20. yüzyıl aynı zamanda Orta Çağ’ın birbiriyle son derece bağlı bir dünya olduğunu ortaya çıkardı.
“Karanlık Çağlar” ve “Orta Çağ” ifadeleri, yüzyıllardır eş anlamlı kabul edilen terimler. Roma İmparatorluğu’nun (5. yüzyılın ikinci yarısındaki) çöküşünden (en erken) 13. yüzyılın ortalarına ya da (en geç) 16. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönemleri ifade eden bu iki terim, yakın bir zamana kadar hani neredeyse birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılıyordu. Fakat bilhassa “Karanlık Çağlar” ifadesi oldukça yüklü bir niteleme. Oysa yalnızca bir değer yargısından ibaret ve buradaki karanlığın kapsamı – bütün değer yargılarında olduğu gibi – kişiden kişiye değişecek biçimde göreceli.
Aslında Orta Çağ yüzyıllar boyunca barbarlığın hâkim olduğu, ekonomik, kültürel ve entelektüel bir düşüş dönemi olarak görüldü. Bu mitin Batı kültüründeki kökleri bugün bile öylesine derinlere uzanıyor ki, ne zaman bir şeylerin acımasızlığına, sıradanlığına ve demodeliğine kanaat getirilse bunun ancak Karanlık Çağlarda ya da Orta Çağ’da yaşanabilecek bir şey olduğu söyleniyor. Oysa günümüzde çoğu akademisyen Karanlık Çağlar’ın karanlığının aslında erken modern dönemin genelinde görülen değişim halindeki politik, ideolojik ve dinsel arayışlara dayandığı, dolayısıyla da tarihin belki de en uzun ve karmaşık dönemlerinden birini ifade ettiği ancak Orta Çağ’ın düşünülenin tam aksine bir geri kalmışlıklar dönemi değil, sanatın, mimarinin, edebiyatın, uluslararası ticaret ve kültürün gelişim gösterdiği muazzam bir yenilikler dönemi olduğu konusunda hemfikir.

Öyleyse niçin ‘karanlık’ çağlar?
Roma İmparatorluğuyla Rönesans arasındaki karanlık bir ara dönem olduğunu ilk söyleyen 14. yüzyıl ortalarında yaşamış İtalyan bilgin Francesco Petrarca’ydı. Petrarca’ya göre tarihte iki dönem vardı; bunlardan ilki, Yunanlarla Romalıların entelektüel başarılarıyla dünyaya ışık saçtığı klasik dönemdi, ikincisiyse kültürel durgunlaşmayı bizzat deneyimlediği karanlık dönemdi. Fakat her ne kadar Orta Çağ sakinleri kendini Antikitenin devamı olarak görseler de, entelektüel karanlık fikri onlar için yeni bir şey değildi. Mesela 9. yüzyılda yaşamış Karolenj düşünür Walahfrid Strabo, İmparator Şarlman önderliğinde gerçekleşen Karolenj Rönesansının tam bir öğrenme ve entelektüel gelişme dönemi olduğunu, dolayısıyla da kendisinden önceki karanlık dönemi aydınlattığını düşünüyordu. Ancak Strabo imparatorun ölümünden yıllar sonra fikrini değiştirdi ve birebir deneyimlediği iş savaş esnasında bilginin bu amansız düşüşünden ötürü üzüntü duyduğunu ve hatta kendi “barbar çağının” giderek daha kesif bir karanlığa sürüklendiğini yazdı. Petrarca ise – Strabo’nun bu karamsarlığına karşın –antik medeniyetlerin yeniden dirilebileceği düşüncesindeydi. Üstelik yalnızca düşünmekle kalmıyor aynı zamanda bu yükselişe bizzat tanıklık etmeyi umuyordu.
Yaşadıkları dönemin klasik kültür açısından bir yeniden doğuş süreci olduğunu düşünen hümanistler, 15. ve 16. yüzyılları içine alan Rönesans süresince, Petrarca’nın geçmişi nitelendirmek için başvurduğu bu karanlık ve barbar Orta Çağ fikrinden beslendi. Bahse konu inançsa Roma sanatının sanatların en mükemmeli ve dolayısıyla ilahisi olduğunu düşünen16. yüzyıl ressamlarından Giorgio Vasari’nin sözlerinden köken almıştı. Tıpkı Vasari gibi diğer Rönesans hümanistleri de Orta Çağ’ın Antik Çağ’da edinilen kazanımları yok ettiğini düşünüyor ve dolayısıyla kendilerinden bir önceki dönemin, üstün değerlere sahip Klasik Antik Dönem ile Rönesans Dönemi arasında sıkışan, karanlık bir geçişten ibaret olduğuna inanıyorlardı.
Hümanistlere göre Karanlık Çağların karanlığı Latin dili, edebiyatı ve kültürünün eksikliğinden kaynaklanırken 16. yüzyıl Protestan reformcuları geçmişte herhangi bir sorun olduğunu düşünmüyordu çünkü onlara göre Orta Çağ, Katolik Kilisesi’nin etki alanını artırmasıyla birlikte yükselişini ama eş zamanlı olarak da din adamlarının yozlaşmasıyla birlikte düşüşünü temsil
ediyordu.
Aydınlanma
17. yüzyıl sonlarında başlayan ve 18. yüzyılın tamamını içine alan Aydınlanma, entelektüel ve felsefi bir hareket olarak bilgi arayışının, mutluluk, amaç, ilerleme, aydınlık, özgürlük gibi ideallerin üzerine kuruludur. Demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarsa bu ideallerin ideolojik bağlamını oluşturur ve Alman sanat tarihçisi Johann Joachim Winckelmann da tam olarak bunlara dayanarak despot yönetimler gölgesinde yaratılan sanatın gerçek sanat olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiş ve bu sebeple Yunan sanatının üstünlüğünü vurgulamıştır. Dolayısıyla Aydınlanma dönemi düşünürleri ve sanatçıları, Katolik Kilisesi’nin ve Monarşinin egemenliğindeki Orta Çağ’ı içinde barındırdığı bütün batıl inançlar, hiyerarşiler ve kölelik kurumlarıyla karanlık, bir o kadar da muğlak bir dönem olarak görüyordu. Hâlihazırda içinde oldukları dönemse bunun tam aksiydi ve sanatsal ifade kendi üslubunu bulmuş, sanat ve düşüncenin daha erken ve üstün bir formunu hatırlatan Neoklasizmi ortaya çıkarmıştı.
“Karanlık Çağları” yeniden yorumlamak
Fakat 18. yüzyıl sonlarında doğru “Karanlık Çağlar” çok daha farklı bir anlam kazanmaya başladı.
Fransız İhtilali’nin yol açtığı belirsizlikler ve dünyanın hızla endüstrileşmesi Orta Çağ’ın olumsuz şöhretini tersine çevirdi. Avrupa uluslarının çoğu Orta Çağ’ı, ulusal kimlik inşasının başladığı ve siyasi geleceğin tasavvur edilebilir hale geldiği bir dönem olarak görmeye başladı. Kurucu mitlerin, saray edebiyatının ve dini sanatın yeniden keşfi, romantize edilmiş, egzotik ve nostaljik bir Karanlık Çağ imgesi yarattı. Kimilerine göre mimarinin en çarpıcı dönemiydi kimilerine göreyse uyumun, cesaretin ve inancın çağı.
Ve ne tesadüftür ki, aynı zamanlarda gezginler de gotik kiliselerin harabelerini ve katedrallerden arta kalan yıkıntıları keşfetmeye başladı – zamanın ilerlemesiyle birlikte canlılığını yitiren, harap olmuş bir geçmiş. Karanlık Çağlara duyulan bu minnettarlık önce edebiyatta ardından da sanat ve mimaride kendini gösterdi ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde genel bir kabul haline geldi. Fakat bu kabulün dayanağı Orta Çağ’ın gerçek kültür ve yaratıcılığını ortaya koyan sağlam bir bilgi birikim değil, hastalıklı, acayip, duygusal ve muallak olan her şeye karşı geliştirilen gotik zevkti.
20. yüzyıl araştırmaları
20. yüzyıl Karanlık Çağlar fikrini sorgulanır hale getirdi. Akademisyenler, Orta Çağ kültürünü ve toplumunu bütün yönleriyle araştırmaya ve yüzyıllardır hakkında pek az şey bildiğimiz neredeyse bin yıllık bir süreci aşama aşama ortaya çıkarmaya başladılar. Bu çalışmalar sayesinde Orta Çağ’ın kendi içinde siyasi, sosyal, entelektüel ve ekonomik yönden Rönesans anlamına gelebilecek dönemler barındırdığı ve özellikle 12. yüzyıldaki düşünsel gelişmelerin yalnızca İtalyan Rönesansına değil, 17. yüzyıl Bilimsel Devrimine de zemin hazırladığı anlaşıldı.
