Sanat, dilin bir araç olma özelliğinin güvencesidir. İnsan gerçekten bilmeye, nesneyi onun dile gelişi olan sözle özdeşleştirmeyerek başlar.
Banu Kurt: Bir Cümle Olmaya Geldim’den yedi yıl sonra yayınlanan üç kitaptan biri olan Sepya’da daha çok hayatın gündelik ayrıntılarında duran bir seçkiyle sesleniyorsunuz okura. Nasıl tanımlarsınız Sepya’yı kendi şiir tarihinizde?
Ferruh Tunç: ‘Seçki’ nitelemesi yerinde... Sepya’da, 2017 yılında yayınlanan Bir Cümle Oldum adlı son kitabımdaki şiirlerle eş zamanlı olduğu kadar bundan önce ve sonra yazılmış şiirler var. Dolayısıyla bu kitap, son durumu göstermekten çok, eskiden şimdiye kadar hep var olan, lirik-gündelik bir kolunu temsil ediyor şiir yelpazemin.

BK: Sepya nasıl doğdu?
FT: Bu kitapta, ‘herkes gibi’ olduğum şiirler var. Onları bir araya getiren şey sanırım yıllarca kutularda, zarflarda saklanmış kimi fotoğrafları düzenleme, bir albüme taşıma isteğine benzer bir istek... Adından da anlaşılacağı gibi, bunlar üzerinden hayli zaman geçmiş olan, ‘sayısal çağ' öncesi fotoğraflar… John Berger’den çağrışımla; “bakınca önceden düşünülmemiş duyguların nedeni olabilecek fotoğraflar” bunlar. Kitabın nedeni de bu belki…
BK: Her şeyin çok hızlı tükendiği/tüketildiği bu çağa bıraktığınız bir mesaj mı Sepya?
FT: Tüketim, düşüncesiz bir mantık ve derinliksiz, bağlantısız bir haz bence… Bunun ön koşulu da unutmak ve hayal kur(a)mamak… ‘Şimdi, burada’ ‘günü yaşamamız’ gerektiğini başımıza kakıp duran tüketim ideolojisine yaşamın aslında nasıl duyumsanarak ve çoğaltılarak geniş zamanlı yaşanabileceğini alçak gönüllüce hatırlatmak çabası olarak da okunabilir bu şiirler. Geniş zaman, geçmiş zamanı da içerecektir elbette… Bir yandan gündelik ‘yaşama uğraşı’nın dikkat çekmeyen ayrıntılarında kaybolan insani duyuş, kavrayış ve hazlarına kapılarını açmak, öte yandan da onu, gündelik olana göre daha belirgin olan, geçmişin düşleri ve geleceğin hayalleri ile ilişkilendirmenin -neredeyse- kendiliğinden çabası bunlar... Bir mesaj mı o zaman sunduğumuz? Hem evet hem hayır…
BK: Bozulmuş bir hayatla kuşatılmışken aslında özlediğimiz hayatın olabildiği en taze haliyle bir yerlerde durduğunu düşünüyor insan kitabı okuyunca. Şehir Lokantası, Börekçi Fikri yok belki ama patlamak üzere erguvanlar, kumsalda martılara yem serpen çocuklar, çitlembiğin dalına bez bağlayanlar, palmiyeli sokaklar oradalar. Ne tarafta dursak öteki yanılsama gibi. Ya sizce?
FT: Yanılsamanın, gerçekliğin yerine geçmesi hali; insani ve ‘modern’, daha çok da ‘post-modern’ bir durum. Buna zihnin gerçekliği budaması, çerçevelemesi, kimi zaman da perdelemesi diyebiliriz. Ama bir mutlak gerçeklik de var mıdır öte yandan? Şairin ya da şiirin yaptığı daha çok bu ikisi arasındaki sınır duygusunun ve geçişliliğin ayırdına varılmasını sağlamak olmalı insanda, eğer şiiri illa da bilgi ve yarar temelli tanımlayacaksak…
Bu kitapta yer alan şiirlerde, mümkün olduğu kadar az ‘akıl yürütüyorum’. Belki yeniden ve daha iyi düşünebilmek içindi bu...
