Güneşe Küskün
21 Mart 2019 Öykü

Güneşe Küskün


Twitter'da Paylaş
0

Gündüz, avına yaklaşan kedi gibi karanlığın koynuna usul usul sokuldu, gecenin siyah ilmekleri çözüldü. Tan Yıldızı, dünyaya son kez göz kırpıp pamuksu bulutların arasında yitti, sabah oldu. Çatal kuyruk kırlangıç kanatlarının bahar yükünü – bolluğu, bereketi, mutluluğu pencere pervazına bırakıp camı tıklattı, Nevruz'u müjdeledi. Bu yıl yine bayram geldi.

Bayram sabahı, terzi dükkânının küçük penceresinden beyaz yüzünü gösterdiğinde kadın gece boyunca diktiği bayramlık kıyafetlerin sonuncusunu da ütüleyip askılığa astı. Üzgündü. Yıllardır bağrında yandığını düşündüğü bayram meşaleleri zihninden geçti. Onların kendisine hatırlattığı üzücü anılardan kurtulmak için on iki senedir her bayram akşamında torununu da yanına alıp evine kapanır, dışarıdaki alevleri görmesin diye pencerelerinin siyah perdelerini indirirdi.

Bu akşam ne yapacaktı, kara kara onu düşünüyordu şimdi. Kendisiyle birlikte bitmeyen yasına ortak ettiği kekeme torununa üzülüyordu aslında. Götürmediği doktor, gezdirmediği büyücü kalmamıştı ama kızcağız, iki kelimeyi yan yana getirip derdini anlatamıyordu ve hep mutsuzdu. Dün akşam da kadın komşu çocuklarına özenen torununu bahçeden çalı çırpı toplarken görmüştü. Eve gittiğinde torunu karşısına dikilip bu bayram akşamında kendisinden bir ateş yakmasını isteyebilirdi ve kadın buna hiç hazır değildi. Bayramlara dargınlığın, ateşlere küslüğün kendisine getirdiği bencillikle torununa haksızlık ettiğinin farkındaydı ama verdiği sözden de dönemiyor, uzattıkça uzatıyordu yasını.

İğne iplik işi ve uykusuzluğuna zihnindeki yorgunluk da eklenince daha fazla dayanamadı. Tezgâhın arkasındaki eski koltuğun üstüne dağılmış kumaş artıklarını toplayıp kendini koltuğa bıraktı. Beyaz saçlarına tutturduğu lastik tokayı çekerek çıkartıp kafasını koltuğun arkalığına yasladı. Yorgun gözleri, tezgahın üstündeki çerçeveden mutsuz bakan torununa takıldı. Çocuğun bakışlarındaki kederden kaçarcasına yüzünü, torunu için dikip duvara astığı etekleri fırfırlı kırmızı elbiseye doğru dönüp gözlerini kapattı. Üşüyordu. Kalkıp da birkaç adım önünde duran sandalyenin üstündeki battaniyeyi alacak gücü bulamadı kendinde. Çenesi titreyerek esnedi, elleriyle üşüyen kollarını ovuşturdu. Bedeni fiziksel olarak hareket halindeyken, kadın torunuyla birlikte ağır ağır buz gibi bir düşün koynuna süzüldü.

Kuru ayazın kılıç gibi kestiği, kurt gibi uluduğu çırılçıplak bir ovada donmak üzerelerdi ikisi de. Yabancısı oldukları bu bozkırda ne kavuğuna sığınacakları bir ağaç, ne de arkasına geçip soluklanacakları bir kaya parçası vardı. Güneşin merhametini esirgediği bu yer doktorların, öğretmenlerin zorunlu görev yaptığı kasabasından daha soğuk ve ıssız görünüyordu kadına. Başını kaldırarak bulutlarını ayazlı rüzgârların sürüklediği gökyüzüne baktı aniden. Gözleri umutla güneşi aradı. Göklerin dev meşalesi tahtındaydı her zamanki ihtişamıyla. Ama ne bir ılık nefes, ne de sıcak bir gülümseme vardı yüzünde. Bir soğukluk girmişti kadınla arasına sanki. Kırgındı, kızgındı gibi kadına, kadın da ona...

Uzun saçlarından ve kirpiklerinden buzlar sarkan torununa sarılıp nefesiyle ısıtmaya çalıştı kadın. Ne mümkün? Çocuğun morarmış dudaklarının arasındaki dişleri birbirine çarpıp takırdıyor, ince bedeni titriyordu yaprak gibi. Kadın yalvararak bir damla ılık nefes istedi göklerin alev topundan. Karşılığında, güneşten beklemediği bir konuşmayla şaşkına döndü âdeta. Güneş, kadına olan kırgınlığının sebebini açıklayan o cümleyle başlattı konuşmasını. 'On iki sene önce bir bayram akşamında evinin bahçesinde, alevleri gökyüzünü yalayan ateşe küserek bitmeyen yasına gömüldüğün günden dargınım sana,' dedi güneş. Kadın güneşten duyduklarıyla, yıllardır yangınını içinde söndüremediği o geceyi göz yaşları içinde hatırladı.

Tüm memleket Nevruz ateşleriyle aydınlanıp kötülüklerden, hastalıklardan, şerden arınmaktayken etekleri tutuşan felaketin ta kendisi onun ocağını seçmiş, bağrını mangal yerine çevirmişti. Biricik kızı, babasız bebeğini bayram armağanı gibi annesinin kucağına bırakmış, arınacağım diye ateşin üstünden atlayacağına alevlere gömmüştü kendisini. O gün bu gündür kadın bayramlara küsmüş, Nevruz ateşi yakmamaya yemin etmişti. Kadın kanını donduran hatıraların hıncıyla güneşe sert çıkıştı. "Haklıyım ben, sebeplerim var. Yerimde olsan sen bile sönerdin, başına gelmeyen bilmez tabii," dedi sitem edercesine. Güneş sıcağından zerre ödün vermeyerek buz gibi bir cevapla yanıtladı kadını. "Benim yanarak yaşadığımdan haberin yok belli ki. Güneş olsun veya insan, ne fark eder, yaşamak, yanmak değil midir söyler misin? Sizler benim hep gülen yüzümü gördünüz. Derdimi, sıkıntımı yansıtmadım insanlara. Doğduğum günden bu yana aynı gök kubbenin altında, aya kavuşamamanın hasretiyle yanıp tutuştuğumdan herkes habersiz. Çünkü yasımı hiç yansıtmadım. Ara sıra kara bulutlar ateşli çehremi perdelese de, ben sıcak bakışlarımı ve gülücüklerimi dünyanın her tarafına saçtım. Bakışlarım evlerinizde, bahçelerinizde yakıp ısısına sokulduğunuz, kanınız ısındıkça mutlu olduğunuz ve zaman zaman kutsallığına tapındığınız ateşlere yansıdı hep. Sizlerin mutluluğu göklerdeki yangınımı körükledikçe kolay kolay sönmem ben. Bu gece yasına son vererek torununun yüzünü güldürmek için küçük bir meşaleye dönüşüp bahçenize düşersem, sakın beni söndürme," dedi güneş.

    Kadın, güneşi hayretler içinde dinledi. Kafası karışmış, duydukları ağır gelmişti sanki. Güneş konuşmasını yeni bitirmişti ki, kadın vücudundaki karıncalanmalarla birlikte kanının ısındığını fark etti. Tebessümü donmuş dudağının bir tarafı yana seğirdi hafiften, yıllar sonra küçük bir gülücük belirdi yüzünde. Torununa sarılıp sıcaklığını ona da bulaştırıyordu ki, ateşten gömlekli bir adam gördü karşısında. Kadın korktu, torunu tam tersi "Ateş Dede" diyerek adamın önüne koştu. Çocuk kekelemeden konuşuyor ve kadın gördüklerine inanmıyormuş gibi, onları ağzı açık izliyordu. Adam bir elinde tuttuğu rengârenk rüzgâr gülünü çocuğa, öteki elindeki alev başlıklı meşaleyiyse anneannenin ellerine verip, "Bunlar size güneşin bayram armağanı olsun," dedi. Kadın ateşten gömleğin içindeki yanmaz cüsseli adama ismini ve kim olduğunu sordu çekinerek. Adam ellerini uzun, alevden sakallarına çekerek tek kelimeyle "Zerdüşt" dedi ve arkasını dönüp ağır ağır adımlarla uzaklaştı. Attığı her adımdan çıkan ses o kadar gürültülüydü ki, kadın elleriyle kulağını kapatıp sağa sola salladı kafasını"

     Terzi dükkânının demir kapısı yerinden sökülürcesine zangırdıyor, sert bir cisimle vurulan kapıdan çıkan sesler, Zerdüşt'ün ayak seslerinden daha şiddetli gürültü yayıyordu etrafa. Ne kadar uyuduğunu anlayamadı kadın. Nemli beton duvarlar tüm soğuğunu bir klima gibi üzerine üflemişti onun. Vücudu kaskatı kesilmişti. Vurulan kapıyı duymasına rağmen ağır ağır ayağa kalkıp gerindi. Nefes aldıkça kaburgaları göğsüne saplanırcasına canını yakıyordu. Dükkânda öldüğünden şüphelenen müşterilerinin telaşıyla uyanmasaydı, donarak ölecekti belki de.

    Kapıyı açtığında gün ortasına geliyordu vakit. Güneşin gönderdiği ok gibi ışınlar gözlerini sulandırdı. Rüyasını kastederek "gündüz düşü, hayır olsun" dedi kendi kendine. Gece boyunca uyumayıp diktiği bayramlıkları, yaşadığına şükreden müşterilerine giydirip gönderdikten sonra, torununa diktiği eteği fırfırlı kırmızı elbiseyi de askısıyla birlikte alıp evinin yolunu tuttu.

Bahçe kapısında karşılaştığı torunu her zamanki gibi mutsuzdu. Dar omuzlarına dağılmış saçlarının arasından görünen yüzü asık, iri kara gözleri küskün, yanaklarıysa üstündeki eski elbisenin gülleri gibi solgundu. Anneannesini görünce pembe dolgun dudakları büzüldü. "Ge - ge - gel - ge "diye heceleyerek ağlamaya başladı. İstediğini anlatamasa da anneannesi onun ne söylemeğe çalıştığını biliyordu. Torunu uyanınca onu yanında göremeyip korktuğunu anlatmak istiyordu kendince. Kadın onu kucaklayıp gözlerini sildi. Gülümseyerek, "Bundan sonra ağlamak yok. Bugün bayram unuttun mu? Çok işimiz var seninle, hazırlık yapmamız gerek," deyip torununun elinden tutarak eve girdi. Kız, anneannesindeki büyülü değişime akıl erdiremedi. Büyü bozulur korkusuyla, dili dolanarak bir şeyler de sormadı hiç.

Kadın güzel bir bayram sofrası açtı ilk önce. Uzun yıllar sonra hanesinden tütmekte olan safranlı pilav ve bayram çöreklerinin enfes kokusu her tarafa yayılmıştı. Akşama doğru diktiği kırmızı elbiseyi torununa giydirdi. Çocuk nar çiçeği kıyafetiyle güneşin kızıydı sanki. Sevindiğinden yerinde duramayan torun ve anneanne birlikte bahçeye çıktılar. Kadın kararmakta olan geceyi aydınlatacak ve yasına son vereceğine inandığı bayram ateşini yakmak için hazırlıklara başladı. Çocuğun dünden topladığı çalı çırpı kümesinin altına ateşi besleyip büyütecek kuru tahta parçaları yerleştirdi. Kibriti çektiği sırada ölmüş kızının sureti kümenin ortasında oturur vaziyette göründü gözlerine. Kolları boşalıp yanına düştü. Kadın, kızının hayaliyle perişan olmuşken çalı çırpı kıpırdadı, ateşlenmeğe hazır kümenin içinden ürkek bir kırlangıç havalandı. Alacakaranlık ilkbahar akşamında kısa bir tur attıktan sonra, beyaz çiçeklerle süslenmiş bir kayısı ağacına kondu. Küçük kız sabırsızlanıyordu. İçi kıpır kıpırdı.

Kadın bugün olmazsa, ömür boyu yasından kurtulamayacağını anlayıp çalı çırpıyı ateşledi. Kasabanın ilk Nevruz meşalesi onun bahçesinden yükseldi, alevileri gökyüzünü yalayarak, gri dumanı burula burula tüterek. Yaslı bahçede ılık bir bayram havası esti. Konukomşu toplandı. Her kes sırasıyla hastalıklardan, kötülüklerden arınma dileğiyle niyet tutup ateş üstten atladılar. Kadın, torununun elini tutarak ateşten atlamasına yardım ederken çocuk önce yutkundu, ardından, "Ağırlığım, hastalığım alevlerde yansın," diyerek meşalenin üstünden peş peşe birkaç kez sıçradı. Ne dili dolandı, ne nutku tutuldu. O kekeme kız değildi sanki.

Kadın, karşısında yanan ocağın hararetini kalbinin orta yerinde hissediyordu ama olsundu. Yangınım, torunumun dilini çözüp yüzünü güldürdü ya gerisi yalan, dedi içinden. Yaşadığı mutluluğu ona güneşin gönderdiğine inanan kadın, dolu dolu gözlerle gökyüzüne bakındı. Güneş, yükseklerdeki tahtını aya devredeli çok olmuş, gece bir hayli ilerlemişti. Göklerin dev meşalesini yerinde göremeyen kadın, güneşin bir parçası gibi özümsediği bayram ateşinin önünde diz çöküp dualar etti. Torunu dahil herkes şaşkındı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR