Hakan Uzbek • Renkler ve Gölgeler
17 Mart 2018 Öykü

Hakan Uzbek • Renkler ve Gölgeler


Twitter'da Paylaş
0

Göğsümün üzerine oturmuş ağırlıkla kaldırımları iki renge boyayan insan selinin içinde yürüyorum. Arabalar asfalta taşanların yanından geçerken yavaşlıyor, farlar ve sokak lambaları sessiz kalabalığın gölgesini yere düşürüyor. İki yanımda Caner’le Mert. Omuzlarımız neredeyse yapışık. Başlarımız eğik, bayraklarımız kolumuzun altında ilerliyoruz. Yerdeki suskun gölgeleri izliyorum. Kalabalığın kendisinden daha gergin, daha öfkeliler. Ağır hava içimi daraltıyor. Selin içinde soluksuz kalıyorum. Doğrulup başımı kalabalıktan çıkartıyorum. Yürüyüşümü bozmadan geriye dönüyor, ışıkları hâlâ yanan stadyuma bakıyorum. Kentin karanlık karmaşasının içinde yüzük taşı gibi parlıyor. Ona bakmak biraz olsun rahatlatıyor. Sezon bitimine bu kadar az kalmışken yenilmenin sırası mıydı, diye düşünüyorum, hem de bu iddiasız takıma. Kazansaydık şampiyonluk cepteydi, şimdi işler zora girdi. İlerledikçe yan sokaklara ayrılanlarla kalabalık seyreliyor. Ana caddenin alacakaranlığında ancak seçilen takım renkleri sokak diplerinde eriyip yok oluyor. Üçümüz biraz daha ilerliyor, barların bulunduğu sokağın başında duruyoruz. Çocuklarla maç günleri buluşma ve ayrılma yerimiz. Cansu’yla kavga ettiğimiz, Alper’i alıp evi terk ettiği gün de burada buluşmuştuk. Neyse ki o akşam kazanmıştık. İki yenilgi üst üste dayanılmaz olurdu. Hayır, henüz evdeki yalnızlığı kaldıramam. Gidip şurada birer bira içelim, diyorum. Caner dünden razı, Benim de kendime gelmem lazım, diyor, bu moralle eve gidersem kesin kavga çıkar. Mert de konuşmadan başıyla onaylıyor. Sokağa girip her zaman gittiğimiz, genellikle galibiyetleri kutladığımız mekâna yöneliyoruz. İçerideki masalarda üçerli dörderli, takım formalı taraftar grupları oturuyor. Herkes önünde duran bardağa gömülmüş. Duvardaki büyük ekran televizyonun sesi kısık, kimse maç yorumlarıyla ilgilenmiyor. Biz de geçip oturuyoruz. Biralarımız gelinceye kadar tek kelime etmiyoruz. Büyük birer yudumun ardından ilk konuşan Caner oluyor: Yok arkadaş, kesin bu yıl da gitti şampiyonluk. O kadar karamsar olma, henüz her şey bitmedi, diyorum. Bitmedi tabii, kalan üç haftada başka puan kaybetmezsek ipi biz göğüsleriz, diye destek çıkıyor Mert. Öyle diyorsunuz da, bugünkü oyundan sonra kendiniz inanıyor musunuz puan kaybetmeyeceğimize? Önümüzdeki maçlar daha çetin. Biralarımızdan birer yudum daha alıyoruz. Kısa bir sessizliğin ardından, Geçen günkü kupa maçının yorgunluğu, diyorum. Kolay değil tabii hem ligde hem de kupada mücadele etmek. Önümüzdeki haftalar başka olacak. Mert’in gözleri parlıyor, Ne maçtı o ama öyle. Tozlarını attırdık. Son zamanlardaki en iyi oyunumuzu oynadık. Harika maçtı gerçekten, diye onaylıyor Caner, ama ... Aması yok, diyerek bardak elimde sözünü kesiyorum, Çarşamba günkü galibiyete içelim, ve de tabii ki şampiyonluğa. İşte buna hep birlikte içelim kardeşler. Ses yan masadan geliyor. Dönüp bakıyorum, kırk beş elli yaşlarında dört kişi oturuyor. Yüzleri bize dönük, gülümsüyorlar. Konuşan bardağını bize doğru uzatıp ekliyor, Şampiyonluk bizim hakkımız, merak etmeyin, kimseye kaptıracak değiliz. Yedi bardak iki masanın arasında tokuşuyor. Kalan biralar bir dikişte içiliyor. Birden, baba şefkati gibi ılık bir duygu beni kollarına alıyor. Göğsümün üzerindeki ağırlığın kalktığını hissediyor, tüm kaygılarımdan arınıyorum. Yenilgi giderek bulanıklaşıyor, kalın bir sis örtüsünün altında yok oluyor. Başka her şey aydınlanıp belirginleşiyor. Tabii ki şampiyon biz olacağız, üstelik kupayı da alacağız. Buna gerçekten inanıyorum. En iyi, en güçlü, en büyük biziz. Aması falan yok. Zaten şimdi Caner’in de yüzü gülüyor. Aileyse bu da aile, hem de çok daha büyük. İnsanı ne güzel avutuyor, sıcacık sarıp sarmalıyor, her şeyi daha keskin görmeyi sağlıyor. Üçüncü biralarımızı söylerken içerideki herkes hep bir ağızdan takım marşını söylüyor. En gür yan masadakilerle biz söylüyoruz. Coşku çok geçmeden dışarıya da taşıyor. Yayalar kapının önünde birikip marşa eşlik ediyorlar. Araçla geçenler korna çalıyor, el sallıyorlar. Toplanmış bayraklar yeniden açılıyor, sokak karanlığa kafa tutarcasına iki renge boyanıyor. Yükseliyorum. Ne hoş, ne güzel bir duygu bu. Gözlerdeki umut yıldız gibi parlıyor. Yüzlerce, binlerce yıldız karanlık geleceği aydınlatıyor. Bir şeyleri seçer gibi oluyorum, sonra yeniden kayboluyorlar. Kendimden geçiyorum. Ayılmak istemiyorum.   Anahtarı çeviriyor, dairenin kapısını açıyorum. Adımımı içeri atarken sahanlığın otomatiği sönüyor, koyu karanlıkta kalıyorum. El yordamıyla kapının yanındaki elektrik düğmesini arıyorum. Işığı yakmadan önce evi dinliyorum. Çıt çıkmıyor. Karanlık yalnız görüntüleri değil sanki sesleri de yutuyor. Ne bir kadın, ne de çocuk sesi işitilmiyor. Ölüm de böyle bir şey mi? Mutlak karanlık ve sessizlik. Ürperiyorum. Işık yanınca görüntüler beliriyor. Kapıyı kapatırken başım dönüyor, düşmemek için pervaza tutunuyorum. Kaç bira içtiğimi düşünüyor, çıkartamıyorum. En az altı olmalı. Cansu’nun giderken almadığı Alper’in kırmızı ayakkabıları, hâlâ portmantonun önünde duruyor. Giyilmekten rengi kararmış, biçimi bozulmuş. Gerçekten o ayakkabılar mı? Gerçekten bir ay önce kapıyı çarpıp gittiler mi? Belleğimi yokluyorum. Geçmiş de gelecek gibi bulanıklaşıyor. Hâlâ başım dönüyor. Şimdi yatarsam uyuyamam. Kendime bir kahve yapıp salona giriyorum. Işığı açmıyorum, antreden gelen kadarı idare ediyor. Koltuk takımı, yemek masası, her şey karaltı halinde görünüyor. Duvarlardaki tablolar, resimler birer gölge. Hiçbir şeyin içeriği, rengi seçilemiyor. Her şey karanlık bir dış kabuktan oluşuyor. Sanki canlanıp biçimleri