Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Mayıs 2024

Kitap

Görünmez Şövalye

Nezihe Altuğ

Paylaş

0

0


Alpagut hiç şüphesiz edebiyatı algılayış sınırlarımızı ve okuma becerilerimizi zorlayan bir yazar.

Bir hikâye takip edilecek bir yol değildir… Daha ziyade bir ev gibidir. İçine girer bir süre kalırsınız, oradan oraya gezinir, beğendiğiniz yere yerleşip, odalarla, koridorların birbirine nasıl bağlandıklarını keşfedersiniz demiş Alice Munro, hakkı da var. Klaros Yayınlarından çıkan Partulu Ziya Alpagut’un Azalan Taslar Yasası öykü kitabını yazmak kurgulamak aslında kendisi gibi görünmez bir ev ya da bina tasarlayıp inşa etmeye, yepyeni bir mimari yaratmaya benziyor. Mimaride nasıl tasalanması gereken fikirler destekleyici bir yapı ve uzaysal işlevsel hiyerarşiler varsa, edebiyatta da kurgu aslında “edebi mimaridir” diyebiliriz… Partulu Ziya kitabının önsözünde söylediği gibi, “Sait Faik’i her okuyuşumda kafamı kafamı vurum duvarlara. Ondaki büyüklük içimdeki kötülüğü tokatlar, tokatlar. Kendimden utanırım: böyle bir insan olmayı ben niye akıl edemedim, beceremedim, bizim dilimiz sevgilim” diye boşuna dememiştir. İçinde bulunduğumuz post truth çağa örnek bir öykü kitabı… Hazcı bir yaklaşımla yazılan tüm bu satırlar; sanatçının bilinçli öznel dünyası, esin ve tutkuyla oluşturduğu imgelerin sanatsal öze dönüşümü değerlendirildiğinde, yazarın anlam arayışında, kendini anlatma biçimiyle birlikte yaşadığı çevrenin sorunlarını irdeleme, açığa çıkarma ve çözümler üretme işlevi, felsefe görüsüyle değerler oluşturma çabasıyla birlikte insanın kendini aşması ve yaratıcı düşüncesi, sanatsal eylem niteliğinde ürünlere dönüşünü görürüz. Sanatın yeniyi yaratma işlevi; insanı, evrenle birleştirir, ufkunu genişletir, engin deneyim ve bilgi akışıyla toplumsallığa ulaştırır. Felsefeyle oluşturduğu kurgu dünyasını edebi mimari söylemiyle Azalan Tasalar Yasası diyerek dile getirmiştir.Teknolojinin gelişimi ile gitgide artan yazma ve kitap yayınlatma, dünyanın dört bir yanında bu konuda projeler, atölyeler, konuşmalar, paneller doğurmaya başlaması edebiyat dünyasının da artık bir dönüşüm içinde olduğunun göstergesidir. Tüketimle birlikte toplam fayda artmakta ancak malın en son ek biriminin sağladığı fayda azalmaktadır. Bu psikolojik olayı gözlemleyen iktisat­çılar ve felsefeciler gibi talep eğrisinin bu yüzden aşağıya doğru eğimli olduğunu düşünerek kitabına Azalan Tasalar Yasası adını koymuştur... Metnin hazzı, okuyucunun özne olarak konumuna meydan okumayan, okunabilir metne karşılık gelir. Yazılabilir metin, edebi kodları patlatan ve okuyucunun kendi özne konumundan kurtulmasına olanak tanıyan mutluluk sağlar.

