Evlilik Rüyası
16 Şubat 2019 Öykü

Evlilik Rüyası


Twitter'da Paylaş
0

Yaşım on sekiz. Geçen hafta, bir öğleden sonrası; Sirkeci’nin kalabalığı arasında yürüyorum. İyi giyimli yaşlı bir karı-koca gördüm. Karşıdan kol kola bana doğru geliyorlar. Tam önümde kadın aniden yana döndü ve kocasının yüzünü tırmaladı. Adamın yüzündeki tırmık izlerinden kan geliyor. Durdular. Ben de durdum, onları seyrediyorum. Kadın hiçbir şey olmamış da, kocasının yanağında bir kir fark etmiş gibi, el çantasından mendilini çıkardı ve yanaktaki kanı sildi. Adam sessizdi. Kısa bir duraklamadan sonra yeniden hareketlenip, kol kola yanımdan geçip gittiler.

Kadınları, kadının davranışının bilmecesini çözecek kadar tanımıyorum. Hele onların evlilik içindeki tavırları, bana Mısır piramitlerinin sırları kadar uzak. Peki, ya kızlar? Onları tanımada da deneyimli değilim: Erkek okullarında okuyan biri için bu hiç de şaşırtıcı olmamalı. Ailemde, beni sürekli gözetleyip işlerime burnunu sokacak bir kız kardeşim bile yok. Ablam olsa, belki kibrini göstermediği zamanlarda veya arkadaşlarıyla çıkmasına izin verilmediği öfkeli günlerin dışında onu gözleyerek kızlar hakkında bir fikir edinebilirdim. Bunları söyleyebilmem bile, kız kardeşleri olan arkadaşlarım sayesindedir. Üstelik, yatılı okula çok küçük yaşta başlamam yüzünden, evliliği kendi anne ve babamda bile ergen aklımla gözlemleyemedim.

Sirkeci’de rastlantıyla karşıma çıkan yaşlı çiftin durumu iyice kafamı karıştırmakla kalmadı, evlilik üzerine dinlediğim bütün korku hikayelerini de yeniden endişenin çıkrığıyla belleğimin kuyusundan gün ışığına taşıdı. Neydi evlilik? Türün devamı için Doğa’nın kullanıp kullanıp bir kenara attığı bedenler miydik? İçime saplanan evlilik korkusunu aşmalıydım. Ama, nasıl? Günümün geri kalanında buna kafa yordum durdum. O gece, yatana kadar kendime rahat huzur vermedim. Kafam yorulmuş olarak yatağa girdim.

Sabahın köründe, gördüğüm bir rüyayla uyandım. Rüya bana bir film gibi uzun geldi. Oysa, çok bilmiş uzmanlar, böyle rüyaların görülme süresinin gerçekte saniyeler aldığını söylüyor.

Akşam oluyormuş. Sokağımızdaymışım. Akşamın yaklaştığını karanlığı daha erken getiren kargaların kümeleşmelerinden anlıyormuşum. Uzun kara pardösüsüyle süpürgesi kırıldığı için yürümek zorunda kalan mahallemizin cadısı uzaktan bana doğru geliyormuş. Önce ondan kaçmaya çalışıyormuşum. Önüme gelip duruyormuş. Cadı birden komşumuz, ünlü yaşam koçu Esmeralda oluyormuş. Gerçek adını neden gizliyormuş, merak ediyormuşum. Uzun uzun anlatıyormuş. Tam bitirecek derken gene konuşuyormuş. Hızla araya girip, “Evlilik nedir, sizce, evlilik nedir?” diye yıldırım gibi soruyormuşum. Arkasında sakladığı megafonu çıkarıp ağzına dayıyor ve, “Hayatın önümüze koyduğu her yemek güzel değildir, evladım. Bazen iyi pişmemiş, bazen soğuk ve bazen de tarifsiz acı olabilir,” diye bağırarak bütün mahalleye yayın yapıyormuş. Karpuzcu sanıp evlerden başlarını çıkarıyorlarmış.

Rüyamda, büyük enişteme gidiyormuşum. Evlerinin kapısını bir türlü bulamıyormuşum. Birdenbire onu karşımda görünce, bir şekilde eve girdiğimi anlıyor ama, bu küçük ayrıntının üstünde durmuyormuşum. Altmış yıllık evli değiller miymiş. “Ooo!” diyormuşum. Ona soruyormuşum: “Nedir evlilik?” Yüzüme bakıyor, dudağını yalıyor, yutkunuyor ve davudi sesiyle, “Zordur, zorrr., diyormuş. Son sözcüğü birlikte dilimizle damağımız arasından uzatarak çıkarıyormuşuz. “Zorrr.”

Hep kötü şeyler duyduğum için evlilik karabasanıyla yatakta bir o yana bir bu yana dönmüş olmalıyım. Evlilik cidden kötü bir şey mi imiş? Bir filozofa danışmaya çalışıyormuşum. Arıyor, arıyor, hiç bir filozof bulamıyormuşum. Perdenin arkasına, kanepenin altına bakıyormuşum. Uzun beyaz sakalı ve elinde asasıyla yaşlı bir adam tavandan süzülerek iniyormuş. Kısık sesiyle ve anlaşılmaz vurgularla mırıldanarak, “Boşuna arama. Bütün filozoflar ölüdür,” diyormuş ve sonra da duvardan geçerek kayboluyormuş. Aldığım bilgiyle hemen şehir kütüphanesine koşuyormuşum. Kütüphane taşınıyormuş. Bütün kitaplar paketlenmişmiş. Tam umudum kaybolurken, yerde unutulan bir kitap buluyormuşum. Schopenhauer’miş. Hemen açıp doksan sayfalık kitabı bir çırpıda okuyormuşum. Yarısı boş bir sayfada filozofun hayali beliriyormuş ve: “Evlilik, kendindeki eksiklikleri, bir başkasının fazlasıyla giderme sanatıdır,” diyormuş. “Bu kadar mı?” diye avazlanıyormuşum. Avazım boşalmış salonda çınlıyormuş. Yaka paça kütüphaneden atılıyormuşum.

Aldığım yanıtlardan bir türlü tatmin olmuyormuşum. Kendi kendimi karşıma alarak, “Yetmez, yetmez! Hayır!” diyormuşum. Karşımdaki ben, pilates hareketleri yaparken beni doyumsuzlukla suçluyormuş. İnatlaşıyormuşum. Hemen bir solcu arkadaşımı rüyama davet ediyormuşum. İdeoloji zırhını kuşanmış bir Don Kişot olarak geliyormuş. “Buyrun, soylu efendim,” diye önümde eğiliyormuş. Arkadaşıma da aynı soruyla şafak attırıyormuşum. Ağzını büzerek gözlerini yukarı kaldırmasından garip bir şey söyleyeceğini anlıyormuşum. “Evlilik, kadın ve erkeğin, eşitlik içinde güçlerini birleştirip görevlerini yapmalarıdır,” diyormuş. Şaşırıp, görevin ne olduğunu soruyormuşum, “ Evlilik kurumundan çıkar sağlayan sermaye sınıfına karşı mücadeledir,” diye yanıtlıyormuş, sonra da zırhının dirsek parçasına hohlayıp elindeki paçavrayla dirseği parlatmaya başlıyormuş.

Aşırı milliyetçi olduğu için, babamın bile iki laf edemediği amcam, yeni arabasını bize göstermeye gelmişmiş. Bir fırsatını bulup hemen onu sorumla boğuyormuşum. “Amca, sizce evlilik nedir?” Bir anda konuyu değiştirmemden rahatsız oluyormuş. Yüzüme aksi aksi bakıyormuş. Nasıl olsa rüyadayım. İstediğin kadar bak diye içimden geçiriyormuşum. Sanki çok önemli bir şey söylüyor gibi, “Altaylardan kopup gelen ırkımızın devamı için lüzumlu bir erkek-kadın beraberliğidir,” diyormuş. Bana yeni arabasını kullandırmayacağını anlıyormuşum.

Birden sahne değişiyormuş ve resmi giyimli, gözlüklü birisi elinde tuttuğu A4 kağıtlarının üzerindeki kocaman harflerle yazılı yazıları bana tekrar tekrar gösteriyormuş. Kağıtlarda “Evlilik kutsaldır” ve “Ailesiz toplum ayakta kalamaz” yazıyormuş.

Kapı komşumuz şakacı Cevat Bey’in zilini çalıyormuşum. Çizgili pijamalarıyla açıyormuş. “Evlilikte, aşka yer var mı, sizce?” diye, kapı ağzında soruyormuşum. “Olmaz olur muuu,” diye muuluyormuş. Eliyle ayakkabılığının kenarındaki küçük tabureyi göstererek, “Şöyle, kenardaki bir tabureye oturabilir,” diyormuş. “Aşka inanmıyor musunuz?” diye üsteliyormuşum. “Önce, o bana inansın,” diyerek, gevrek gevrek gülüveriyormuş.

Fakültede ‘İnsan İlişkileri’ dersine gelen hocam saklandığı kürsünün arkasından aniden karşıma çıkıyormuş. Ona, “Evlilik konusu zamana mı bırakılmalı?” diye soruyormuşum. Sırtını dönüyormuş ve, “Zaman, geçmişle ilgili bir kavramdır. Ona bırakırsan, geçmiş olsun,” diyormuş. Sonra, kendileri yüz seksen derece dönüp yüzünü yüzüme yaklaştırıyorlarmış. Alnının üstünde Faber yüz boyama kalemiyle “Ben çok ciddiyim.” yazıyormuş. Alın çizgisi bu önemli cümlenin altını çiziyormuş. Kaşlarını çattıkça yazı da oynuyormuş. Sonra, “Size burada karar vermeyi öğretiyoruz. Evlilik ya da başka bir şeye karar verme aşamasına gelinmişse, çözüm seçenekleri de var demektir, demektir, demektir,” diyormuş. Sesi sınıfta yankılanıyormuş.

Çiçek Pasajı’ndaymışız. Kalabalık bir masada içiyormuşuz. Sarhoş müşterilerden biri üst kat penceresinden aşağıya işiyormuş. Garsonlar apar topar üst kata koşuyorlarmış. Masada orta yaşlı bir kadın ve bir erkek varmış. Koşuşturmalara aldırmayıp onlara Sirkeci’de gördüğüm yaşlı çifti anlatıyormuşum. Ve soruyormuşum: “Yıllar sonra, neden böyle?” Ben sorarken  kemancı arkamızda nağme yapıyormuş. Bir anda sesler kesiliyormuş: “Birikim,” diyorlarmış, “olumsuz duygular birikmemeli. Atmak için bir yol bulmalı. Yoksa yürümez,” diyorlarmış.

Ter içinde gözlerimi açtım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR