir Yunan tanrısı. “Atölyeye giriyorum ben. Acil bir masa siparişi var. Ne yapacaksın bugün?” diye sordu.

“Yazımı yazacağım. Yarın yollamam lazım” diye cevapladım. Bunu söylerken gözlerine bakmak zor olmadı çünkü işte bu yalan değildi. Ada’daki iki aylık konaklamam süresince işten başka her şeyi yapmıştım. Bitirmem gereken çevirinin henüz yarısına gelmemiştim ki bu hem yayınevi hem de kaldığım merkez için ayrı bir sorundu; sözleşmede kitabı nisan ortası teslim edeceğim yazılıydı ve Ada’daki karşılıksız burs bu kitabın çevirisi üstünde çalışmak için verilmişti bana. Haftalık yazılarımı da ihmal etmiştim -Ada çok soğuk, hasta oldum yatıyorum, iki hafta yazı bekleme benden demiştim derginin editörüne kısa bir mesaj atarak.

Kocam karlara gömülmüş bahçemizin arka tarafında kendi elleriyle sıfırdan inşa ettiği atölyesine gidince birden ağlamaya başladım. Ada’da bana olan ikinci şey buydu; ha bire ağlıyordum. İçine doğmuş gibi annemden mesaj geldi o anda: “Nasılsın? Seyahatin verimli geçti mi?”

Bu 70 yaşında bile benden fazla çalışan annemin tembelliğe müsamahası yoktu. Her şey verim demekti onun için; verim her şey demekti. Sağlıktan, mutluluktan bile önemliydi üretmek, zaten mutluluk dediğin ne ki, derdi sık sık. “Kafamı kitaplara gömünce mutluyum ben.”

Daha geçen yıl en önemli uluslararası edebiyat yarışmalarından birinde bir ödül daha almıştı yeni çevirdiği kitapla. Macarca’dan İngilizce’ye yaptığı çeviriler o kadar iyiydi ki yayınevleri annemin yarı İngiliz değil sadece Macar olduğunu öğrenince önce inanmazdı. Sonra hayranlık aşamasına geçilirdi, sonra da sıra kucağına Nobelli yazarından çok satarına parasına para, ününe ün katacak cinsten iş yığmaya gelirdi. Bu yetmezmiş gibi aşırı güzeldi, sadece benden değil tanıdığım pek çok kadından güzeldi annem. Uzun bir boyu, incecik narin bir bedeni, zümrüt yeşili gözleri vardı. Fiziğinin ya da becerisinin yakınına yaklaşmam söz konusu değildi, zaten bana kalsa böyle bir hevesim de yoktu ama “Hajna Szabó’nun kızı” olmanın küçük yaştan bu yana üstümde kurduğu baskı bana sırasıyla zalim bir ülser, tutarsız bir depresyon, amansız bir alkolizm bağışlamış, 40’larımın başında da Fin bir marangozla evlenmeme aracı olmuştu. Annem onu arayıp evleneceğimi haber verince “yine hata yapıyorsun” demişti gözleri kadar buz gibi o sesiyle.

“Yine”, ilk kocama atıftı. Polonyalı bir besteciydi ilk kocam, benden 20 yaş büyüktü. Önce müziğine sonra kendisine âşık olmuştum. O benim neyimi sevmişti bilmiyorum. O günlerde de bugünlerdeki gibi iyi ya da meşhur bir çevirmen değildim. O zamanlar da bodur bir ağaçtan farkım yoktu, o zamanlar da gözlerim son derece sıradan bir kahverengiydi, o zamanlar da sağ kulağımda, saçlarımla örtmediğim zaman yüzümün geri kalanından hayasızca rol çalan  tuhaf bir deformasyon vardı. “Kendine aşık o adam!” deyip durumu özetlemişti annem, Karol’u gördüğünde. İlk kocamı cezbetmiş olabilecek tek şey gençliğim olabilirdi, şimdi bakınca düşünüyorum tabii bunu; 20 yaşların tazeliği, yıl aldıkça kısalıp gevşeyen insan bedeninin “veriminin” en zirvede olduğu yaşlar, doğuştan deforme kulakları kapatan saçların en parlak olduğu yaşlar.

Hata yaptığımı anlamam sadece on günümü almış olsa da Karol ile on yıl evli kaldım. Annemin, yüzüme bakıp hiçbir şey demeden çok şey diyeceği o andan kaçmak için. Yalan söyleme yeteneğimi işte bu on yıl içinde pekiştirdim, ikinci evliliğimde büyük kolaylık sağladı bu bana.

