Küçük, üçgen kesilmeye çalışılmış limon tabağından bir limon aldı, incelemeye başladı. Ulan sıksan sıkılmaz, gönül içine atmaya da razı değil, ne pinti bunlar. Şimdi bu limonu ne yapmalı, dedi. Bunu da sorguladı, dedim içimden. Yaşından büyük bir yaşama sahipti bizim İhsan. Yaşından büyük soruları olmasını yadırgamıyordum bu yüzden. Bazen akıl verirdi, sinirime dokunurdu. Yaşamadığın, inanmadığın şeylere beni neden inandırma çabasına giriyorsun, dedim bir gün. Ne biliyorsun ki benim hakkımda, cevabını aldıktan sonra anlatmaya başladı her şeyi. Biz insan olarak tüm tecrübelerimize dikkat edersek hep acıları, hep hatalarımızı hatırlıyoruz. Biri de çıkıp dese ki ne tecrübeydi ne mutluluktu ama… Tabuları böylece yıksa, şeytanın o asılı bacağını bir yamultsa ne güzel olurdu.
Babasını ilkokul çağlarında yitirmiş İhsan. Haberi okul sırasında, dili dışarda resmini çizdiği kuştan almış. Unutmam o resim dersini, kuş çizmeyi de hiç beceremezdim zaten… Olayları dizerken, bardak altına dökülen çayı da içmeyi unutmuyor. Gülüyorum, gülüyor. Bu manyağın babası intihar etmiş de olabilir, dedim içimden. İki sene öncesine kadar babasına duyduğu hasretlik nefrete dönüşüyor, annesinin ne hikmetse yıllarca içinde tuttuğu sırrı ansızın anlatmasıyla. Babam meğerse asmış kendini, intihar etmiş… Çayı dikiyor kafaya, bu çay da amma çabuk soğudu, deyip bölüyor hüznünü kendince. Ya işte Eylem hatun, babam öyle başka bir şehre gidip de bizi terk etmemiş, adam öyle bir terk etmiş ki dersin dünyayı sırtlamış da gitmiş. Bir çay daha, İhsan’ın garsonu haşlaması üzerine halka dilim limonla. Annesinin maddi yetersizlikler sebebiyle yurt yüzü de görmüş bizimki. Yurdu olan yurda düşmez, kurt olanın yurdu olur, diyor. Evimizden daha sıcaktı orası ama ben ne yapsam kardeşimi ısıtamıyordum. Ağlamamak için üşüyorum dediğini yıllar sonra anladım. Fena üşüdüm Eylem, anlıyor musun? Annemi suçlamıyordum bizi oraya bıraktığı için. Beteri olduğunu evlenip bir gün cici babamla yurt kapısında karşımıza dikilince anladım. Ömrüm kendi evimde geçse de ben yurtta büyümüş sayarım kendimi.
Bana bir hayalini söyle diyor. Anneler ve çocuklar ağlamasın, babalar çaresiz kalmasın, diyorum, cevabım hazır olduğu için gülerek. Mümkünse hayal kurma sen, deyip gülüşümü kendi yüzüne yapıştırıyor. Sen söyle, diyorum, gözlerimin içine bakıp, Sevdiğim kadın tarafından sevilmek, diyor. Benim eksiğim onda tam olsun. Malumun bayağı eksik, bir o kadar fazla yaşadım ömrü. Çay kaşığını vuruyor masaya, sesi taklit ediyor, tak tak tak sessiz. Ama bakma bu hayal de gerçek olmaz gibime geliyor. Galiba benim de hayal kurmamam gerek, deyip yamuk yamuk gülüyor. Her zaman umut vardır, diyorum. Azarlarcasına yüzüme bakıyor gülerek. Keşke öyle gülmeseydi. Kim yurtlu kim yurtsuz biliyor musun Eylem? Kim kurtlu kim kurtsuz? O ne demek şimdi, diyorum. Anlarsın, diyor.
Kim yurtlu kim yurtsuz kim kurtlu kim kurtsuz…
Çok boş bir cümle olmadığını anlıyorum şimdilerde, hatta dalganın kan kırmızı gerçeğiydi galiba. Kurt olanın, kurdu olanın yurdu olur. O da yetmez yurdu olanı da eder yurdundan. İşte bizim masalımız bundan ibaret. Anadan üryanmışçasına borçlu olanın demişti.