Biz çoktandır, şiiri her günkü işin gücün dışında arar olduk… Bunu yaptıkça günlerimiz daha da çekilmez olmadı mı? Hatta biz de o çekilmez günlerimize benzemedik mi zamanla? Böylece, hayatlarımızdan silkinerek bir süreliğine tatile çıkar gibi okuduğumuz şiirler, tıpkı gittiğimiz tatil mekanları gibi özlenen bir hayatın taklidine dönüşmedi mi?
Şiirin git gide ‘şairaneleşerek’ kendi taklidine dönüşmesi eğilimi son on yıllarda çok güçlendi edebiyatımızda. Bu yüzden nereden baksak öte taraf yanılsama gibi duruyor...
Soruya dönersek; bir taraftaki hayat yanılsama ise, ondan kaçarak geçtiğimiz öteki yaka da öyledir büyük olasılıkla… Ama eğer ikisini birbiri ile etkileşime girecek kadar yakınsayabilirsek -ki bunu felsefe ve şiir yardımı ile yapabiliriz- gerçek ile yanılsama arasındaki ilişki tümüyle kalkmaz ama hayatın bu zıtlıkta kendini sakladığı ve gösterebildiği yanları hakkında değerli bir farkındalık sahibi olabiliriz. Eğer şiir yanımızda ise, gerçeklikle de yanılsamayla da bu ikisinin kendi başlarına kopuk kopuk sundukları birbirlerini sözde telafi edişlerinden çok farklı olan deneyimler edinebiliriz. Belki böylece yaşamı dönüştürme irademiz de kendine gelir, hatta devrimcileşir.

BK: Bu kitapla bazı temalar mahpushanelerinden salıverildiler, dediniz söyleşiye hazırlanırken. Kierkegaard’ı hatırladım nedense, ‘Cüret etmek bir anlığına tökezlemektir, gitmemekse kendini yitirmek’ der... Bunu biraz konuşalım mı? Tahliye mi firar mı? Neden mahpustular, nasıl çıktılar, neden şimdi?
FT: Bundan önceki kitaplarıma göre çok daha ‘sıradan’ ya da ‘gündelik’ görünen ve çoğunlukla ‘şairanelik’ tarafından taciz ve hatta tecavüze uğramış temalarda şiirler bunlar. Böylesi şiirlerin yaygın şairanelik içinde kaybolması, onlarla karıştırılması endişem onları bu denli geç kitaplaştırmış olmamın asıl nedeni…Onları bir süre hapiste tuttuğum ifademi bu şekilde anlamalı….
Kaçtılar mı, tahliye mi oldular ya da ben mi onları kaçırdım? Burada şiirsel belirsizliğe kaçmayı seçeceğim: Bilmiyorum. Önemli olan, mahpusta çözülüp çözülmedikleri, eskiyip eskimedikleri… Öyle ya; yazılmalarının üstünden zamanlar geçti… Yüreklerin nasırlaştığı, şiirin hak ettiği empatiyle okunması yerine uzman gözüyle tartıldığı bu zamanda pek nahif mi bulunacaklar yoksa? Bu sorulara da klişe bir cevap denk düşer gibi burada: “Buna okur karar verecek”. Ama ne klişeleri ne de okura yaltaklanmayı severim ben. Sınandıklarını ve ayakta kaldıklarını düşünüyorum ki bu şiirlerin, bir kitap olarak yayımlıyorum. İyileşmemiş yaraları vardır eminim. Ardından hazırlanmış iki kitapla onu da aradan çıkarmak istedim.
BK: ‘Şiiri tasfiye eden sahte şiir’i sormak istiyorum. Nedir durum sizce? Yoksa yine bir yanılsamaya mı mahkûm olacağız? ‘Sahte şiire cevap vermek gerek’ demiştiniz, cevap veriliyor mu, yeterli mi?