20. yüzyıl aynı zamanda Orta Çağ’ın birbiriyle son derece bağlı bir dünya olduğunu ortaya çıkardı. Örneğin uluslararası ticaret öylesine geniş kapsamlıydı ki, 8. yüzyıla ait kimi Anglo-Sakson sikkelerinin bir yüzü Latince öteki yüzüyse Arapçaydı. Hristiyanlık misyonerlerin faaliyetleri sayesinde bilgi tahmin edilenin çok ötesinde yayılmış, temel yazmalar neredeyse bilinen dünyanın bütün manastırlarına ulaşmıştı.

El yazmaları ve kitap ticareti
Doğu ve Batı arasındaki sıkı bağ, Yunanca ve Latinceden tercüme edilip kopyalanan metinlerin aktarılmasına ve bunlar üzerinde çalışılmasına yol açtı. Karolenj Rönesansı boyunca bu metinler tekrar gözden geçirildi ve klasik metinlerin korunabilmesi için gerekli düzeltmeler yapıldı. Birleşik bir Hristiyan İmparatorluğu inşa edilirken eğitim, bilgi ve sanat, antikitenin ihtişamlarını yeniden yaratmak için itici güç vazifesi gördü. Aslında klasik edebiyat ve felsefe Orta Çağ süresince yok olmamış, yalnızca Hristiyanlığın bakış açısıyla yeniden yorumlanmış ve Orta Çağ’a özgü arayışların en önemlisine, kurtuluşa odaklanmıştı.
Orta Çağ’da bir el yazmasının yapımı ve süslemesi için harcanan olağanüstü çaba (ve ayrıca maliyet) bir yandan bilgiye verilen değerin ne denli arttığını gösterirken öte yandan okurların sayfalardaki bilgelik tarafından “aydınlatılma” beklentisini yansıtır. Nitekim bu uzun süreçte klasik, tarihi, teolojik ya da liturjik çok sayıda metin tercüme edilmiş ve bu sayede oldukça zengin bir el yazması çeşitliliği oluşmuştu. Üstelik kutsal yazıları içeren teolojik ve liturjik metinlerde altından yapılan mürekkepler kullanılıyor, o dönem için şaşırtıcı bir renk zenginliğine sahip süslemeler, dalgalı ışık oyunlarıyla okuyanda çarpıcı bir etki bırakıyordu. El yazması kitaplardan birine sahip olmak ya da bunların koleksiyonunu yapmak hem önemli bir güç ve zenginlik belirtisi hem de derinlikli bir kültür işaretiydi. Her ne kadar nüfusun yalnızca küçük bir kısmının bu metinlere erişebildiği (ya da okuyabildiği) doğruysa da, Orta Çağ’a özgü bilgi ve kültür kendini çok farklı biçimlerde ortaya koyuyordu.
11. ve 12. yüzyıllar Bologna, Oxford, Salamanca ve Paris’teki ilk üniversitelerin kuruluşuna tanıklık etti. Üniversite kentlerinin varlığı kitap ticaretinin giderek daha fazla önem kazanmasına sebep oldu ve bu da günümüz modern kültür yayıncılığının temellerini attı. Fakat bilgi edinmenin tek yolu kitaplar değildi. Renkle dolup taşan tasvirler ya da altın yaldızlı tezhipler meraklı zihinleri yeni keşiflere davet ediyor, Marco Polo gibi kâşiflerin seyahatlerini ve maceralarını aktaran el yazmaları yeryüzünün en uzak köşelerini mesken tutan tuhaf varlıkları betimliyordu – ve sanılanın aksine insanlar dünyanın yuvarlak olduğunun farkındaydı.
Orta Çağ aynı zamanda derin bir inanç dönemiydi. Büyük bir bilgi birikiminin, mühendisliğin ve inovasyonun ürünü olan kilise ve katedraller zamanın yıkıcı etkilerine dayanabildi. Ve şu an vitraylarla kaplı devasa pencereleriyle hem kutsallığın tarihini tasvir ediyor hem de mekânları renge ve ışığa boğuyorlar.
Yani aslına bakarsanız bu sözde Karanlık Çağlar, o kadar da karanlık değildi.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