Benden bu sefer de 20 yaş küçük marangoz Tero ile ilk düğünümüzün aksine, gündüz evlendim. Gelinlik giymedim. Pasta kesmedik. Düğüne akrabalardan kimseyi davet etmedik. Kocamın o güne özel, bizim için bestelediği bir klasik müzik parçası eşliğinde şık bir salona yürümedik; berbat bir yerel müzik grubunun kulak tırmalayan Fin pop cover’larıyla yeşil çimenlere koştuk; sözüm ona müzisyenlerin hepsi kocamın liseden arkadaşıydı. Gerçi şimdi, Fin Laplandı’nın ücra bir köşesindeki bu evden geriye bakınca Karol’un düğün bestesinin bile kendisini anlattığını anlıyorum. Bana duyduğu aşk değil, biz değil, benim onu nasıl hissettirdiğim, benim etrafımda onun ne kadar mutlu olduğu gibi şeyler hakkındaydı beste. Derin bir narsisizm denizi. “Baban gibi” demişti annem, birinci kocama dair yaptığı ikinci yorumdu. O babamı evliliğin ilk yılında bırakmıştı oysa ben kocalarımdan oldukça zor vazgeçiyordum. Annemin teorisine göre bunun kaynağı da babam, daha doğrusu babamın ailesiydi: İngiliz kraliyetine asırlar boyu hizmet etmiş soylu bir sülaleden geldiğini iddia eden babamın soy ağacının bir dalında, evin efendisi tarafından iğfal edilmiş bir büyükanne vardı ve bu büyükannenin bilinçaltının derinlerine ister istemez işlemiş aşağılık kompleksi, öğrenilmiş çaresizlik ve açık açık söylemese de “tipsizlik” sendromu bazı kuşaklarda rastgele zuhur ediyordu. Yıllarca inandım bu ipe sapa gelmez teze. Şimdi, dünyanın geri kalanının bir gece olsun yakalamak üzere gereğinden fazla zaman, emek ve para harcadığı kuzey ışıklarına oturduğumuz yerden zahmetsizce, hem de çok kereler şahit olduğumuz bu evden geriye bakınca anlıyorum ki annem bunu sadece beni kırmak için uydurmuş.

Onu ikinci düğünüme davet etmeyişime çok memnun olmuştu annem; yine biteceğinden şüphesinin olmadığı başka bir birlikteliğin yasal başlangıcına şahit olmak üzere Budapeşte’den onca yolu tepmek istemiyordu. Zaten yaptığımıza onun gözünde düğün de denemezdi; kır hayatını hiç sevmez, köylüleri toptan sıkıcı ve akılsız bulurdu. Kır hayatını sevmeme konusunda aslında ona benziyordum ama kendime bunu hiçbir zaman itiraf etmedim.

İkinci kocam Tero annemin estetik kriterlerini karşılasa da entelektüellik testinin ilk sorusunda sınıfta kalacak biriydi; bu sebeple sekiz yıl oldu henüz ikisini tanıştırmadım. Adonis gibi bir adamın benimle evlenmesine birkaç sağduyulu açıklama getirilebilir: Benden 20 yaş küçüktü, annesiz büyümüştü, yeri geldiğinde oldukça şefkatli olabiliyordum. Ayrıca beni ilginç buluyordu. “Çok zekisin!” derdi ne desem, fiziğime ithafen tek bir söz çıkmadı ağzından, haklıydı, o hususta sarf edilecek bir laf yoktu ve Tero benim aksime yalan söylemeyi hiç beceremiyordu. Fakat işin asıl gerçeği Tero’nun rahatlıkla benim yerime bir başkasıyla da evlenmiş olabileceğiydi. Beni özellikle seçti ya da hayatını benimle sürdürmeye karar verdi denemez; karşısına ben çıkmıştım.

Tero ile uzun bir zaman fena idare etmedim, etmedik değil etmedim diyorum özellikle çünkü anlaşılacağı üzere o herhangi biriyle mutlu olabilecek biriydi. Evliliğimizin altıncı yılına kadar yılın yarısından fazlasını seyahatlerde geçiriyordum ki büyük kısmı, kimi ayları bulan yazar-çevirmen merkezlerindeki uzun süreli burslardı. Fakat sinsice yaklaşıp hızla yayılan, başka milletlerin pahasına gelişmişliğiyle, refahıyla züppe bir gurur duyan Avrupa dahil gezegenin orta yerine çar bombası gibi düşmüş pandemi yüzünden Finlandiya’nın en kuzeyindeki bu köye iki yıldır kelimenin tam anlamıyla tıkılıp kalmıştım. Yakalandığı kapanda, ölemediği her an acısı eklenerek değil çarparak katlanan bir hayvan gibi inim inim inliyordum. Grotesk bir intihar şekli icat edip arkamdan konuşulacak bir şekilde hayatıma son vermeyi düşündüğüm noktada dünya yeniden açıldı ve ben kendimi işte iki gün önce dönmüş bulunduğum o Ada’ya attım.

Fakat Ada’da bana bir şey oldu. Artık Tero’nun yüzüne baka baka yalan söyleyemiyorum.

Ya bu akşam şöminenin karşısında şarap içtiğimiz sırada, sık sık yaptığı gibi “Mutlu musun?” diye sorarsa?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024