FT: Kibirlenmeden ve hoşlanmasam da bir sorumluluk üstlenerek, güncel şiirin, (bununla 80 sonrası İkinci Yeni’nin yeniden üretilmesi ekseninde oluşan; yaygın, benzer, imgeci, dizeci ve ezoterik görünümlü bir şiir kalabalığını kastediyorum), büyük ölçüde kendinden önce yazılmış form ve duyarlıkları yineleyerek sahte bir şiir yazdığını düşündüğümü söyleyeceğim. Bu, bir ‘zanaat şiiri’ gibi. Bu u doğrularcasına iyi, kötü ya da vasat olarak değerlendiriliyor bu şiirler, edebiyat ortamı tarafından. Edebiyat tarihine geçebilecek değerde olan hiçbir şiir (burada bir şairin genel anlamda bütün şiirlerinden oluşan şiirinden söz ediyorum) hiçbir zaman ilk ve belirleyici sıfat olarak ‘iyi’ olmakla nitelenmemiştir. Çünkü kötü şiir olmaz. İyi olmak, şiirin olmazsa olmazıdır. O halde onu nitelerken başka sıfatlar kullanırız, kullanmalıyız.
BK: Sahte şiiri nasıl tanır ve bunun büyük ölçüde yaygın olduğunu nasıl iddia edebiliriz?
FT: Doğrusu ben bu yargımı onları okumayı deneyip okuyamamalarıma, yani onları okuma sırasındaki duyu ve sezgilerime dayandırıyorum öncelikle… Bir şiir hakkında çözümleyici cümleler kurmadan önce onu duyu, sezi ve beğenimizle değerlendiririz... Bu bilmekten yoksunmuş gibi deneyimlememize hiç kuşkusuz bilme biçimlerimiz kuvvetle sızar. Ama öyle kaba saba tartmaz, ölçmez şiiri... Size yavaşça fısıldar… Okuduğumuz şiirde bu duyu, sezi, beğeni ve ona sızmış bilme biçimleri dengesi ve sentezi alımlanabiliyorsa o şiir gerçektir. Ama eğer duyu, sezi ve beğeninin plastik yanlarını göz önünde tutar gibi olurken bilme biçimlerinin onu besleme ödevinin hiç farkına varmazsa bir şair, yazdıkları şiir alıştırmaları olabilir en çok. Limonla limon tuzu gibi... Ekşidir ikisi de ama, limonu limon yapanlardan biri de C vitaminidir. Aslında sözünü ettiğimiz bu denge olmaksızın bir ‘salt plastik’ güzellik de yoktur gerçekte…
Simülasyon gerçeğin yerine geçti deyişimiz bundan… Dengeyi apaçık bulmuş, değerli bir şiirin çözümleyici olarak ele alınması elbette mümkündür öte yandan... O zaman, şiire ilişkin nice ip uçları da elde edebiliriz... Ama sahte ile gerçek şiirin çok belirgin sınır çizgilerinin olmadığını da söylemeliyim burada. Bu sınır, daha çok, bir iklim geçişi gibidir. Bazen ilerde, bazen geride; bazen orada, bazen burada… Ama bir de bakarsınız ki başka bir iklimdesiniz… Geçişli alandan uzaklaştıkça sahteye ya da gerçeğe yakınlaşırsınız. Gerçekteki sahteliği, sahtedeki gerçekliği ayırt etme yetisini, insan, değerli şiirleri okuyarak fark eder. Okudukları değerliyse mutlaka edinir bunu… Sorunumuz şiiri, neredeyse bütünüyle sanat-estetik dışındaki bilme biçimlerimizle kavramaya çalışmamız ya da tam tersine bir salt estetiği aramamızdadır diye düşünüyorum.
BK: Dil konusuna gelelim tekrar. ‘Dilimin sınırları, dünyamın sınırları’ değil mi? Nasıl genişleteceğiz, nasıl geliştireceğiz? Bunca istila altındayken sanatın dilini nasıl dirilteceğiz? (Şunu ifade etmek istiyorum; sadece okumak değil görmek de şiirde bir bilme biçimi. Bu kitabı sadece okumuyoruz, görüyoruz da. Bunu sağlayan estetik bence. Aslında netlik bu kadar mümkünken neden bilişimizi köreltiyor her şey. Sadeleşmeye mi ihtiyacımız var? Hep bunları konuşuyoruz da bir türlü çıkamıyoruz içinden...)
Estetiğin sefaleti mi sefaletin estetiği mi? Nedir yaşadığımız? Estetiğin iflası peki?
