İsmi dilden dile dolaşan Kübalı devrimci lider Fidel Castro öldüğünde doksan yaşındaydı ve arkasında kesin biçimde tanımlanamayacak bir miras bıraktı – kimileri tarafından Küba’yı özgür kılan bir kahraman olarak övüldü, kimilerince de bir diktatör olarak yerildi. Hangisi olursa olsun görünen o ki Castro, hevesli bir okurdu. Hatta Gabriel García Márquez bir defasında, “Bizimki entelektüel bir arkadaşlık,” demişti. İşte Castro’nun, zamanımızın bazı yazarlarıyla olan iyi, kötü ya da pek de gerçekçi olmayan ilişkilerinin kısa bir tarihi:
Fidel Castro ve Ernest Hemingway
Fidel Castro ve Ernest Hemingway’i herkes sıkı arkadaşlar olarak bilir. Şu hoşsohbet fotoğraflarına bakılırsa öyle görünüyor değil mi? Halbuki o fotoğrafların tamamı aynı gün çekildi, çünkü sadece bir gün karşı karşıya geldiler ve onda da pek bir şey konuşmadılar.
Jacobo Timerman’ın The New Yorker’da izah ettiği gibi “Devrimciler Hemingway’e hiçbir zaman sempatiyle yaklaşmamışlardır; Küba’da pek ilgi çekmez… Ama turistler Hemingway’in Fidel Castro’yu desteklediği, yazarın Devrimin bir parçası olduğu izlenimine kapılırlar. Oysa gerçek şu ki, sistem hiçbir zaman Hemingway ile Castroculuk arasında elle tutulur bir bağ kurmayı başaramadı.”

Ya bütün o fotoğraflar? Tamamı 1960 yılının Mayıs ayında, Hemingway onuruna düzenlenen bir balıkçılık yarışmasında çekildi. Timerman, “Bu buluşmayla ilgili çok fazla fotoğraf var,” diye yazıyor, “ama karşılıklı konuşmalara tanık olan birileri yok – sadece formaliteler.” İşin aslı Hemingway muhtemelen Castro’nun kendi arazisine el koymasını engellemeye çalışıyordu.
Timerman, "Bu görüşmeye dair çok sayıda fotoğraf var," diye yazıyor, "ancak tanıkların önünde sarf edilen sözlerde kayda değer bir şey yok – sadece formaliteler, gerçekten." Aslında Hemingway muhtemelen Castro'nun arazisine el koymasını engellemeye çalışıyordu. O yüzden Küba’yı ziyaret ederseniz şunu hatırlayın: bütün bu Hemingway ve Castro hikâyesi sadece turistleri çekmek için. Tabii bu sizi mojitolarınızı keyifle yudumlamaktan alıkoymasın.
Fidel Castro ve Pablo Neruda
Bu olabilecek –olması gereken– ancak gerçekleşmeyen bir arkadaşlık vakası. Kendisi de komünist olan, hatta kısa bir süre Şili Komünist Partisi Genel Sekreterliği yapan Pablo Neruda Fidel Castro’nun hayranı ve Küba’nın ateşli bir aşığıydı. 1959 yılında Küba’yı ziyaret etti ve Caracas’ta iktidarı yeni eline alına Castro ile tanıştı. Anılarında yazdığı gibi:
Fidel, Caracas’ın kalbindeki büyük El Silencio meydanında dört saat boyunca kesintisiz konuştu. Bu konuşmayı çıt çıkarmadan dinleyen iki yüz bin dinleyiciden biriydim. Ben ve benim gibi düşünen çoğu insan için Fidel’in konuşmaları adeta birer vahiydi. Kalabalığa hitap edişini dinlerken Latin Amerika için yeni bir çağın başladığını fark ettim. Kullandığı dilin yeniliğinde hoşlandım. En başarılı işçi liderleri ve siyasetçiler bile dönüp dolaşıp aynı formülleri yinelerler. Bu formüllerin içeriği hâlâ geçerlidir fakat kelimeler sık kullanılmaktan aşınmış ve zayıflamıştır. Fidel hepsini görmezden geldi. Didaktik ama doğal bir dil kullandı. Sanki konuşur ve öğretirken kendisi de öğreniyordu.

