O gün, her zamanki işimde, Queen Street Hakim Optik’te kapıdan girişteki ilk bankonun arkasındaydım.
Her zamanki (standart mı desem dürüstçe – onunki daha içtendi) gülümsememle selamladığım kişi, ak saçlı herhangi biriydi. Ağarmış bir blucinin üzerine, aslı siyah olan ama artık grileşmiş bir tişört giymişti. Ayakkabılarını görmedim bile.
Küçük bir sorunum var, dedi ve siyah bir gözlük kutusunu bana uzatırken açtı. Hiçbir özelliği olmayan, markasız, ucuz bir güneş gözlüğü gösterdi. Sağ taraftaki küçük vida düştüğü için çerçeve ve sap birbirinden ayrılmıştı.
A, hiç önemli değil, dedim. Sadece iki dakikacık…
Gözlüğü alıp arkaya, teknik bölümün olduğu camlı bölmeye yürüdüm.
Geri geldiğimde vida takılmış, diğeri sıkıştırılmıştı. Camları sildim, uzattım, Güneşli günler dilerim, dedim.
Borcum nedir, dedi. Samimiydi.
Güldüm, Hiç, dedim.
Durdu. Gözlerimin içine baktı. Bir an sessizlikten sonra, Çiçek mi kelebek mi, diye sordu aynı içten gülümsemeyle.
Soruya bir anlam verecek kadar düşünmeyi akıl edemeden, Kelebek, dedim.
Gözlüğü koyduğu kabı usulca cebine yerleştirdi, Ver ellerini kızım, dedi.
Uzanıp ellerimi aldı, bankonun üzerinden kendine doğru biraz çekip kendi ellerinin içinde birleştirdi. Bir an öyle kaldı, gülümseyerek, Sadece iki dakika, dedi.
Dönüp çıktı.
Ellerimi şaşkınlıkla ben mi açtım, yavaşça kendiliğinden mi açıldı bilmiyorum.
Ellerimin arasından, başparmağımın tırnağı kadar bir kelebek süzülmeye başladı. Uzaklaşmıyor, sanki sadece benim için, küçük kanat çırpışlarıyla orada öylece duruyordu havada. O güne kadar gördüğüm en güzel ve en parlak renkler kanatlarda birbirine akıyordu.
Gözlerim hayretten, ağzım şaşkınlıktan kocaman açılmış olmalı. Kanatlarından birden saçılan minik pırıltılar içinde bir anda kayboluncaya kadar bakakaldım, sonsuza kadar da bakabilirdim.
Şimdi düşünüyorum da, geçen süre, sanırım sadece iki dakikaydı.