İnsanlık tarihinde bildiğimiz bütün düşünen kafalar mutlak hakikatin peşine düştüler. Varlığa ulaşmak için hakikati akılla, duyguyla, inançla sınadılar, sorguladılar. Onlar hakikatlerini derinleştirdikçe hakikatin evreninde kayboldular. Yetmediği yerde, yalana başvurdular; mitler, masallar ve alegoriler yarattılar. Güç-hakikat birleşti, olağanüstü simgesel göstergelerle hakikati temsil ettiklerini, zamanlarının topluluklarına inandırmaya çalıştılar. Değişimin doğası gereği mutlak hakikat ve gerçek dünya hiçbir zaman tanımlara sığmadı, her dönem yeniden değerlendirildi. Steve Tesich'e göre post truth sistem, halktan bir tercih yapmasını istemektedir. Gerçekleri mi öğrenmek istersiniz? Yoksa sizi onurlandıracak sözleri mi duymak istersiniz? Bugüne kadar diktatörlerin hepsi gerçeği ortadan kaldırmaya çalıştı. Bizse size artık gerçeğin kalmadığını söylüyoruz. Öyle mükemmel 'ahlaki' bir mekanizma kurduk ki, bu mekanizma artık gerçeğin elinden tüm önemini alacak. Özgür bir halk olarak, gerçek sonrası bir dünyada yaşamaya özgürce karar verdik. Bu dünyada erdemin sıradanlık olduğuna inancımız sonsuz olduğundan, ne olup bittiğini değerlendireceğimiz ilkelerden vazgeçiyoruz. Aptalca olduğu için harika olan bir mekanizma bu. Bu felsefeyi yaşamımızın tamamında ilke ediniyoruz. Post truth çağını çok yönlü kavramlaştıran Ralph Keyes'e göre, yalan ve gerçek zaten hep vardı. Geçmişte yalan söyleyen biri er ya da geç yalanından dolayı bir yaptırımla karşılaşırdı. Şimdi sorun dürüstlüğün çökmesi ve yalan söyleme alışkanlığının yaygınlaşmasıydı. Üstelik bu, yalnızca toplumların alt katmanlarında değil, yüksek mevkilerde olanlar arasında daha da yaygınlaşmıştır. Politikacılar, din adamları, akademisyenler, üretken gazeteciler, bunların hepsi dürüstlüğün hiçleştiği bu döneme gittikçe daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Artık günümüzde doğru söylemek ile yalan söylemek arasında bir seçim yapmak bir seçenek değil. Başkalarını aldatmak, bir meydan okuma, oyun ve sonuçta bir alışkanlık haline geldi. Yalan artık kabul edilebilir bir stratejidir ve her yanımızı kuşatmıştır. Çünkü artık dürüstlük göreceli bir değere dönüştürülmüştür. Post truth, yalan mekanizmasının yeni bir sürümü olsa da yalan insanlığın en eski olgularından biridir. Zamanımıza gelinen süreci; Küresel ağın yıkıcı etkisiyle, büyük anlatıların inkârıyla, bilimsel yöntemlerin reddiyle ve bilginin ötekine ulaşma hızında görülebilir.

İsokrates öyküsündeki  “İsokrates” in de dediği gibi”, Onun Atinalı gençlerin ahlakını bozmadığının, baldıran otu içmediğinin ve bildiği tek şey olarak hiçbir şey bilmediğini söyleyecek kadar kibri ileri götürmediğinin ayırdındasın” diyerek de uyarır. Onun da kendisi gibi görünmez olduğunu, “aslında yoksun sen” tarihte seninle beraber yürüyor, artık pek revaçta olmadığını zaten o da biliyor, ancak yinede tutumundan dolayı seni ayıplıyor. Çok sinirleniyorsun ismini aşındırmak istemiyle yanıp tutuşuyorsun. “Sen İsokrates değilsin olsa olsa Sokratessin! diye haykırıyorsun yüzüne. Yaratıcılık, düş algı ve duyumsamaları içeren sorgulayıcı, biçimlendirici yapı oluşumudur. Yazar, kurguladığı ve yaratmaya çalıştığı ‘yeni’yi, yetenekleri doğrultusunda ve dünya görüşüyle birlikte işler, özgür ve özgün bir tavırla gerçekleştirir. Zihinsel etkinlikler, aklın yaratıcı gücüyle somutlaşırken, her tür deneyim ve esinlenmelerden yararlanılır. Yaratıcı süreçlerde dışsal olaylar, düşünceler ve imgeler, esinlenme olgusuyla gerçekleşerek, yaratım nesnesine dönüşür. Yazar, zihinsel tasarımlar ve izlenimlerini, görsel ya da yazın alanında sergiler, aynı zamanda sanatsal görüsünü, yapıtıyla kurduğu ilişkide şekillendirir. İsokrates öyküsünde oluğu gibi Yazarın, güzeli arama ve biçim tutkusu; geçmişten geleceğe bağ kurması ve içsel dünyasındaki değerler ile estetik algı yetkinliğini, nesnelerde somutlaştırarak yaşama aktarmasıdır. Yazarı, sezgi ve düşünce derinliğini eserlerine yansıtırken, özgün yaratıcı yetisiyle estetik bir dil oluşturur. Esinlenme, hoşluk, haz alma, algı ve iç gözlemin yapıta yansıması estetik değerdir. Estetik görü; yazarın esinlendikleri ve özgün seçimleri, tutku yoğunluğu, anlam ve anlatım üstünlüğü olarak değerlendirilir. Tutku; sanata özel duygularla bağlanmış, güçlü, istençli sanatçıların, sanat alıcılarını büyüleyen, etkileyici yapıtlar vermeleri sonucunu doğurur. Zor koşullara karşın, toplumdaki tutucu ve politik tutumları, özgür söylemler ile tutkulu, aktivist tavırlar göstererek aşmaya çalışan sanatçılar, insanlığın ortak çığlığının temsilcileridir.

Sokrates yüzünden görünmez olan İsokrates gibi Partulu Ziya Alpagut’ da sosyal medyada ve gerçekte adı ne? Gerçek kimliği ne? Bilinmez… Yirmili yaş eserlerinden bazıları ilk kez karşımızda olduğuna göre onun Alp- yiğitlik gösteren, kurt gibi savaşçı, güçlü sevgi ve saygı duyulan cesur, kutsal ve mübarek olan yaşlı bir şövalye gibi de hayal edebiliriz, ya da düşmanla tek başına savaşan ve yenilmeyen yiğit anlamına gelen Alpagut gibi… Kimliksizliği savunmak olağanüstü radikal geliyor. Kimliğin kendisi bir tür yanılsamaya dayanır. Lacancı politeizmde ben, sen, hiçbir şeyi olmayanlar… İşte o noktayı temel aldığımızda kimliğimizin, burjuva kimlik siyasetinin ötesine doğru bir adım. Çünkü burjuva kimlik siyaseti bizi dünyaya baktığımız gözlüğü şöyle bir şey. İşte bir sürü kimlik var, onlara saygı duy, ötekine duyduğun nefreti tıpkı derin düşünme gibi sakla... Kimliğin olmaması, gerçek ismin olmaması, isimsiz olmak alışılagelmiş bir şey bu çağda… Arka kapak yazısında; Bu yorgun mu yorgun, ihtiyar mı ihtiyar devin metalik bir sarı zırhı vardı. Tozlukları demirden, eldivenleri metandan, kalkanıyla miğferi kederden ve yalnızlıktandı. Alaca renkli sorgucunun tepesinde, solgun mavi lapis lazuli bir güneş parlardı sözcükleriyle ve İhtiyaret öyküsüyle Post modern edebiyatın kült kitaplarından Don Kişot ve Solgun Ateş romanının kahramanlarını hatırlarız.

Nietzsche “Dili ciddiye alın!” diyor. Dilin daha ziyade ikna vasıtası olarak hizmet verdiği zamanlardan, onun teorisi üzerine kafa yorulduğu çağa atlamak bizi “pratik” ve “teori” çatışması ile karşı karşıya bırakmaz. Mukayeseden çıkarılacak çok daha mühim neticelerin olması böylesine basit bir değerlendirmeyi gölgede bırakır. Sokrates çağındaki gibi sofistlerin para kazanma aracı olarak kullandıkları “dil” aslında sadece yüzeysel olandır. Yani her ne olursa olsun muhatabı ikna etmek için odaklanmış bir “konuşma” ortama ve zamana göre büyük değişiklikler gösterebilir. Oysa doğrunun bir tek olması, zamana ve mekâna göre dayanıklılık göstermesi gerekir. Bu noktada mantıksal bakımdan mükemmel, muğlâk olmayan, tam/kesin bir dilin günlük konuşma için uygun olmadığını zaten tespit etmiştir Russell. Peki, bu iki kullanımdan (ideal lisan ve hatibin dili) hangisi “ciddiye alınmalı”dır? Nihilizmin ve daha da çok kuşkucu düşüncenin gelişmesinde önemli bir filozof olarak yer alan Gorgias gibi olduğunu öykülerinde işaret ederek, şiire rakip olabilecek etkili bir düz yazı geliştirmeye çalışmış ve bu amaçla üslup çalışmalarını retoriğin önemli bir bölümü haline getirmiştir. Sokrates, insanların yüzlerini ve fiziki yapılarını değiştiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini değiştirip geliştirebileceklerini belirtmiştir. Sokrates, insanların ruhlarında saklı halde bulunan ahlaksal yargıların varlığına inanır. Filozofun görevi, bunu ortaya çıkarmaktır. Bu da ancak eğitimle olur. Sokrates’e göre insanı kötülüğe sürükleyen bilgisizliğidir. “Kimse bilerek kötülük yapmaz.” Sözü ile kişinin iyi bir yaşam sürmesini bilgi sahibi olmasına bağlamıştır. Bilgi edinen kişi erdeme sahip olacaktır. Erdem ve bilgi Sokrates’e göre özdeştir. Bilgi edinen kişi eylemlerinde iyiye yönelecek, iyi bir yaşam süren kişi erdem sahibi olacak ve erdem sayesinde de mutluluğa ulaşacaktır. Görüldüğü üzere insanoğlunun öz malı olan felsefe hayatın tüm alanlarıyla yakından ilgilidir. Bu yüzden insanoğlunu doğduğu andan itibaren ilgilendiren eğitimin de felsefenin ilgi alanlarından biri olduğunu görmekteyiz. Eğitim felsefesi belki de yeni gelişen bir alan olmasına rağmen eğitimin geçmişini ilk insanların varlığına kadar götürmemiz mümkündür. Daha o zamanlarda bile yetilerini, kabiliyetlerini geliştiren insanların var olduğunu bilmekteyiz ve tecrübelerini çocuklarıyla paylaşan ebeveynlerin varlığından haberdar olmaktayız. İlkçağların Sokrates’i de eğitimin önemini fark eden önemli şahsiyetlerden biriydi. Sokrates için insan, ahlaki bir varlık olup bir düzen içinde uyumlu ve ölçülü yaşamalıdır. Amaç iyi, erdemli ve mutlu yaşamaksa insan sahip olduğu bütün yetilerini en üst düzeye taşımalı, ruhun yetkinleşmesi için yaşamını daha iyi konuma getirecek erdemlerin peşinden koşmalıdır. Yani insan için önemli olan kendisini yetiştirmektir. Sokrates bu yüzden sürekli etrafındakileri sorularıyla rahatsız edip, insanları uykularından uyandırarak bilinçlenmelerini, bilinçli bir hayat sürmelerini sağlamıştır. Sokrates tüm hayatı boyunca kişilerde kendini tanıma, kendini gerçekleştirme ve farkındalık kazandırma çabası içerisinde olmuştur. Eğitim ve bilginin insana daha iyi bir yaşamın kapılarını açtığına inandığı için erdemle bilgiyi özdeş kılan Sokrates bilginin erdeme, erdemin de mutluluğa götürdüğüne inanmıştı.

Kadıner öyküsünde ki kadın yapay zekâ karakteri gibi, “Kırkıncı günün sonunda kırkıncı gün doldu. Adaya birtakım insanlar ayakbastı. Kadıner’i yakaladılar. Fakat bunu söylemekle muhtemelen ileri gidiyoruz zira bu anın bir adım gerisi anlatımızın zorunlu olarak sona erdiği yerdir. O halde ne demeli? Biz elimizdeki kara kuru harflerle yetinelim ve şöyle söyleyelim sadece: Kadıner’in oturuşu milyarlarca yıl süredurdu. Güneşimiz söndü, yıldızlar birbirine küsüp uzaklaştı evren kocaman bir ürperti geçirdi. Kadıner hepimizi uğurladı. varsa eğer kainattaki diğer canlılarında yitip girmesine müsaade etti. Uzanan eller Kadıner’e erişene dek, önünde hâlâ kocaman bir sonsuzluk vardı.” Bu öykünün kurgusunda felsefenin varlığı ile bireylerin kendilerini tanıma ve ne olduklarını anlama üzerine duydukları merak, farklı tartışmalarla günümüzde cevaplaması daha da zor bir sorunsal haline gelmiştir. Mağarada yaşayan, alet edevat geliştiren insan, bugün farklı gezegenlerde hâkimiyet kurma hayalleri kurmaktadır. Bir yandansa, yaşanılan dünyanın bile “gerçek” olup olmadığına dair sorgulamalar yapılmaktadır. Bu sorgulamalar doğrultusunda oluşturulan teoriler her geçen gün yeni formlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Bu teorilerin günümüzde bu denli öne çıkmalarınaysa güncel teknolojik olanaklar neden olmaktadır. İnsanların hayal gücünü genişleten, onlara sınırsız alternatifler sunmayı vadeden teknoloji aynı zamanda distopik evren betimlemelerini de beraberinde getirmektedir. Bilimsel çalışmaların hükümetlerce veya çok uluslu şirketlerce tekelleştirilmesinin acı sonuçları bulunduğumuz yüzyılda kendisini, ekolojik problemler ve atom bombası gibi kitle imha silahları ile de göstermiştir. Bu etkisi hala artarak devam eden korkunç olgular toplumun çeşitli kesimlerinin teknoloji karşısındaki konumlarını sorgulamalarına sebebiyet vermiştir. Bu sorgulama bir yandansa bazı kesimlerce farklı yorumlanmıştır. Son yıllarda teknoloji ve dijitalleşmenin olumsuz etkilerine karşı tek seçeneğin onu kullanmak ve kullanımında söz sahibi olmak gerektiğini dile getiren topluluklar da vardır. Bu görüşün temelinde teknolojinin her halükarda gelişeceği, bu durumun kaçınılmaz olduğu ve tekelleşmesinin büyük tehlike oluşturduğu düşüncesi vardır. Toplumun bir kesiminin korkulu rüyası olan ve birçok bilim insanının hakkında uyardığı yapay zekâ, gündelik hayatın zaten bir parçası haline gelmiştir. Korkutuculuğu kadar faydalarının da dile getirildiği yapay zekâ, sanal gerçeklik, metaverse gibi kavramlar günümüz sanatçı ve filozoflarının önemli tartışma konularındandırlar. Yeni medya sanatının, teknolojiyi sanatsal düzlemin öznesi olarak konumlandırması, keşfedilmemiş ve şaşırtıcı sonuçların doğmasına olanak sağlamıştır. Hem kaygı hem de heyecan verme özellikleri taşıyan bu eserlerin önümüzdeki yıllarda büyük sanat organizasyonlarında daha çok yer almaları olasıdır.

Sıra öyküsünde sokak nasıl ki enflasyona yenik düşerken ucuz meta kuyruklarının uzunluğunda görünmez oldular. Onları seyredenler ellerinde dürbünlerle endişe etmemeyi öğrenerek azalan tasaların yasası’na boyun eğdiler. Marks’ın artı değer için ortaya koyduğu şeylerle haz üretimi paylaşımı arasında ortaya koyduğu söylem kuramı bedeni etkiliyor. Hazzın nasıl paylaşılacağını organize ediyor. Efendi kendi varlığını kölenin varlığına bağışlasa da hazza el koyan kişi bilgili olmaya dayanıyor. Bilgide toplumsala ilişkinin tamamını içeriyor. Klasik efendi figürü yok oluyor. Kapitalizm zaten kriz demek, sürekli yenilik demek, her şeyi yıkıyor ve yeniden yapıyor toplumsal bağları parçalıyor, üretim ilişkilerini parçalıyor. Kapitalizm bu işte. Kendi doğasının özelliği bu. Bu kadar yaratıcı bir şey karşısında bütün bu haz alanı örgütlemek zor olduğu için o alana teşhis koymak, anlamak zor olduğu için bu şeyler başarısızlığa mahkum oluyor. Kimliksizlik politikası başlıyor. İnsan topluluklarının özgür ve eşit yurttaşlardan oluşmadığını aslında mülkiyet ilişkileriyle bölündüklerini bu yüzden kuyrukların oluştuğunu söylüyor. Alpagut, Kapitalizm ortaya koyduğu efendi figüründen farklı olarak şunu da ortaya koyuyor. “Artık herkes özgür”, “sen artık köle değilsin”,özgür insan olarak edebiyatta da tüm tabuları yıkarak, piyasaya çıkabilirsin, bir metni anlamlı anlamsız kurgulayabilirsin ancak bunu yaparken ” azalan tasalar yasası” nı da, baştan aşağı Türkçeyle kuşanmış kahramanlarını nesnelerin adlandırmasıyla, anlattığın on öyküyü, tam yüzeli dokuz noktalı virgülle yazdığını da sakın unutma, kuyruk her yerde, yeter ki metnin bilgi dolu olsun diyor.

Sanatı kurgu yoluyla gerçekten daha gerçek algılatabilecek teknik başarı günümüzde inanılmaz boyutlara ulaştı. Kurguyla oluşturulan sahneleri, karakterleri, yaşamları ve zamanları gerçekten daha gerçek kabul etmek için dayanaklarımız var artık. Gerçekle ilişkimiz farklı boyutlar kazanmış, gerçek yerine onun etrafında gelişen bir yanılsamalar dünyasındayız. Baudrillard'a göre, günümüzde gerçek artık "işlemsel bir görünüme" sahiptir. Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek, başka bir deyişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediliyor.

Aynalar ya da babası bey’in oğlu Muhafız Bey’in Destanlaşamadığı Boyu öyküsünde destanlaştırdığı şiirde; Düşmanımı bol besinli toprağa/ sereceğim diye and içti / mızrağı menzili, dövdü geçti / hasmının sağ omzunu kesti biçti / bıçak bir yana uçtu muhafız bir yana; can kapısı gürültüyle açılıp kapananda / hali harap oldu, berbat oldu artık / ateş düştü tenine / dünya başına düştü zindanlaştı… Sözcükleri bize Şair Konstantin Kavafis'i söylediklerini hatırlatır. Kavafis, Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? adlı deneme kitabında daha önce deneyimlemediği bir yer hakkında bir şiir yazdığını söyler. Şair, bu şiirinin kaynağını şöyle açıklar: Hiç kırda yaşamadım. Başkaları gibi kısa süreler için bile kırlık bir yerde kalmadım. Buna karşılık kırları övdüğüm bir şiir yazdım; Yazılabilecek en az içten şeylerden biri: kusursuz bir yalan. … En çok yalan söylediği zaman, en yaratıcı olduğu zaman değil midir? O dizeler yazıldıysa, sanatın bir etkinliği değil mi bu? … Bu dizeleri kurduğumda sanatsal bir içtenliğim yok muydu? Düşgücüm sanki gerçekten kırda yaşamışım gibi çalışmıyor muydu? Sözcükleri gibi Alpagut’Ta muhafız ve avcısıyla hiç karşılıklı durmadı… Histerik bir söylem (muhafız ve avcı) negatif olanla özdeşleşme… Burada efendi bilgi için sorgular, Dil tam çalışsaydı bedenle tam birbirinin üzerine kapanır hiç arzu olmazdı. Alpagut’un kahramanları gibi sadece dili konuşurduk, konuşan kafa gibi olurduk. Dil bedenin içinde bir boşluk açıyor, o boşluk maddi bir boşluk değil. Bedenin bölgesiyle ilgili bir şey de değil. Bu boşluğun bulunması bir imkânsızlık. Tam da bu imkânsızlığın bulunması için işte psikanaliz var. Orada ki boşluğu psikanalizde, felsefe de görüyor ama ört bas etmeye çalışıyor. Hegel gibi kimliğin oluşmasında konuşmanın söylevin önemini görüyor. Burada bir diyalektik olduğunu diyalektik demenin de boşluk olduğunu söylüyor. Sen bana “özgürsün” ya da “mesutsun” dersen ben o oluyorum gibi… Hazzın bilimi, erotik bilimi olursa psikanaliz yok oluyor, psikanaliz hazzın bilimi olursa kapitalizm yok oluyor. İşte bu yüzden dijital çevreyle ilişki kuranlar sürekli estetikler yaratıyorlar. Hiçbir zaman sosyal bağ kuramayanlardan oluşan bir dünya… Alpagut hiç şüphesiz edebiyatı algılayış sınırlarımızı ve okuma becerilerimizi zorlayan bir yazar. Her şeyden önce kendi kitap yazma ve okuma sürecini kendine sorun etmiş kendini edebiyatla hesaplaşmaya itmiş. Yazmak bir oyunsa, okumanın da bir oyuna dönüşmesi neden mümkün olmasın? Bir yazar olarak tüm edebi tabuları kırıyor. Tonu da şaşılacak derecede doğal. Anlatıya doğal bir ses kazandırarak yapıyor bunu Hem de yaşlı kuşağın hilekârlığına karşın anlatısının arkasında gizlenen bir tavırla! "Görünmez şövalye” Partulu Ziya Alpagut umarım, en kısa sürede sosyal bağ kurarak aramızda da olur.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024