Daha sonra Neruda, Castro ile gerçekleştirdikleri gizli bir görüşmeyi aktarır:
Benden biraz daha uzundu. Hızlı adımlarla bana doğru geldi. “Merhaba Pablo,” dedi ve sımsıkı sarıldı. Tiz, neredeyse çocuksu sesi beni şaşırtmıştı. Ama sesi, görünümündeki bir şeylerle uyumluydu. İnsanda öyle kocaman bir adam değil de, sanki çocuksu yüz hatlarını ve ergenliğe özgü seyrek sakalını kaybetmeden aniden boy atmış, fazla gelişkin bir çocuk izlenimi bırakıyordu.
Aniden sarılmayı bırakıp harekete geçti ve kararlı bir biçimde odanın köşesine yöneldi. Gizlice içeriye sızan ve durduğu köşeden bize fotoğraf makinesini doğrultan haberciyi görmemiştim. Fidel tek hamlede adamın üstüne atıldı, boğazından tutup sarsmaya başladı. Fotoğraf makinesi yere düştü. Fotoğrafçının çırpınışını görünce korkmuştum, Fidel’in yanına gittim ve kolunu tuttum. Ama Fidel onu yaka paça dışarıya çıkardı. Ardından bana döndü, gülümsedi ve yerden aldığı fotoğraf makinesini yatağın üzerine fırlattı.
Neruda 1960 yılında, Fidel Castro’ya atfedilmiş bir şiirin de bulunduğu Canción de gesta adlı derlemeyi yayımladı ki, bu bana göre lidere vermiş olduğu desteğin açık bir ikrarıydı.
Fakat Küba, 1966 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Castro karşıtı Peru’yu ziyaret eden Pablo Neruda’ya sırtını döndü. Temmuz ayında bir grup Kübalı entelektüel –Castro tarafından belirtiği üzere bizzat onun emriyle– bir kınama mektubu yayımlayarak düşmanla ilişki kurduğunu belirttikleri Neruda’yı Komünist ilkelere ihanetle suçladı. Biyografi yazarı Adam Feinstein’a göre Neruda bu mektubun, “Castro’ya hitap ettiği şiirinde lideri, kendi kamusal kişiliğini kült haline getirmekten kaçınması yönünde uyardığı için” yazıldığını düşündü. Hakarete uğrayan ve dolayısıyla öfkelenen Neruda, aynı zamanda Castro’nun kendisinden nefret ettiğini de hissettiği için iki yıl sonra Küba’dan gelen davete icabet etmedi.

Fidel Castro ve Gabriel García Márquez
Márquez ve Castro gerçekten iyi arkadaştı. 1977 yılında verdiği bir röportajda, “Tanıdığım en tatlı adam,” der Márquez onun için. Castro ise “Latin Amerika’nın en güçlü şahsiyeti,” diyerek Márquez’i onurlandırır. İlk kez 1959 yılında karşılaşan bu iki adamın dostluğuysa ancak Yüz Yıllık Yalnızlık yayımlandıktan sonra başladı.
Hatta o kadar yakındılar ki, Gabriel García Márquez yayımlanmadan önce bütün nüshaları Castro’ya okutur, fikrini alırdı. İkisi arasındaki dostluğu anlatan bir kitaba göre Marquez niçin Castro’nun fikirlerine başvurduğunu şu sözlerle aktarıyor: “çünkü insanda hayret uyandıracak ölçüde dikkatli bir okur. Bir sayfadan ötekine geçerken çelişkileri hemen ortaya çıkarıyor. (…) Bendeki izlenimi edebiyatı çok sevdiği, edebiyatla uğraşırken kendini rahat hissettiği ve yazmaktan keyif aldığı. Hatta bir seferinde, biraz da melankolik bir tavırla bana, Sonraki hayatımda yazar olmak istiyorum, demişti.”
Gabriel García Márquez, Fidel Castro ile olan bu dostluğu yüzünden epey eleştiriye maruz kaldı. Kimileri ikisi arasındaki dostluğu, Márquez’in ışıltılı entelektüelliği üzerinde kara bir leke olarak görse de, başkaları onun, “Castro’nun sert yanlarını yumuşattığını” belirtiyor.
García Márquez, Castro ile olan dostluğu nedeniyle yıllar boyunca bazı eleştirilere maruz kalmıştır. Bazıları dostluklarını parlak bir entelektüel yaşamın üzerindeki tek kara leke olarak görse de, diğerleri onun gerektiği takdirde "Castro'nun en sert yanlarını yumuşattığını" iddia ediyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(LitHub)