değişecek, hesap sormak için üzerime yürüyecekler. Sıcak basıyor. Üzerimdeki formayı çıkartıp divana seriyorum. Sehpanın üzerini yokluyor, televizyonun kumandasını buluyorum. Hiçbirinde fazla kalmadan kanalları değiştirmeye başlıyorum. Ekrandan yansıyan görüntüler mobilyaları yalancı renklere boyuyor. Hep Cansu’yla oturduğumuz divan bir kırmızı bir mavi görünüyor. Grimsi bir kırmızılık ve mavilik. Gerçek rengini anımsayamıyorum. Bir tek formanın renklerinden eminim. Televizyondan gelen ışık onları da değiştiriyor, ama ben kanmıyorum. En son barda gördüm onları. Parlak ve capcanlı. İnançla marş söylerken. Peki ya divanın rengi … Cansu orada oturuyor. Kestane gözlerini üzerime dikmiş. O gözleri de anımsıyorum. Alper’in geleceği, onu göndereceğimiz okulla ilgili sorular soruyor. Her şey şirketteki terfiime bağlı, diyorum ona. Durumun kötü olduğunu, işten çıkartılabileceğimi söyleyemiyorum. İçinde yaşadığım karanlığa onun da düşmesini istemiyorum. Başka birisini de oraya çekmek en büyük kötülük, hele sevdiğin insanı. O hep öyle parlak bakmalı, varsın suçlayıcı olsun. Üzerime gelme Cansu, ben maça gitmeliyim. Buna gerçekten ihtiyacım var, anlıyor musun? Anlamıyor. Yatak odasının ışığını kapattığımda eşyalar biçimlerini yitirip karanlık birer hayalete dönüyor. Dikkatle yürüyor, iki kişilik yatağın duvar tarafına oturuyorum. Pencere yanı Cansu’nun, o her zaman ışığa yakın olmayı sever. Dışarıdan tek tük arabalar geçiyor. Farlarının ışığı tavana ve önümdeki duvara bir takım belirsiz gölgeler atıyor. Arabalar hareket ettikçe onlar da önce odanın bir ucunda belirip tavanla duvarı bir baştan ötekine taradıktan sonra yok oluyorlar. Aynı gölge oyunu bir sonraki arabanın geçişiyle yeni baştan oynanıyor. Hiçbir şeye benzemiyorlar, biçimsizler. Bunlar neyin gölgeleri? Sokaktaki direklerin, pencerenin önündeki ağacın dallarının mı, yoksa bütün bir dış dünyanın mı? Dış dünya geleceği içinde taşır mı? Kahve falı bakar gibi gölgeleri şekillere benzeterek bir şeyler ayırt etmeye çalışıyorum. Hareket ederken oldukları gibi kalmıyor, eğilip bükülüyorlar. Değişkenler. Bir an için Cansu’yla Alper’in yüzlerini seçer gibi oluyor, sonra onları yeniden yitiriyorum. İşimle ilgili hiçbir şey göremiyorum. Birazdan sokaktan geçen arabaların arkası kesiliyor, gölgeler geçidi yerini koyu karanlığa bırakıyor. Yine o sonsuz, acı veren hiçlik. Kollarım uyuşuyor, ellerim buz kesiyor. Kendimi ayakta buluyorum. Duvarlara tutunarak salonun yolunu buluyorum. Ellerimle divanı yokluyorum. Forma hâlâ orada. Ona dokunmakla karanlık biraz olsun renkleniyor. Üzerime giyip divana kıvrılıyorum. Gözlerimi kapattığımda ışıl ışıl stadyumu görüyorum. Aydınlık ve belirgin biçimi dinginlik veriyor. Her yanı bayraklarla süslenmiş. Şampiyon olmuşuz, coşkuyla kutluyoruz ...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR