Kapıyı açtım. Bacak bacak üstüne atmış kitap okuyor. Her zamanki yerinde. Gözlükleri burnundaki kemere yaslı. Ayağında terlikleri, kot pantolonu, yakalı tişörtü. Yalnızca uyumadan önce pijamalarını giyer. Onun bu halleri tuhafıma gidiyor. “Ooo, hoş geldin Yağmur Hanım,” dedi. Güldüm. Hep bir resmiyet. Bana neden böyle hitap ettiğini hiçbir zaman anlayamadım. Karşısındakinin ne kadar yakın olduğu önemli değil, kızdığı zamanlarda böyle söyler; Filanca Hanım, Falanca Bey. Yoksa bana hep mi kızgın. Neyse ne.
Yanına gittim. Ayracı kaldığı yere koydu, kitabı koltuğun kolçağına bıraktı. Yanaklarından öptüm, suratı ekşidi. “Öf, leş gibi sigara kokuyorsun,” dedi. Bense yalnızca, ıhlamur ağacının açık pencereden süzülen kokusunu duyuyorum. “Sen de zamanında kokuyordun,” dedim. “Ben yüzümü ekşitmeden öperdim seni.” Bizim olmadığımız yıllarda bırakmış. Biz çoğunlukla yoktuk zaten.
“Nasıl geçti,” dedi. “Aldın mı?”
“Aldım, aşağıda.”
“Birkaç sayfa kaldı, şu bölümü bitireyim.”
Bir süre susup oturduk. Sigara içmek için balkona çıktım. Sitenin içindeki parktan yayılan çocuk sesleri, salıncak zincirlerinin gıcırtılarına karışıyor. Ani bir rüzgârla saçlarım savruluyor. Bedenimde bir ürperti. Sigarayı söndürüp içeri girdim. Az evvelki yerime oturdum. Kitabını koltuğa bıraktı. Ayağa kalkıyor. Altındaki minderin göçüğü şişmeye başlıyor. Yavaş yavaş yukarı kalkıyor. Doluyor, doluyor, bir yerde duruyor. İzi kalıyor. Artık bir türlü eski halini almıyor. Pencereye gidip perdeyi araladı. Otoparka bakıyor.
“Hangisi,” dedi.
Yerimden fırlıyorum. “Şuradaki külüstür, siyah olan. Kırmızı Volvo’nun yanındaki.”
“...”
“Seni gezdireyim mi?”
“Aman aman, kaza yaparsın sen.”
Rüzgâr şiddetlendi. Uğultuları pencereye çarpıyor. Gökyüzünde hacimli, koyu gri bulutlar. Ağaçların dalları savruluyor. Pencerenin önünden çekildim. O da, “Hayırlı olsun,” deyip yerine oturdu. Kilimin üzerindeki uzun, sırma desenlere dalıyor gözüm. Sonu olmayan yollara benziyorlar. “Sanayiye götürecektim bugün. Özgür de tutturdu, ne işin var tek başına sanayide diye. Ta Gebze’den kalktı, geldi. Nerden baksan bir saatlik yol.” Yüzünde donuk bir ifade, parmaklarıyla koltuğun üzerinde tempo tutuyor. Hiç oralı değilmiş gibi.
“Çay var mı daha,” dedim.
Bardağını uzattı. “Var var, bana da koysana.”
Çayları koyarken içimden ağlamak geliyor. Niçin? Derin derin nefes alıyorum. Boğulacak gibiyim. Mutfak penceresinden dışarı baktım. Rüzgâr şiddetli. Otoparkta uçuşan şeffaf naylona dalıyorum. Uçuyor, havada dönüyor, yerde sürükleniyor ve tekrar uçuyor. Her savruluşunda biraz daha eskiyordu sanki. Yavaş yavaş parçalanıyordu. En sonunda bir dala takıldı ve kurtulamadı. Çayları götürdüm.
“Cem’le konuştunuz mu bugün,” diye sordu.
“Yok, annemle konuştuk.”
Yüzü ekşidi. “Eee, ne zaman gelecekmiş?”
“Yarın sabah en geç on gibi burada.”
“Bakalım sınav sonucu ne gelecek puştun?”
“Ne gelmesini bekliyorsun ki?”
“Bir şey beklediğim yok.”
[caption id="attachment_22898" align="aligncenter" width="800"]
Desen: Muhammet Şengöz[/caption]
Dışarda yağmur çiseliyor. Gökyüzünde griler ve maviler iç içe geçmiş, bulanık. Bakkalın çırağı elinde poşetlerle karşı apartmana giriyor. Ihlamur ağacının dalları arasında bir karga. Kara tüyleri insanı kıskandıracak kadar parlak. Kargalar ne zaman etrafımda olsa içime bir korku düşüyor. Mahalleden birilerine saldırdıklarını duymuştum. Yavrularını koruyorlarmış. Göz göze geldik. Sivri, düz gagasını araladı. Çirkin sesi kara boşluktan havaya yayıldı. Bana bakıyor sanki. Bir şey mi demeye çalışıyor.
“Acıktın mı,” dedi.
“Evet,” dedim.
“Çöp şiş yemeye gidelim mi? Yolun aşağısında İzmir çöp şişçi açılmış. Efsaneymiş.”
“Olur, gidelim.”
Yürürken kırık dökük taşlara takılıyorum. Yolun karşısındaki kasabın önünde kocaman köpekler et bekliyor. Buradan hiç ayrılmaz, başka köpeklerin de geçmesine izin vermezler. Trafik her zamanki gibi. Hava sıkıntılı. İçimden yorganın altına kapanıp günlerce orada kalmak geliyor. Kimse bulamasın beni. Kimse konuşmasın benimle. Adımlarımız denk değil. Hep ters ayakla basıyoruz kaldırım taşlarına. Köşe başında bir dilenci. Elinde bir bebek. “Bu çocuğu niye burada mundar ediyorsun kadın,” dedi. “Seni bir daha burada görmeyeceğim.” Yürürken biraz daha söylendi. Sonra, “Yaklaştık,” dedi, “az kaldı.” Ağzı sulanıyor konuşurken. Önümüzde, küçük kızını omuzlarına almış bir baba.
“Valla kısmetimi kapatacaksın. Sevgili sanacaklar bizi,” dedi. “Koca kız oldun. Seninle de yolda yürünmüyor artık.”
“Gideyim istersen,” dedim, “aman kapanmasın.” Pis pis sırıttı.
Bir masaya geçip oturduk. Garson geldi. Bütün geçmişimi, o an neler hissettiğimi biliyor gibi yüzüme baktı. Çırılçıplaktım. Sanki yıllar öncesinden tanışıyorduk. İçimi tuhaf bir duygu kapladı. Bir insanın hiç tanımadığı birine teslim olması. Ölçülü ve içten bir sıcaklık. “Merak etme, bunlar aramızda,” der gibi teselli etti bakışları. Siparişlerimizi verdik. Arkamdaki duvarlarda Yeşilçam posterleri asılı. Öbür masalar boş. Yerler ahşap, giriş boydan boya cam. Masalarda küçük vazolara konmuş mor, top top çiçekler ve ismini bilmediğim ağır, içli şarkılar.
“Ne oldu senin terfi işi,” dedi. “Ne zaman zam yapacaklarmış?”
“Yılbaşından önce olacak dediler, bakalım, bekliyoruz.”
Dirseğini masaya dayadı, parmaklarıyla masa örtüsündeki çiçekleri ezdi. Bu suskunluğun ardından pek de iyi bir şey gelmeyeceğini iliklerimde hissettim. Garson bakır maşrapalarda ayranlarımızı getirdi. İşaretparmağımla ayranın üzerindeki köpüğü sıyırıp yaladım. Ekşi yoğurt tadı dilimin üzerinde kaldı.
“Benim işler durgun bu aralar, biliyorsun. O yüzden bundan sonra kirayı seninle paylaşıyoruz, tamam mı Yağmur Hanım,” dedi.
Zaten karar vermiş. Başımı salladım. Arabanın kredisini, ödemelerimi düşündüm.
“Kasadaki adamı gördün mü,” dedi.
Dönüp kasaya baktım.
“Şimdi şu postere bak.”
Evet, o. Çöp şişçi Yeşilçam artisti. Ne mühim.
“Annem, Cem’in puanı çok düşük gelirse özel okula göndereceğim. Sizin yanınızda kalsın. İlgilenin yeter, diyor.”
Kaşlarını çattı. Alnında sevimsiz bir buruşukluk.
“Yok öyle yağma, iki gün sonra benim üstüme yıkar okulun parasını. Bilmiyor muyum sanki. Çalışıp kazansaymış pezevenk.”
“Orada kalırsa da okumayacak. Ne yapalım baba, atalım mı? Bunca zaman beş kuruş para almadı kadın senden. Yıkmak ne demek?”
“Vazgeç artık şunların avukatlığından. Benim yalancılarla işim olmaz. Bütün sene itlik yaptı. Okumazsa kendi bilir. Bu ülkenin çöpçüye de ihtiyacı var, mühendise de.”
“Avukatlık yaptığım yok. Bence sen çocuğunla sidik yarıştırıyorsun. Evet, bu ülkenin çöpçüye de ihtiyacı var ama insanlar genelde çocuklarının iyi olmasını ister.”
“Çocuğum da olsa, artık kimsenin beni üzmesine, aptal yerine koymasına izin vermiyorum. Bu da benim hayatım. Gitsin puanı nereye yetiyorsa orada okusun. Ben evimde yalancı besleyemem. Sen de şu düzeni kurduğumuza pişman etme beni.”
Yediklerim boğazıma dizildi. Yalnızca yüzüne baktım. Öfkeli, bencil yüzüne.
“Onun da böyle olmasının sebepleri var,” dedim.
“Beni hiç ilgilendirmez,” dedi.
“Bunda senin yaptığın hataların da payı olabilir mi,” dedim.
“Benim hayatımın tek hatası var. O da sensin,” dedi.
Sigara içmeye çıktım. Cem’e telefon ettim, yarın gelmemesini, yolculuğunu iptal etmesini söyledim. Nedenlerine verebilecek cevabım yok. Kaldırıma oturdum. Başım yerde. Omuzlarım ağır. Zaman durdu. Asfaltın üzerinde yapraklar uçuşuyor. Ayak bileklerime takılıyorlar. Kurduğum her şey yıkılıyor. Temelleri çürük. İçeriye baktım. Hâlâ yiyor. Kendime sarıldım. Doladım kollarımı bedenime. Başka yolu yok, anladım. Yağmur hızlandı. Damlalar vurdukça yollardaki çukurlar derinleşiyor sanki. Arabayı kilitlemiş miydim? Hatırlamıyorum. Hiç bilmediğim yerlere gitmek istiyorum. Başka havalar solumak. Duracaksak başka yerde durmak, kökümü başka topraklara salmak. Ayaklanıyorum. Garsonla göz göze geliyoruz. Kapıda durmuş, Üzülme, der gibi bana bakıp gülümsüyor. Gözlerinde yine aynı ılıklık. Ağır bir çınlama sesi kulaklarımı sağır ediyor. Hiçbir şey duyamıyorum.


.jpg)