Devamında şiir ve şair tarafından bakalım bir de. Reklam dili, nitelikli vaazlar, sığ içerik -ve daha yanına ne eklemek isterseniz- bu kadar alan kazanmışken, şiir ne söylemeli sizce okuruna ve topluma?
‘Şiir ayarı bozulan söze mihenktir’ demiştiniz, Her dönem kendi dilini üretiyor mu gerçekten? Şairin üstlendiği rolü nasıl tanımlarsınız?
Ya dil dünyayı ya da dünya dili değiştirecek mi sizce gerçekten?
FT: Sanat, dilin bir araç olma özelliğinin güvencesidir. İnsan gerçekten bilmeye, nesneyi onun dile gelişi olan sözle özdeşleştirmeyerek başlar. Sonra, nesneyi ve temsilini birbirine olan özdeşliklerinden kurtararak, onlara görece tek başlarına bağımsızlıklar sağlar. Bu sayede sözle nesne arasındaki ilişkinin özdeşlik halinde örtülmüş biçimleri ortaya çıkar ve yeni biliş kanalları, deneyim kanalları açılır insana. Sanatın en büyük özelliği öteki bilme biçimlerinde olduğunun aksine sunduğu bilişte kesinlikten uzak oluşudur. Mutlak bilginin olmadığını biz en çok sanattan öğreniriz. Kendi bakış açısından başka bakış açılarını da gösteren panoptik bir biliştir sanat.
Okumak, yazmak, konuşmak kadar bakmak, koklamak, duymak çağrısı yapan, dilin iradi bir güzelleşmesi olarak da tanımlayabileceğimiz edebiyatın bir olanağıdır bu… Sanat yaşama davet eder… Güzele göre yaşamayı önerir...
Böylece, aynı zamanda dilimiz de olan dünyamız genişlemekle kalmaz, güzelleşir…
Peki, neden mi bunu gereğince yapamıyor insanlık?
İnsanlık karanlık bir çağda da ondan… Dilini ve dünyasını genişletecek olanakları bastırılıyor, itibarsızlaştırılıyor, görmezden geliniyor… Bilimi teknolojiye, felsefeyi iyi yaşama rehberine, sanatı mutlak hazza ve hayattan sürgün edilmiş plastik bir dile indirgiyor, içinde bulunduğumuz zamanın düzeni… İnançların, ideoloji ve politikaların, kurulu düzenin bu niteliklerine itiraz edemez ölçüde tırnakları sökülmüş görünüyor sanat ne yazık ki … Öyle ki; dinler dinlerle, politikalar politikalarla çatışırken sanat bize bunların bu karanlığın sürmesine yarayan üstü kapalı ya da açıktan bir ‘çatışma anlaşması’ içinde olduğunu bile fısıldayamıyor. Bunu yapabilir oysa! Tek çaremiz o…
Bunları dile getirebilenler varsa bile, onlar hâkim sahte çatışmaya kendini kaptırmış olanların dikkatini şimdilik çekemiyor. Kıyamet sigortası olmayan bu tehlikeli düzende, biri ötekinin turası ya da yazısı olan inançlar, politikalar, ideolojiler, sistem ve kuramlar birbirinin tamamlayıcı oldukları halde karşıtı görünümünde bizi oyalayarak sanattan da uzak tutmayı sürdürüyor…
Gerçek karaysa, karamsarlık umuttur. Bana öyle geliyor ki, sahtesi ortalığı kaplamış olsa da sisteme asla entegre olmamış (Olamamışları kastetmiyorum; çünkü onlar da sahte olanlar kategorisinde ve entegre olmak için çırpınıyorlar!) gerçek şiir ve onun dünyası bizim için tek çıkış kapısı. Genel olarak edebiyatı ateşleyecek ve yeni düşünsel kavrayışları esinleyecek olan o şiir.
Ararsak, bulacağız ve yazacağız.
BK: Bu kitapta Akdeniz kokusu çok baskın. Antalya’yı resim gibi okuyoruz. Peki sizce Antalya şiir okuyor mu?
FT: Sanırım Antalya da Türkiye gibi… Ama biliyorsunuz tam paralel olmayan çizgiler arasındaki küçük de olsa açı farkları zamanla büyük farklara dönüşebilir. Böyle bir potansiyeli var sanki Antalya’nın.






