Geçmiş Vaktin Saati
8 Ekim 2018 Öykü

Geçmiş Vaktin Saati


Twitter'da Paylaş
0

Saat altı, altı buçuktu, hava da kararmak üzere. Bir viski bir de şarap alınmıştı. "Kalemi sürtmeye başlıyorum kâğıda. Başlıyorum ya, düşüncelerim bir tarafa kalem başka tarafa gitmeye başlıyor," dedim. Sorusuna cevap vermiştim. Kıştı. Kar sulu sepken atıştırıyor, gece yarısı artacağı bekleniyordu. Şehir ıslağın, soğuğun ve rutubetin içindeydi. Az sonra hava iyice kararınca, bu ıslaklık bir hüznü de çökertti içime. Daha konuşmadı. Arabaya bindik. Hareket etti. Bütün çocukluğumu yaşadığım, büyüyünce de pek uğramadığım köyüme gidiyorduk, o köyü ilk defa görecek olan arkadaşımla. Bunun hüznüydü içime çöken, anladım. Susuyorduk. Sustukça hayaller birbirini kovalıyor, en talihsizleri etrafımda dolanıyordu. Yalnızlıkta geçen bir çocukluk. Biraz yokluk, biraz bilgisizlik. Az ötede bilgisiz zenginlik içinde akrabalar. İyi niyetli eksikler yumağı anne baba. Beni hep sevdiler. Susyorduk. Sustukça acaba o ne düşünüyordu? Onun da, bütün arkamda bıraktıklarımın da vardı bir hikayesi. İndik. Yürüdük. Anahtarı çevirdim. Sessiz, anılar yığını bir ev. Duvarda çocukluğumdan kalma saat: tik tak eden tek ses. Beklemiş önce evi, sonra bizi. Ortada soğuk demirlerle çevrili bir soba. Kağıt, çakmak aldım, yaktım. Salondan açılan dar uzun bir sofa. Kardeşimle top oynardık burada. Üç sıfır o yendi, beş sıfır ben. Kavga kazandı, (sonra) biz büyüdük. Dağıldık öteberiye bazan toplanmak üzere. Toplandık sonra arada, eskisi gibi olmayanda. "Çekelim hadi, yarasın." Sesle irkildim. Soba ilk sıcağını odanın soğuğuna vurmuş, Mehmet de ilk bardakları doldurmuştu. "Yarasın." "Şerefe." "Çekelim." Bunları ilk defa babamdan, babam zamanı içicilerden duymuştum. Çok içtiğini hatırladım. Anneme, bana ve kardeşime gösterdiği ezaları. "İyi adamlar çok içer, erken sarhoş olurlar diye," düşündüm. Hep böyle düşünmüştüm, babamın iyi adam olduğunu, iyilik sarhoşluğuna tutulduğunu. Sonra onun sıkıntıları, tutunmaları ayrı, uzun hikaye... Dikledim. Duydum viskinin acı tadını. Gazoz, sonra çikolata ve birden hasıl olan bir keyif, keyfin ardına takılan mutlu düşünceler. Uzun sürmedi hiçbiri, önemsiz mutlulukları hatırlatınca karşıdan bakan fotoğraflar. Hepsi eskimiş biz gibi. Biz gibi yaşlı, biz gibi tozlu. Ben, bir başka ben, bir başka daha ben. Tombul ben, pasaklı ben, bir ara çirkin olan ben. Sonra, bir tanıdık, şimdi çoktan yabancı olan. Kim bilir ne halde. "Ee, anlatmadın pek bir şey?" "Neyi?" "Neyi olacak, nasıl gittiğini çalışmaların." "Dedim ya aslında. Kalemle ben aynı yerde değiliz. Üstelik hayatla da böyle aramız. "Yazı hayata dönük olmalı," diyorum. "Hem ona yenilmemeli, hem ondan ayrılmamalı." Bazen, "Bunlar büyük adamların işi,"diyorum, birçok şey büyük şehirlerin olması gibi. Bazan da o büyük adam ben oluyorum. Varlığın iki şekli olduğuna inanıyorum. Biri yazı, diğeri dışarıda olan her şey. İyi yazar bu iki şekli barındırıyor zannederim." Arkadaşım sustu, ben düşündüm: Zaman içinde zaman vardı, insan düşünüyordu, vakit geçiyordu. Odadaki uslu sessizliğin içine soba üstündeki güğümden tatlı cızırtılar doluyordu. Kulak verdim. Pencere diplerine kar yığıldığını duyduğumu sandım. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR